Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Düğün telaşını atlatan Bay Frank'a (Evet, evlendi ve seni- beni davet etmedi düğüne sevgili okur!) nihayet haftalık pazar sohbetlerine yeniden başladı. Üstelik hayli hızlı bir şekilde... Levent Üzümcü, Bay Frank'ın bu haftaki konuğu. Keyifli okumalar...

Bay Frank: Merhabalar abi hoş geldin. Umarım her şey iyidir. Aslında iyi görünüyor çünkü nereye gidersen git kapalı gişe oynuyorsun "Anlatılan Senin Hikayendir" adlı oyunu. Gittiğin yerlerde nasıl bir enerji oluyor abi neler görüyorsun?

Levent Üzümcü: Hoş bulduk Frank. "Anlatılan Senin Hikayendir" adlı oyun, senin söylediğin sözler, orada anlatmaya çalıştığın şeyler, seyirciyle buluşturmaya çalıştığın şeyler inandığın dünyaya ait şeyler. Ve bu oyuna gelip de oradaki herhangi bir lafa katılmayacak bir kişi bile görmedim, oyuna gelen herkes oyundan mutlu ayrılıyor. İstanbul'daki bir seyirci de Van'daki bir seyirci de Trabzon'daki bir seyirci de Antakya'daki bir seyirci de oyuna geldikten sonra aynı şekilde etkilenmiş, dünyaya aynı şekilde bakan insanlar olarak ayrılıyorlar. Önemli olan benim oralara gittiğimde oraları nasıl gördüğüm değil, önemli olan oyun bittikten sonra onların dünyayı nasıl gördüğüdür. Bence önemli olan bu.

Bay Frank: Eskiden bir tiyatro kültürü vardı. Hadi tiyatroya gidelim kültürü vardı. Şu an insanlar tiyatroya daha çok sevdiği oyuncuları yakından görmek için gidiyor gibi.

Levent Üzümcü: Bazı sorular güdüleyici sorular oluyor. Yani bana sorarlardı eskiden tiyatro seyircisinin sayısı azaldı mı ne düşünüyorsunuz diye, ben de neye göre azaldı siz hangi bilgiye dayanarak bunu söylüyorsunuz derdim. Bir parça senin sorun da güdüleyici bir soru. Yani tiyatroya belirli bir kesim gitmiyor. Dediğin gibi Türkiye'yi karış karış geziyorum ve sahne bulabildiğim her yerde oynuyorum.

Bay Frank: Sahne vermeme durumları oluyor mu abi?

Levent Üzümcü: E tabii. Bir şehirde 2 sahne var biri valiliğe diğeri devlet tiyatrolarına ait ve vermiyorlar bazen. Yani devletin halkına görsel sanatın herhangi bir dalını sunmak için yapmış olduğu sahnede olamıyorsun sen. Çünkü sen bu ülkenin vatandaşı olmadığın için, biz dışarıdan bir vatandaşız ya, biz vatan hainiyiz ya, o yüzden öyle bir durumda kalıyoruz. Sanatla uğraşan insanlar aklı fikri vicdanı hür insanlar oldukları için bu güruh tarafından hiçbir zaman sevilmediler ki. Sanatın ve sanatçının içine düştüğü bu gariplik bu garabet, haliyle konuşulması lazım. O yüzden de ben tiyatro seyircisinin belirli bir zümre olduğunu düşünmüyorum. Tiyatro seyircisi belki ünlüyü görmeye geliyor, belki ne dediğini merak ettiği için geliyor. Bir örnek vermek istiyorum sana. Oynadığım şehirlerden bir tanesinde, bilmiyorum izledin mi oyunumu?

Bay Frank: Bilet bulamadık ya kapalı gişesin abi?

Levent Üzümcü: İşte oyuna ani bir giriş yapıyorum ben içeriye aniden bir teneke atarak giriyorum. Ve hemen seyirciye şöyle bir bakıyorum oyunda. En önde 3 kişi oturuyordu 2 yanları da boş ve hayatlarında ilk defa bir tiyatro oyununa geldikleri çok belliydi. Gördüğüm anda bunlar sivil polis dedim. Gittiğim il biraz tutucu bir il olduğu için vali bana zarar verilmesin diye gidin bir ilgilenin demiş polislere. Köpeklerle bombalar arandı. Olası bir saldırıyı engellemek için de en önde oturup oyunu izlediler. Oyunun en can alıcı sahnelerini onlarla aramızda yaklaşık yarım metre mesafe ile oynadım. Reji öyle bir reji. İlk başta çok lakayt oturuyorlardı ama bunu bilerek yapmıyorlardı bu bir adap meselesi. Oyunun bitimine doğru oturuşları daha bir farklı oldu.

(10 saniye kadar 60 db şiddetinde karşılıklı kahkahalar)

İlk perde bitti, ikinci perde başladı o da bitti ve hala duruyorlar görevleri gereği. Oyunun sonunda seyircileri arkama alıp yumruklu fotoğrafımı çekerken baktım ki tam omzumla dirseğim arasında kalıyorlar ayna gibi üçü birden. Tabii oyun boyunca da iletişime geçmemiştim ve birden arkamı dönüp gülerek arkadaşlar isterseniz siz bu kareden çekilebilirsiniz mesleğinizi kaybetmeyin dedim. Kareden çıktılar ve görevleri o olduğu için ben binadan çıkana kadar da beklediler. Çıkarken bir tanesiyle göz göze geldik yani aslında üçüyle göz göze geldik ama bir tanesi göz göze gelince dayanamadı tabii oyunun da etkisiyle birlikte "Hepimiz kardeşiz Levent Bey Hepimiz kardeşiz" dedi.

(40 saniye boyunca süren 90 db şiddetinde karşılıklı kahkahalar)

Bay Frank: Süper ya süper süper süper!

Levent Üzümcü: Ne mutluydum ya, sonuçta görev için de gelmiş olsalar, en azından hayata dair insanlığa dair inandığım şeyleri onlarla da paylaşmış olduğumdan mutluyum dedim kendi kendime.

Bay Frank: Geçen hafta Amerikalı şarkıcı Kesha, Jerry Seinfeld'e yanaştı ve "Merhaba Jerry, ben Kesha, seni çok seviyorum. Sana sarılabilir miyim" dedi ama Seinfeld kameraların önünde sarılmayı reddetti. Sonra yaptığı açıklamada ise tanımadığı birine sarılamayacağını belirtti. İnsanlar kaba olmakla suçladı Jerry Seinfeld 'i ama ben kesinlikle kaba bulmuyorum onu anlayabiliyorum bilmiyorum belki de çok sevdiğim için. Sana da bıkkınlık geliyordur mutlaka. Gittiğin her yerde böyle insanlarla karşılaşıyorsundur. Nasıl başa çıkıyorsun?

Levent Üzümcü: Ben rahat bir insanım, yaptığımız meslek bize rahat olmayı getirir. Düşünsene her gün 500 kişinin karşısına çıkıyorsun bir de yolda yürürken rahatsız olursan deli derler adama. Sahilde, caddede yürüdüğümde eskiden insanlar rahatsız etmemek için hiç gelmezlerdi. Ama şimdi yanıma gelmeye başladılar. Benimle aynı dünyaya inandıklarını, aynı aydınlık yarınlar için mücadele ettiklerini söylüyorlar. Şöyle gelen çok insan var ben selfie çekilmek için değil sadece elinizi sıkmak için geldim diyenler var. Özellikle gençlerde, özellikle üniversite öğrencilerinde abi size bir kez sarılabilir miyim diyenler var. Bildirmek istiyorlar, seninle olduklarını sana söylemek istiyorlar. Genelde şöyle yaparlar ellerini şöyle yapıp arkanızdayız derler, benim her zaman beklediğim ellerini öyle değil böyle yapıp yanınızdayız Levent Bey demeleridir.

Bay Frank: Bakalım bu el hareketlerini nasıl yansıtacağım röportaja. Abi şöyle yapalım mı sen o el hareketlerini ve arkanızdayız/yanınızdayız kısmını tekrarla ve ben tek tek ekran görüntüsü alayım.

Levent Üzümcü: Uzak doğu sporlarına girme de bunu yazarken tataaaaaaa!!

Arkandayız Levent BeyBay Frank: hahahahaa İlk hareketi yapar mısın abi.

Yanınızdayız Levent BeyŞimdi ikinci hareket?

Bay Frank: Çok teşekkür ederim.

Levent Üzümcü: Gerçekten tabii bir delilik. Ben bunları duymaktan, bunlarla yaşamaktan mutluyum. Sana ne kadar çok şey atfedilirse atfedilsin, senin hakkında ne kadar çok yanlış düşünülürse düşünülsün, sonuçta senin gerçekten ne yapmak istediğini, gerçekten ne için çabaladığını, ne için mücadele ettiğini bilen insanların da olduğunu bilmek çok rahatlatıyor insanı. Türkiye'nin çeşitli illerinde bunu görüyorsun. Hiç benzemez, siyaseten hiç benzemez insanların bir araya gelip aynı aydınlık yarınlar için çabaladığını görüyorsun.

Bay Frank: Biraz da sinema konuşalım. Sinemanın daha çok hangi dönemini seviyorsunuz? Favori yönetmenleriniz, oyuncularınız kimler, hangi ülke sineması size daha yakın geliyor gibi şeyleri öğrenmek istiyorum .

Levent Üzümcü: Öyle yıllara dönemlere çok girmek istemiyorum ama 70'li yıllarda sinemanın geldiği çok garip yerler var. Kubrick'in en önemli işlerini yaptığı, farklı farklı anlatım tarzlarının denendiği dönemler. 70'ler ayrıca yakın tarihin en ilginç yılları galiba. 80'lerde o kadar iyi filmler çekilmedi ama 70'lerde sinemaya başlamış yönetmenler 80'lerde gene iyi filmler çevirdiler.

Bay Frank: Aynen abi bunun en iyi örneği Martin Scorsese olabilir. 70'lerde Mean Streets, Taxi Driver'larla başladı 80'lerde Raging Bull, The King of Comedy falan çevirdi.

Levent Üzümcü: Aynen Kiesloewski de Roman Polanski de Milos Forman da keza öyle. Ama bunlar yönetmen sineması olduğu için bu şekilde devam edebilmiş.

Bay Frank: Abi sinema kalitesinde diziler çekiliyor artık. Woody Allen, Martin Scorsese gibi yönetmenler Kevin Spacey gibi aktörler bile dizi çekmeye başladı.      Sence insanlar sinemaya giderek zaman kaybetmek istemeyip, evlerinde oturup kaliteli yapımlar izlemek istediği için mi sektör tüketicilere boyun eğdi yoksa sektördekiler, insanlara tek seferde tüketeceği sinemanın yerine her hafta tv'nin başına oturtup aylarca hatta yıllarca para kazanacağı dizileri sunmanın çok daha karlı olduğunu keşfettiği için mi böyle oldu?

Levent Üzümcü: Aslına bakarsan buradaki durum başka bir durum, insanlar sinemada drama izlemeyi bıraktılar artık. Sinemanın yeni gelişen teknolojileri ile birlikte daha fazla aksiyona, bütün efektlerin kullanıldığı daha görsel bir şölen halini almaya başladı sinema. O yüzden de senin dram olarak adlandırdığın işler sinema salonlarından uzaklaşmaya başladı. Drama sinema salonlarından uzaklaşınca kendine televizyonda yer bulmaya başladı. Bak bununla ilgili bir örnek vermek istiyorum. Çocuğun var mı bu arada?

Bay Frank: Just Married abi.

Levent Üzümcü: Oo ne güzel hayırlı olsun, o zaman çocuğun olunca öğreneceksin. İsrail 'de anaokullarında temel bir problem var. Anaokullarından dönüş servisle değil, veliler tarafından yapılıyor. Tel Aviv'de şöyle bir problem var veliler bir türlü saatinde gelip çocuklarını almıyorlar. İsrail 'deki anaokulları birliği de artık kafayı yemek üzereler, delirmişler ve şöyle bir karar alıyorlar diyorlar ki arkadaş biz bu olayı nasıl çözeriz, birisi diyor ki ya biz yahudiler parayı çok severiz velilerin geç geldiği her yarım saat için 30 Şekel para alalım diyor. E tabii ne oluyor, para seven yahudi arkadaşlarımız çocuklarını vaktinde alıyorlar değil mi?

Bay Frank: Tabii ki!

Levent Üzümcü: Yok öyle olmuyor nah öyle oluyor hahahaha. Parasıyla değil mi diyorlar 2 saat takmaya başlıyorlar

(20 saniye boyunca süren 70 db şiddetinde kahkahalar)

Levent Uzumcu: Sonuçta insanlar Musevi de olsa Arap da olsa Finlandiya'lı da olsa İsveçli de olsa çocuklarını ana okulunda olabildiğince çok tutmak istiyorlar anlatabiliyor muyum sana. Yani tarihte toplum için önerilen sistemler öyle toplum mühendisliği ile öngörülebilen yapılabilecekmiş gibi duran şeyler ama asla doğruluğu, uygulanabilirliği olmayan şeyler. Sinemaya da sanata da biraz öyle bakmak gerekiyor. Bir sanat akımı, hiçbir sanat akımı sonuna kadar kalmıyor, içinden bir şeyler doğuruyor, bazen ilerleyemiyor mesela, ilerleyemediği zaman başka çıkış yolları buluyor. Düşünsene adam var olan bir Marilyn Monroe resminin 4 farklı rengini yapıyor ve olay oluyor. Ya düşünsene bu fotoğraf çekildi, sen çekmedin ki bu fotoğrafı vardı bu. Sonra Andy Warhol bunun 4 farklı rengini yapıp bu sanat dedi ve evet öyleydi. Yani biz üniversiteye giderken çok tartışırdık postmodernizm falan kafayı yiyiyorduk. Bu arada bu Batu...(Levent Üzümcü yanına gelen oğlunu gösteriyor)

Bay Frank: Merhaba Batu, nasılsın iyi misin? E abi ben de yanımdaki insanı göstereyim o zaman bu da eşim...

(Karşılıklı merhabalaşmalar nasılsınızlar vıcık vıcık aile saadeti burayı geçiyoruz)

Levent Üzümcü: Oğlum röportajı bitirip geliyorum.

Bay Frank: Tamam abi son sorudayız zaten çocuğu babadan ayrı tutmayacağım daha fazla. Abi nasıl anlatayım, tanıdığım çoğu insan akıl sağlığını korumak için kendini sinemaya edebiyata müziğe vermiş durumda. Jean Jacques Rousseau insanlardaki özgürlük duygusunun sanat tarafından  boğulduğunu, tutsaklıklarından sanat yoluyla keyif almaya başladıklarını, sanatın insanları sözde uygar halklar durumuna soktuğunu ve kralların tahtlarını sağlamlaştırdığını söylemişti. Bu konuda ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum çünkü bunun tam tersi durumlar da söz konusu ve bence hatta daha fazlalar.

Levent Üzümcü: Kralların tahtını hikayesi ilginç geldi şimdi ama Rousseau ve Voltaire gibi adamlar Fransız İhtilali 'nin fikir babalarıdır. Bu ihtilali yapan Danton'lara Camille'lere, Robespierre'lere ilham vermiş kişilerdir. Ben kendi yaptığım işten bahsedeyim. Tiyatro toplumları değiştirmez, öyle bir gücü yoktur tiyatronun. Ama değişen, ilerleyen, daha iyiye giden toplumların hayatında mutlaka tiyatro vardır. Tiyatrosuz olmaz. Tiyatro ilerleyen toplumların en önemli dinamiklerinden bir tanesidir. İnsanların bir araya gelerek, aynı havayı, 300-500 kişinin, 1000 kişinin, 2500 kişinin aynı havayı soluduğu güzel bir ortamdır. Bu anlamda çok önemli bir iş yaptığımızı düşünüyorum. Ankara'da Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde 2.500 kişiye oynadım mesela. Dünyanın en acayip şeyi, tek başınasın sahne üzerinde ve karşında 2.500 kişi var. Sahne ağzı 40, yani 40 tane koltuk var önünde ve boylu boyunca ilerliyor arkaya doğru. Arkadaş, ne yapacağımı bilemedim. 2500 kişiden bahsediyoruz. Ve tek kişilik bir oyun sonuçta. Acaba dedim kendi kendime, bu 2.500 kişinin ilgisini nasıl sağlam tutabilirim dedim. Sonra da her zaman ne yapıyorsam onu yaptım. 500 kişiye ne yapıyorsam 2.500 kişiye bir tık fazlasını yaptım. Yani işin kalitesinden bahsetmiyorum, sesin şiddetini yükseltmekten bahsediyorum. Çıtlarını çıkartmadan izlediler. Oyun bittiği gibi 2.500 kişi alkışlamak için ayağa kalktığında anlıyorsun ki karşında cidden 2.500 kişi var ve o oyunun gücüne, o oyunda anlattıklarına, o oyunun yazarına, oynayanına, bestesini müziğini yapmış olanına, yönetmenine gösterdikleri muhteşem bir saygı var. Bu bir saygı, bu bir selam, çok güzel bir şey bu.

Bay Frank: Abi çok teşekkürler, evladı daha fazla babasından ayırmayalım. Zaman ayırdın bu yoğunluğunda 33 dakikadır konuşuyoruz şimdi baktım. Oğlunu öp abi bizim için.

Levent Üzümcü: Ben teşekkür ederim. Ne güzel işte keyif almışız demek ki. İkinize de iyi geceler diliyorum.