Reportare

"Yurdunu Sevmeliymiş İnsan..."

e-Posta Yazdır PDF
Makale İçeriği
"Yurdunu Sevmeliymiş İnsan..."
kıbrıs gibiyim ben de...
barış sokakta kurulur
nereye gidersen taşırsın kıbrıs'ı
türkiye ve kıbrıslı türkler
kadından şair mi olurmuş yahu?
benim şiirim babama bir itirazdı
ben, ağabeyim ve bizim kuşak
kimlik mücadelesi
şiir ve edebiyat demokratikleşti
türk ya da rum değil, kıbrıslı...
birlikte yaşam... mümkün!
umut hiç bitmez
aşka dair
aşk ve şiir
şiirin matematiği
ölümü geciktirmek
kadınca şeyler
kimseye minnetim yok
özgürlüğün bedeli yalnızlıksa
annelik
şöhret ve ilişkiler
malum gazeteye hedef olmak
amerikan elçiliğinde şiir okumak
şiir zaten çeviridir
Tüm Sayfalar

Bir şair... Bir yurtsever... Barışa tutkulu bir aktivist... Ve bir o kadar naif, bir o kadar zarif, hanı dokunsanız kırılacakmış hissi uyandıran bir kadın  Neşe Yaşın... Hayatı, yüreği, duyguları tüm Kıbrıslılar gibi ikiye bölünmüş ama o son derece yalın ve güçlü sözcüklerle ifade etmiş bunu:

 

yurdunu sevmeliymiş insan
öyle diyor babam
benim yurdum
ikiye bölünmüş ortasından
hangi yarısını
sevmeli insan

 

Bu şiir dilden dile dolaşmış, şarkı olmuş, öfke olmuş, çaresizlik olmuş, isyan olmuş Kıbrıslı'nın dilinde... İsterseniz devam etmeden önce kendinizi Neşe'nin dizelerine teslim edin bir kaç dakikalığına... ilerleyen sayfalarda tanıyacağınız bir kadının ilk merhabası olsun bu: "yurdunu sevmeliymiş insan"...

 

Bir Kıbrıslı ile, hele ki barışı şiirleştirmiş bir Kıbrıslı kadın şair ile konuşurken şurup kıvamında akan sohbet bizi oradan oraya götürdü. Kıbrıs sorunundan kadın ve cinsiyet sorunlarına, edebiyattan aşka uzanan keyifli bir sohbet çıktı ortaya. Karşımızda şair duygusallığında bir kadın olunca eh biz de bir miktar çeki düzen verdik kendimize. Nasıl desek... Hımmm... Biraz "İngiliz şıklığında", oldukça "steril" ve nezih bir röportaj oldu...

 

Kendisini seviyorduk, sohbetimizden sonra daha da çok sevdik... Eminiz siz de bu küçük dev kadını okurken aynı duyguları paylaşacaksınız...

Keyifli okumalar...

KIBRISLI TÜRK ŞAİR, NEŞE YAŞIN'IN BABASI ÖZKER YAŞIN'IN VEFATINI BÜYÜK BİR ÜZÜNTÜYLE ÖĞRENDİK. SEVENLERİNE VE AİLESİNE BAŞ SAĞLIĞI DİLİYORUZ. REPORTARE

 

 


 

 

 

 

"sonuçta içinde yaşadığın bu tarih, bu bellek senin kimliğini oluşturuyor ve ondan kaçamıyorsun…"

 

 

 

 

 

Sinan: Hoş geldin

Neşe Yaşın: Hoş bulduk.

Sinan: Senin meşhur dizelerinle başlamak istiyorum: Hangi yarısını sevmeli insan? Hangi yarısını sevmeli Neşe?

Neşe Yaşın: Eğer bu soru, cevabı olan bir soru olsaydı zaten böyle sorulmazdı değil mi? Bu şiir insanın içini acıtan bir soruya dair… Bir yanıtı yok bu sorunun. Yanıtı yok çünkü seçememek üzerine, tercih edememek üzerine sorulmuş bir soru bu…

Sinan: Hayatımız biraz da bu “seçememekler” üzerine kurulu galiba değil mi?

Neşe Yaşın: Evet, Kıbrıs’taki bu trajik durum; ikiye bölünme, ayrılık, baktığın zaman aslında hayatın çok daha geneline ait bir şey… Zaten benim şiirlerimde böyle bir şey var. Belki bilinçli olarak yapmadığım bir şey ama, yazdığım bir aşk şiirinde bile politik bir alegori oluyor. Çünkü aslında her şey iki kişi arasında başlıyor. Bir mikrokozmos! Tıpkı bir dna hücresi gibi!

Sinan: Aşk da politik o halde?

Neşe Yaşın: Aşk da politik evet. İki kişi arasındaki ilişki daha büyük ilişkilerin bir modeli. O yüzden de ben aslında farkına varmadan yapıyorum bunu. İnsanlar bana bunu sonradan söylüyorlar ve bazen şaşırıyorum gerçekten. Her şeyde bir politik alegori buluyorlar…  Mesela yalnızlıkla ilgili bir şiirim vardı, hüzün damlası diye…  “Şükrana adanmış kuzu/incecik ağlamış” diye bir dize var mesela…  Kıbrıs’ı falan düşünmemişim bunu yazarken, tamamen yalnızlık üzerine bir şiir bu…  Birisi geldi,  “ya ne müthiş bir şey yazmışsın sen” dedi. Sonradan ben de düşündüm… E doğru? Şükran zaten anlamlı bir kelime… Kıbrıs’ta bir politik ideolojinin adı şükran.  E kuzu da hani, Kıbrıs küçücüktür, kuzucuktur yavru vatan falan ya? Bunu politik bir alegori gibi okumuşlar…

Ulvi: Ben Kıbrıs kadar politik bir yer görmedim. Mesela Türkiye’de hiç kimse bu kadar politikayla ilgilenmez. Hayatın, günlük yaşamın her yerini politika bu kadar doldurmaz. Bu biraz da ondan mı acaba? Her şeyin altında bir politik gönderme aramanın nedeni bu mu?

Neşe Yaşın: Belki de ondan.  Bu bir zamanlar daha da kötüydü. Hatırlıyorum mesela,  biz bir dönem feminist çalışmalar başlatmıştık. Bir parti başkanı dedi ki “Kıbrıs için fazla lüks bunlar”… Bizim malum bir Kıbrıs sorunumuz var ve her şey bu sorunun içine girmiş. Hatta bir politikacı arkadaşımız, ünlü bir politikacı,  “ben her şeyi Kıbrıs sorunuyla açıklayabilirim” diyordu mesela… Herhangi bir şey söylüyorsun,  işte bunun nedeni şundan şundan dolayı Kıbrıs sorunuyla ilgilidir! Ama aslında gerçekten çok ilgisiz bir konu bile olsa… Hani “çay neden tatsız?” sorusuna  “bu çayın tatsız olmasının nedeni Kıbrıs sorunudur” deyip ondan sonra bunu Kıbrıs sorununa bir biçimde bağlamayı başarıyordu ve çok gülüyorduk…  Yani isterseniz her şey ama her şey Kıbrıs sorununa bağlanabilir Kıbrıs’ta…

Ulvi: Gerçekten var ama böyle bir şey… Kıbrıs’ta Kıbrıs dışında bir şey konuşabildiğimizi hatırlamıyorum. Konumuz ne olursa olsun, insanların dönüp dolaşıp geldiği nokta kıbrıs sorunu.

Neşe Yaşın: Köln’de bir konuşma yapmıştım. “Biz aslında Kıbrıs sorununu çok seviyoruz. Bakın işte siz de beni Köln’e davet ettiniz, iyi yaptınız. Kıbrıs sorunu olmasaydı bizi buralara kim çağırırdı” demiştim şaka yollu.  Bir gün çözülse, o günü hayal ediyorum mesela… İnsanlar büyük bir sessizlik içinde… Kahvehanelerde oturan adamlar sessiz, sadece sinek vızıltıları duyuluyor. Tıpkı Kavafis’in “Barbarları beklerken” şiirindeki gibi… “Ne yapacağız biz şimdi barbarlar olmadan? Onlarda varlık buluyorduk biz!” İşte bizde de “Kıbrıs sorunu çözülürse ne yapacağız?” diye sorabilirler. Ha, tabii Kıbrıs sorunu ortadan kalksa bir sürü insan kimliğini yitirecek, işsiz kalacak… Partilerdeki kadrolar başka hiç bir şey bilmiyorlar. Gerçekten işlevsiz kalacaklar bu dünyada... Zavallılar yani... Bence o yüzden de bitmiyordur biraz bu sorun… Kuşaklar boyunca hayatın bu kadar parçası olmuş bir sorun bu… Misafirlikte Kıbrıs’ta böyle bir adet vardır bak,  insanlar birbirlerini ziyaret ederler mesela… Misafirliğe gittiklerinde erkekler bir kenarda Kıbrıs sorunundan söz ederler, kadınlar mutfakta ayrı sohbette…  Tamamen geleneksel bir şey bu… İlerici çevrelerde de çok farklı değildir…  Ha yok tabii, erkekler yardımcı değildir demek istemiyorum da hani böyle bir geleneksel duruma hemen geçilir ve sürekli Kıbrıs sorunundan söz edilir. Son beden dili, gözlerdeki ışık falan  değişir  Kıbrıs sorunundan söz ederken… Bu da bir erkeklik alanıdır biraz… “Kim daha iyi biliyor bu işleri” durumu… Birazcık hava atma, bilgi ve konuya hakimiyet gösterisi. E tabii televizyonu açıyorsun, bir sürü erkek oturmuş Kıbrıs sorununu konuşuyor…  Bu anlamda bir erkeklik alanıdır da Kıbrıs sorunu… Kim daha hakim konuya, kim daha iyi laf edecek falan…

Sinan: Uzun uzun gireceğiz bu konuya tabii… Çok köklü bir tarihi var Kıbrıs’ın. Bu kadar köklü olmasına rağmen yaşanan bu bölünmüşlük duygusu aynı zamanda göçerlik bir köksüzlük hissi de uyandırıyor olmalı… Ne hissediyorsun?

Neşe Yaşın: Benim durumum tabii biraz daha farklı. Çünkü ben aslında bu aidiyetleri sevmiyorum. Sevmemenin de ötesinde, onları sorguluyorum da… Çok acı veren bir şeydir aidiyet… Bana biraz da mahkûmiyet gibi geliyor. Bir yerle böylesine bir aidiyet ilişkisine girmek… Sadece ulusal, etnik, kültürel aidiyet de değil… Bütün aidiyetlerle ilgili olarak benzer düşünüyorum. Mesela kimlik meselesinde de… Üzerimize giydirilmiş bir çeşit üniforma, bir çeşit hapishane gibi görüyorum kimlikleri ben…   “Kimlikler hapishanesinden firariyim” yazmıştım bir keresinde… Ama biliyorum ki aslında içine doğduğun, vazgeçemeyeceğin, senin bir parçan olan  aidiyetler var… Ne bileyim, etnik kimlik, ya da kültürel bir kimlik olarak din. Evet, din mesela… Dindar olmak gerekmiyor ama sonuçta bir kültürel kimlik o… İçine doğmuşsun ve bir biçimde parçası olmuş kimliğinin… Sonuçta ailenin koyu dindar Müslüman olması gerekmiyor. Ailenin yaşlılarının kullandığı bazı sözler, kavramlar bile etkiliyor insanı. Ama bir başka aidiyet var, ki çok önemli bir aidiyet, bellekle kurulan bir aidiyet… O da coğrafya… Yaşadığın coğrafya ve tarih… Ona aitsin sonuçta ve bu kaçınılacak bir şey, kaçabileceğin bir şey değil. Her ne kadar aidiyetlerden hoşlanmasam, aidiyetleri sorgulasam da örneğin ben de çok fazla Kıbrıs’a aidim aslında…  Her şeye rağmen çok fazla aidim!  Hatta romanımda da vardır, oradaki bir aşk hikâyesinde. Bak o da bilinçsiz olmuştur biraz, aşkı Kıbrıs sorunu gibi işlemişim… İnci ile Adonis’in aşkını anlatır romanım ve bu aşk hikâyesinde İnci, Adonis’le birleşebilirse Kıbrıs birleşecekmiş hissini yaşar… Sonuçta içinde yaşadığın bu tarih, bu bellek senin kimliğini oluşturuyor ve ondan kaçamıyorsun. Ben de Kıbrıs’a benziyorum mesela… Gerçekten, bunu biliyorum… Sorun çözmeyi beceremem mesela. Sorun çözemem ama uğraşmaktan da vazgeçemem…

Sinan: Ama kendini Kıbrıs’ın bütününe ait hissediyorsun?

Neşe Yaşın: Tabii ki bütününe ait hissediyorum. Belleğim bütününe ait ama parçalanmış da hissediyorum kendimi…  Sonuçta o bölünmeyi kendimde de hissediyorum. Şöyle bir şey var sonuçta: bir dilin var ve o dille Kıbrıs’taki insanların bir bölümüne daha yakınsın. Kıbrıs’taki insanların bir bölümüyle ortak bir kaderin var ve ortak bir toplumsal belleğin parçasısın. Ama onun dışında başka şeyler de var. Dünyayla kurduğum bir ilişki var. Kıbrıs’ın bölünmesine dair, Kıbrıslı Rumlara dair bir belleğim var… Ve ideolojik olarak da etnik, etnisity üzerinden kurulan bir aidiyete inanmıyorum… Milliyetçilik benim için Kıbrıs’ın mahvını getirmiş bir ideoloji ve ona karşıyım. Ha bir de bu ideolojinin içinde büyüdüm ben ve kendimi ayırdım yıllar, yıllar önce…  Bize “verilmiş” bir ideolojidir bu. Bu yüzden aidiyetler, kimlik meselesi bana bir hapishane gibi geliyor… Kendimi her yerde yabancı da hissedebiliyorum aslına bakarsan ve  öyle bir cemaate ait olmak duygusu falan da yok bende. Bir belleğim,  ortak belleğim, bir bağım var…  Sevgiyle ve o bellekten kaynaklı, tanış olmaktan gelen bir bağım var Kıbrıslı Türklerle aramda… Kıbrıslı Rumlarla da onların acılarına da tanış olmaktan gelen bir bağım var… Karmaşık bir ilişki bu. Hayatımın bir döneminde onlardan nefret etmem istendi, düşman olmam istendi ama ben düşman dediklerimin acılarından geçtim ve onları anladım. Ve bir barış yaptım, onlarla kendi içimde… Bana verilen zehiri temizledim ve yeni bir ilişki kurdum Kıbrıslı Rumlarla ama… Bazen adanın her iki tarafında da bir yabancı gibi hissediyorum kendimi…

 


 

 

"bir anlaşma masasından çıksa çıksa bir anlaşma çıkar. ama barış sokakta kurulur..."

 

 

 

 

 

Sinan: Bu biraz soğuklaştırmıyor mu seni? Yani hangi acı acıtabilir ki artık seni bu saatten sonra? Bu kadar travmayı yaşadıktan sonra, bu kadar şeyden sonra bu kadar kendini ait hissetmediğin, köksüz hissettiğin bir noktada hangi acı canını yakabilir?

Neşe Yaşın:  Ya ben galiba acıya çok duyarlıyım. Karşımda birisi ağlasa hemen gözümden yaş gelir… Ne kadar çok acı yaşarsan yaşa, bu böyle…  Ama tabi bir de şu var ki, bu kadar çok şeyi yaşamış olmak, içselleştirmiş olmak ta biraz daha bilgece yaklaşmanı gerektiriyor. Yani parçalanmıyorum belki acı karşısında ama sonuçta empatim falan çok gelişiyor…

Sinan: Savaş gördün... İnsanların birbirlerini katlettiklerini gördün nefret söylemiyle yoğruldun...

Neşe Yaşın:  Evet...

Sinan: İkiye bölünmüş bir ülkenin insanları birbirlerine hala güvenemiyorlar. Beslendiğin ortam güvensizlik üzerine kurulu bir ortamken, sen insan ilişkilerinde güvenini nasıl sağlıyorsun?

Neşe Yaşın: Evet ya, ben bir zamanlar acayip romantiktim! Hani nasıl anlatsam? Kendi dünyamı kurmuştum ve çok da umutluydum. Çünkü eylem içindeydim. Bilirsin, vardır ya böyle aktivistlerin umudu… Bir sürü şey yapıyordum ve kendimi çok umutlu ve mutlu hissediyordum. İşte gençlerle çalışıyordum, politik olarak aktiftim mesela… Politik aktivite derken, particilikten söz etmiyorum. 3 partiden milletvekili adayı olmama rağmen partileri sevmiyorum… Türkiye’de ÖDP, Kuzey’de YKP ve Güney’de de Birleşik Demokratlar… Hiç birine üye olmadım bu partilerin ve itiraf edeyim ki o sıkıcı parti toplantılarından da nefret ederim. Bir kaç kez katılmak zorunda kaldım seçim çalışmaları nedeniyle ama çok sıkıldım. Çok sıkıcı dönemler olarak hatırlıyorum bunları. Bazı hoşluklar vardı tabii ama genel olarak sıkıcıydı...

Sinan: Şşşt! Sana yeniden ihtiyaç olabilir, siyasi partilerin tekliflerine kapıyı kapatma (gülüşmeler)

Neşe Yaşın: Eh Yunanistan’da sıra artık. (gülüşmeler) Türkiye’de aday oldum, Kuzeyde ve Güneyde aday oldum. Şimdi de Yunanistan’da “bir yolunu bulalım da seni aday gösterelim diyorlar… Dediğim gibi, hiç bir parti içinde olmak istemiyorum. Ha ama bak, tek başıma çok politiktim…  Çeşitli gruplarla birlikte bir çok çalışmayı yaptık ama ben bağımsız bir karaktere sahibin. Öyle lider olmayı falan da istemem… Bağımsız olarak iyiyim ben galiba ya?

Sinan: Biat etmek de istemezsin?

Neşe Yaşın:  Kesinlikle, biat etmek de istemem! O yüzden öyle alanlar buldum kendime hep.  Politik çalışma yapacağım diye hiçbir kişiye, gruba, partiye biat etmedim. Ama bir yandan da iş yaptım. İş yapmayı, proje yapmayı, böyle şeyler yapmayı seviyorum.  Bir süredir bundan uzaklaştım ama aslında bugünlerde düşünüyorum bunu… Yani bana bir alan lazım… Şimdi iki kadın derneğinde yönetim kurulundayım falan ama…

Sinan: Güneyde mi Kuzeyde mi yeni bir alan?

Neşe Yaşın: İki toplumda da!  Geçmişte çok çok aktiftim, her yere koşturuyordum oradan oraya…  Sonra bunu biraz zaman kaybı olarak görmeye başladım doğrusunu istersen. Uzun toplantılar falan… Yani bunlarla uğraşacağıma biraz yazılarıma yoğunlaşayım, evde oturup yazımı yazayım düşüncesi ağır bastı… Hmmm… Nereden geldik bu konuya yahu? Hah, umut meselesi… Evet, o dönemlerde çok umutluydum. Bakıyorum mesela gençlerde, toplumda küçük de olsa bir değişim görüyorum falan,  kendimi çok iyi hissediyordum. Hani bir şeyler yapıyorum hissiyle gelen bir iyimserliğim vardı…  Bir de tabii bu kapıların açılması, ikibin üçte… Ben orada kendi kıbrıs sorunumu çözdüm! Sorun benim için çözülmüş oldu. Doğrusu beni çok da ilgilendirmiyor devlet meseleleri.  Zaten devletlerle çok ciddi sorunum var… “devlet bey ve ben: imkansız bir izdivaç” diye yazmıştım…  O görüşme masası detayları falan hiç ilgilendirmiyor beni. Sanki bir şirket kuracak gibi oturuyorlar masaya. Bir çeşit erkek oyunu gibi geliyor bana bütün bunlar… İşte "malımız mülkümüz ne olacak?" üzerinden bitmek bilmeyen tartışmalar… Bunlar, bu mal-mülk tartışmaları hiç ilgilendirmiyor beni. Malk mülk meselesinin büyük mağdurlarından biri olarak  umurumda değil bütün bunlar… Çünkü mülksüz bir ideolojiye sahibim ben…  İnsanlar çok şaşırıyor bu tavrıma.  E düşünsene, bir ev sahibi olmamışım, çünkü ev benim için yaralı bir kavram… Biz 1963’te evimizi bıraktık işte… Peristerona’daydık… Evimizi terk ettik… Sonra bir göçmen evi, sonra bir Rum evi falan… İnsanlar Rumlara ait evlerde yaşıyorlardı. Bak insanlar hayat boyu uğraşıp para biriktiriyorlar bir ev satın almak için… Bazıları da üç beş tane eve sahip, hem de hiç elini kolunu kıpırdatmadan…  Deli saçması bir şey bu! Evdi, paraydı, delilik bence! Bir arkadaşım iş kurmuştu, iflas etti… Bir daire alınabilecek parayı yatırıp kaybetti… Öte yanda insanlar asgari ücret alabilmek için bir ay boyunca korkunç bir hayat yaşıyor, emek harcıyorlar…  Bu yüzden, bana bu kadar saçma gelen bir sistemin içinde yer almak istemiyorum. Hiçbir zaman çok param olsun istemedim. Hayatımı sürdürecek kadar, yaşarken zorlanmayacak kadar param olsun yeterli… İnsanların malla mülkle, parayla ilişkisi yaralıyor benim o yüzden de açıkçası ne içinde olmak istiyorum bunun ne de böyle bir ilişki kurmak istiyorum malla mülkle…  

Sinan: Malın mülkün uçucu olduğunu gördüğün için mi bu tavır? Bir zamanlar ailenin sahip olduğu malın mülkün, stabil hayatın savaş nedeniyle bir anda bitmesinden mi kaynaklanıyor bu mülksüzlük isteği?

Neşe Yaşın: Evet, bir gün geldi hiçbir şey yoktu artık… Bir de ne var biliyor musun? Kirlendik!  Bak, bizim malımız mülkümüz vardı evet… İşte Rumlar tarafından evimiz yağmalandı, göçmen olduk her şeyimizi kaybettik falan… Ama sonra ne oldu? Gidip biz de Rumların evlerine yerleştik…  Ben  “ganimetin” ne olduğunu gördüm… Yoksul akrabalarımız vardı mesela… Birden bire kocaman güzel evlere geçtiler… Çok garip bir şeydi bu,  çok büyük bir alt üst oluştu, çok büyük bir kirlenme ve çok büyük bir hırsızlıktı! Zaten her şey hırsızlığa dair bence! Baktığım zaman hırsızlık üzerine kurulmuş bir hayat bu aslında…  Ha tabii hırsızlık çok mu kötü bir şey diyebilir birileri… Robin Hood’ u falan düşünürsen o kadar da kötü bir şey gelmeyebilir bazılarına ama Robin Hood kadar sevimli bir şeyden bahsetmiyoruz burada…  O yüzden, benim için mesele çok daha derinlerde…  Bu görüşme masası beni hiç ilgilendirmiyor aslında. Hatta…  Midem kalkıyor bunları izlerken…  

Sinan: Ama bir şekilde onlar çözmek zorundalar be Neşe? Yani sonuçta diplomasi çözecek bu işi? Başka da bir yolu var mı?

Neşe Yaşın: Diplomasi neyi çözecek Sinan? Yani bir anlaşma olsun istiyoruz tamam da... Politik  bir anomali var. Tamam, her şey normale dönsün tabii ki… Ben kişisel duruşumu, bu görüşmelere dair hissettiğimi söylüyorum… Yoksa elbette bir biçimde imzalansın, bir an önce bir çözüm çıksın!   Sonuçta Annan Planı'na da destek verdik? Ki çok iyi bir anlaşma, çok mükemmel bir anlaşma olduğu için değil… Ama hani bitsin artık bu durum diye o zamanda destek verdik

Ulvi: Bir şekilde çözülebilir bu sorunlar… İşte aldım-verdim hesabıyla. Ama benim merak ettiğim, bu kadar kirlenmişlikten sonra insanlar bir arada yaşamayı becerebilecekler mi sence? İnsan ilişkilerindeki kirlenmişlik, yıpranmışlık, güvensizlik aşılabilecek ve asıl çözüm burada gerçekleştirilebilecek mi?

Neşe Yaşın: Bunun ilacı sanattır, edebiyattır, kültürel etkinliklerdir… İnsanları, toplumu, yaraları iyileştirecek olan budur. Elbette Güney Afrika’daki gibi bir çeşit itirafa, yüzleşmeye dayalı bir komisyon falan da kurulabilir tamam ama insanların kişisel çözümlerini üretmeleri de gerekiyor. Kendi acılarını iyileştirmeleri gerekiyor. Sanat bu konuda çok iyi bir araç diye düşünüyorum…

Ulvi: Ama kendi kendine olmayacak herhalde bu? Büyük bir çabayı gerektiriyor ilişkilerin gerçek anlamda normalleşmesi? Bunu itmek, çaba göstermek gerekecek…  

Neşe Yaşın: Tabii ki çok büyük bir çaba göstermek gerekecek… Zaten böyle çalışmalar oldu ve oluyor. Gençlerle çalıştık mesela. Uzun süre barış gruplarında kendi kişisel hikâyelerimizi anlattık, birbirimizin omzunda ağladık… Kıbrıslı Türkler ve Rumlar olarak kendi hikayelerimizi aktardık birbirimize… Asıl iyileştirici süreç bu tabii…

ulvi: Borges alt kimlik, etnik kimlik konusunda “köpeklerin cinsi yoktur” der, “ben köpekleri kaniş ya da kurt köpeği olarak ayırmam” der… Bunun yerine komşunun sevimli köpeği ya da öbür komşunun kızgınlığıyla beni ürküten köpeği diye ayırırım diyor… Yani ilişkilerimi ne yaşadığımla bağlantılı olarak ifade ederim diyor… Dindi, kültürdü, etnik gruptu şuydu buydu önemsizleşiyor ilişki kurulabildiğinde… O yüzden asıl çözüm ilişkilerin kurulmasından, normalleşmesinden sonra gelecek diye düşünüyorum…

Neşe Yaşın: Eh, barış süreci dediğin de böyle bir şey zaten Ulvi.  Yani bir anlaşma masasından çıksa çıksa ancak bir anlaşma çıkar. Ama barış sokakta kurulur, insanların kalplerinde, kafalarında kurulur…  Onun için de büyük projeler gerekiyor… Belki bir kuşağı yeni baştan yetiştirmek gerekiyor. Eğitim çok önemli. Bak ben en çok bu alanda çalışmak isterim. Çalıştım da daha önce…  Tabii edebiyat ta bunun için çok önemli, çok şey yapılabilir edebiyatla da…

 


 

 

 "kıbrıslılık nereye gidersek gidelim yanımızda götürdüğümüz bir şey... hiç bir şey olmasa, fincanın üzerinde götürüyorsun..."

 

 

 

 

Ulvi: Adada yaşamak nasıl bir duygu? Bir adada doğup yaşıyor olmanın getirdiği bir kuşatılmışlık duygusu yalnızlık duygusu var mı?

Neşe Yaşın:  Eh o kadar değil. Artık dünyayla ilişkiler daha farklı ama çocukluğumda bunu hissediyordum doğru… Ada, adalı olmak, izole olmak falan… Bir “ada ülkede” olmak çok farklı bir şey. Adanın sınırları doğal sınırlar sonuçta… Ama mesela Afrika’da cetvelle çizmişler devletlerin sınırlarını.  Oysa bir adanın sınırlarını deniz oluşturuyor. Bu yetmezmiş gibi, tutup bu adaya bir de yapay sınırlar konmuş. Bu kadar küçücük bir yere… Sınırları deniz olan bir yere… Belki o yüzden Kıbrıslılık, Kıbrıs’a ve bu coğrafyaya bu kadar güçlü bağlılık, bu aidiyet çok anlamlı bir şey…

İlginçtir,  Kıbrıslılar adanın şeklini ezbere çizerler. Şu an ben de yapsam, biraz eciş bücüş olsa da çizerim yani… Ha tabii, Kıbrıslılar adalarının haritasına da çok düşkündürler. Aklınıza gelebilecek her yere, her şeye bir Kıbrıs haritası işlenmiştir. Kitch olmuştur. Bardakların, hediyelik eşyların, kıbrısla ilgili herhangi bir kitabın üzerinde Kıbrıs haritasını rahatlıkla görebilirsin. Şirketlerin logosudur mesela…

Bunu konu alan bir yazım var: “sırrı aynada kıbrıs haritası”…  Rorschach (Mürekkep lekesi testi) vardır ya… İnsanlara sordum “neye benziyor bu ada” diye… Kemana benziyor, ısırılmış bir bisküviye benziyor, orta doğuyu gösteren parmağa benziyor, tavaya benziyor,  pirzolaya benziyor… bir sürü şey söylediler… Ben de bunları metaforlar olarak kullanıp bir yazı yazmıştım…

 

 

 

Bir de bebek imgesi var ya,  Akdenizin beşiğindeki bir bebek,  yavru vatan falan… Buradan çıkıyor… Ha bir de tabii dişi bir adadır Kıbrıs… Coğrafya olarak yumuşak kıvrımları vardır ve Akdenizin dişi adası olarak bilinir. Mesela Girit öyle değildir. Girit erkektir, serttir.  Afrodit kültü var Kıbrıs’ta. Sadece o da değil, Müslümanlarda bile “kadın kültüne” rastlarsınız Kıbrıs’ta: Hala Sultan! kıbrısta Yani dişi, bebek özellikleri olan bir ada…  O nedenle de yavru vatan…  Tüm bunlardan dolayı belki de,  insanların bir sevgisi var Kıbrıs’a dair… Kıbrıs diasporası da acayip düşkündür Kıbrıs’a. Kıbrıs bir kimliktir, bir kişidir, ailenin bir parçasıdır… Ailemizde, soframızda yeri olan birisi gibidir,  bir kimlik verilmiştir ona… Bir kişiliği vardır ve “Kıbrısımızdır” o bizim… acı çekmiştir…

Sinan: Nereye gidersen git götürdüğün bir şey olmalı bu?

Neşe Yaşın:  (Gülüyor) Evet, nereye gidersem gideyim götürdüğüm bir şey,  zaten fincanın üzerinde götürüyorsun (gülmeler). Kahve fincanının üzerinde…

Sinan: Ama aynı zamanda bir tür pranga olmalı bu? Seni bir yere bağlayan bir pranga?

Neşe Yaşın: Evet aynen öyle! Acı çeken bir bebek, acı çeken bir çocuk... Onu taşıyorsun... Nereye gidersen git, "ah kıbrısım vah kıbrısım",  "bölünmüş zavallı yurdum" falan böyle bir duygu, böyle bir söylem...

Sinan: Bu dünyalı olmaya engel bir şey değil mi?

Neşe Yaşın:  Hmmm… Bak bunun üzerine çok düşündüm Sinan. Kıbrıslılık aslında... Hmmm  aslında bunun milliyetçi bir şey olması lazım değil mi? Sonuçta yurt severler. Yurt ise milletin evidir. Yurt severlik te milliyetçiliktir aslında... Ama Kıbrıs'ta bu böyle değil... Çünkü Kıbrıslılık bir melezlik halidir aynı zamanda...  E, Akdeniz zaten melezlik demek... Akdeniz melez demek... Kıbrıslılık ta bütün bu etnik aidiyetlerin ötesinde melezdir...  Şair Fikret Demirağ'ın "Hüzün Ana" kitabı geldi şimdi aklıma...  Hüzün ana Kıbrıs'tır ve Kıbrıs, "hüzün ana" olduğu için üzerinde yaşayan herkesin annesidir... Üzerinde yaşayan herkes gelip geçmiş... Geçmeyen kalmamış zaten...Kıbrıs, Kıbrıslı Türklerin ve Rumların da annesidir... Ortak anneleri olduğu için de zaten kardeştirler....Kıbrıslılık böyle bir ideolojidir...

Sinan: Tanıdığım bütün Kıbrıslılarda "dünyalı olmak",  "dünyaya açık olmak" tutkulu bir söyleme dönüşmüş durumda. Bu bir tür bir cenderenin içerisinden çıkma çabası gibi geliyor bana...

Neşe Yaşın: Ha bak, o şudur aslında...  Bir üniforma gibi giydirilen ulusal kimliklerden kaçmak isteği...  Yani Türklükten melezliğe doğru bir gidiş oldu kimlik algısında... Kıbrıslılık bir kimlik tabii...  Dinamik bir şey.  Başkalarının seni tanımasına dair bir şey... Eskiden dayatılan kimlik Türk kimliğiydi ve mesela benim Kıbrıs Türk şiiriyle ilgili böyle bir yazım vardır: "Türklükten Melezliğe Kıbrıslı Türk Şiiri" diye.  Bütün kuşak şairlerin kimlik algısına baktığımda en son genç şairlerde bir melezlik iddiası görüyorum. Kendi kimliklerinin bütün bu Kıbrıstan gelmiş geçmiş kültürlerden bir parça taşıdığını ve kendilerine üniformalar olarak giydirilen bu ulusal aidiyetlerden kaçma ve bir melezlik iddiasında bulunma durumu var...

Sinan: Bu reel bir şey mi sence? Melezlik gerçekten var mı?

Neşe Yaşın: Evet kültürel bir melezlik içindeyiz. Çok farklı kültürlerin etkisi var Kıbrıs'ta. Dilde bile var bu. Latince kökenli bir çok kelimeyle karşılaşabilirsin Kıbrıs'ta.  Kültürde var bu. Çok farklı kültürler bırakmış izlerini...  Ama bunların dışında bize giydirilmeye çalışılan Türklük var. Adanın kuzeyinin Türkleştirilmesi politikası var mesela... 74 ten beri daha belirginleşen böyle bir şey var. Ama Kıbrıslılık gerçekten melezliktir... Akdenizliliktir.  Melezlik coğrafyasıdır yani...

 

 

 


 

 

 "sınıfsal bir şey ırkçılık. sonuçta yoksullara yöneliyor. yoksullara duyulan korku ve nefret var ırkçılığın özünde..." 

 

 

 

Sinan: Yaklaşık 40 yıldan bu yana bir operasyon sürüyor aslında. Türkleştirme operasyonu sürüyor. Herşeye rağmen bunu başaramadıklarını düşünüyorum. Kıbrıslı Türkleri tırnak içinde Türkleştirmeyi başaramadılar. Onun için nüfus taşıyarak bu işi çözmeye çalışıyorlar. Peki sen ne ölçüde başarılı olduklarını düşünüyorsun? Özellikle genç kuşakta... Genç kuşağı izlerken nasıl değerlendiriyorsun bu durumu?

Neşe Yaşın: Genç kuşak Türkleşmemiş bence...  Kesinlikle Türkleşmemiş! Bu melez kimliğin içine Türk ağırlığı belki biraz yerleşmiş ama zaten artık bu kimlik meselesi, yani o ulusal kimlik meselesi anlamsızlaştı bana kalırsa... İnternetle birlikte, dünyadaki bu küreselleşme meselesiyle birlikte saçmalaştı ulusal kimlik konusu... Eskiden kapalı ulusal sınırlar içerisinde belki böyle bir şey oluyordu. İşte tek tip yurttaşlar yaratma falan...  Şimdi artık bu mümkün değil ki? Gençler artık her yerde... 

Sinan: Aslında Türkleştirme kavramını doğru kullanmak gerekiyor sanırım. Türkleştirme değil de  "Türkiyeleştirme" kavramından söz ediyoruz burada biz.  Türkiye'nin maalesef egosantrik bir tarzı vardır. Hani işte diğer Türk dünyasına karşı "ben abiyim" anlayışı ve bununla bağlantılı bir dayatmacılık!  En basitinden İstanbul Türkçesi ve Türkiye Türklüğü dayatılır diğer toplumlara... Özellikle de Kıbrıslı Türklere... Peki sence  Kıbrıslı Türk diye bir şey var mı? Türkiyelileştirilmeye direnen bir Kıbrıs Türklüğü?

Neşe Yaşın: Evet var, var! Öyle bir gençlik kesimi var özellikle... Mesela yazarken bile "Kıbrıslıca" yazıyorlar... Bu bir tepki. Tepkisel bir şey... Türkliyelileştirme politikasına tepki duyan böyle muhalif bir gençlik var.

Sinan: Türkiye'deki ve Kıbrıs'taki milliyetçi- muhafazakar kesimlerde bu konu demagoji konusu yapılıyor. Sanki Kıbrıslı Türklükten duyulan bir rahatsızlık varmış gibi sunulmaya çalışılıyor. Oysa tam tersine, Kıbrıslı Türkler "Türklükten" değil  Türkiyelileştirilmekten rahatsızlık duyuyorlar... Doğru mu anlıyorum?

Neşe Yaşın: Türkiyelileştirilmekten rahatsızlık duyuluyor tabii...

Sinan: Ve Kıbrıslı Türkler aslında kendi kimliklerine  sahip çıkıyorlar?

Neşe Yaşın: Tabi tabi canım .  "Ne mutlu Kıbrıslı Türküm diyene" türü şeylere geçildi..  

Sinan: Ben bunu Kürtlere benzetiyorum biraz...

Neşe Yaşın: Çok benziyor Sinan...

Sinan: Kürt arkadaşlarımıza söylerim zaman zaman, "sizin Kürt olduğunuz kadar ben türk olmadım diyebilirim. Ha tabii bu biraz da ezen ulus psikolojisi.

Neşe  Yaşın: E Tabi sömürge,  sömürgeciliğin verdiği bir şey bu... Türkiye Kürtlere de bir sömürgeci gibi davranıyor. Diyarbakır'a, Mardin'e gittiğimde çok şaşırmıştım. Kıbrıs'taki gibi dağa taşa yazılar yazılmış. Abartılı bir Türklük vurgusu yapılmaya çalışılmış oralarda da...

Sinan: Buna bir de tersinden bakmak mümkün değil mi?Türkiye ile eşit ilişki kurulma çabasını anlıyorum ama bu kadar Kıbrıslı Türklüğün altını çizmek,vurgulamak sence doğru mu?

Neşe Yaşın:  Burada da tabii başka bir milliyetçilik çıkıyor ortaya bence de...  "Kıbrıslılık" daha uygun geliyor bana.  Daha uygun da  demeyim de, şöyle söyleyeyim: Kıbrıslılık milliyetçilik değil, bir melezlik hali çünkü... Kıbrıslılık Kıbrıslı Rumları da kapsayan bir şey. Kıbrıslı Rumları da kapsadığı için ve de Kıbrıs'ta yaşayan herkesi kapsadığı için... Şimdi belki şöyle diyeceksin; "peki Türkiyelileri ötekileştirmiyor mu Kıbrıslılık?"... Evet böyle bir yanı var, ırkçı bir yanı da var ama... Kıbrıslılık Türkiyelileri de içine alabilen, orada yaşadıkları için, Kıbrıs'ın bir parçası oldukları için onları da kapsayabilen bir melezlik spektrumu da bence...

Sinan: "Irkçı" terimini ben kullanmadım. Bunu senin kullanman önemli...

Neşe Yaşın:  Yo yo var... Solda böyle bir ırkçılık var... 

Sinan: Milliyetçilikten de öte, ırkçılık diyorsun?

Neşe Yaşın: Irkçılık diyorum tabii... Ben ırkçılığı  her türlü ayrımcılığı tanımlayan bir kelime olarak görüyoru. Yani ırk kökünden gelebilir ama güzel- çirkin ayrımından tut da homofobi ye kadar pek çok şey ırkçılık kapsamına girer. Cinsiyetçilik de ırkçılıktır o anlamda... Eğer genellemeci, güçlü bir nefretse, güçlü bir nefrete dönüşmüşse bu bir ırkçılıktır. Biraz öncesi ayrımcılıktır, bir ötesi ırkçılıkdır  nefretin...

Sinan: Peki Türk veya Rum Kıbrıslıların ötekilere karşı güçlü bir nefret duyduğunu düşünüyor musun ki ırkçı terimini kullandın?

Neşe Yaşın: Bence bu sınıfsal bir şey! Irkçılığın temelinde çok sınıfsal bir şey var. gibi Irkçılık genelde yoksullara yöneliktir. Türkiyeliler de yoksullarıdır Kıbrıs'ın. Uygarlaşmamış köylüler olarak görülür Türkiyeliler... Tabii işin içinde en önemli nokta, Türkiyelilerin nüfusunun çok fazla olması. Kıbrıslı Türkleri azınlıkta bırakacak kadar çok bir nüfusun geliyor olması bir mesele... Bunun bir politika, bir sömürgeleştirme olması bir mesele... Politik bir boyutu var ama onun dışında da gündelik yaşamda mesela şöyle bir yan var... Hiç bunu düşündünüz mü bilmiyorum.  Düşün kırk bin kişilik bir ordu! Kırk bin kişilik ordu ne demek? Kırk bin tane bekar erkek demek! İllegal işçiler ne demek? Onlar da erkek demek... Dyelim ki on bin  illegal işçi olsun, onlar da erkek! Kaç bin bekar erkek yapıyor? Yani evli olabilir ama karısı yok yanında... O yüzden bekar erkek! O kadar bekar erkek düşün bir ülkede... O zaman kadınlar kendini nasıl güvende hissedecek? Sokakta yürürken mesela? Böyle bir şey oldu... Eski şehir (eski Lefkoşa) terk edildi... Geceleri kadınlar için tehlikeli olduğu düşünülüyor... Böyle bir boyut var.  Bir de bu insanların yoksul olduğunu düşün...  İşte hırsızlık meselesi! Yoksullardan duyulan korku vardır aslında ırkçılığın özünde. Nefret! Korku nefreti doğuruyor. Nefret korkudan doğar aslında... Birisinden korktuğun için ondan nefret edersin. Sana bir kötülük yapacağını düşündüğün için nefret edersin. Güçlü nefret edersen ırkçılığa kadar gider bu...

Sinan: Bu insanlar sadece yoksul değil yoksun da aynı zamanda kültürel anlamda da "yoksun"...

Neşe Yaşın: Evet kültürel alanda da yoksunlar ve bu korku yaratıyor... Çeşitli duygular yaratıyor... Mesela diyelim ki ben iyi yaşıyorum, benim güzel bir arabam var, bir evim var ama dışarı çıkıyorum bakıyorum; aç sefil insanlar var dışarıda... Çok çeşitli duygular yaratabilir bu bende... Suçluluktan tut ta güvensizliğe kadar... "Bu gelip bana zarar verecek, cüzdanımı çalacak" falan gibi...

Sinan: Enteresan bence bu... Çok ciddi bir nüfus taşındı Türkiye'den Kıbrıs'a. Ama buna rağmen hala Kıbrıs kültürünü domine etmeyi başaramayan bir nüfüs transferi bu... Kıbrıs kültürü kendisini bir şekilde koruyabiliyor...

Neşe Yaşın: Evet buna rağmen koruyor, doğru...

Sinan: Bu tuhaf bir sömürgecilik anlayışı değil mi? Türkiye Kıbrıs kültürünü gerçekten domine etmek isteseydi, yok etmek isteseydi, bunu sistematik bir şekilde yapmak isteseydi edemez miydi?

Neşe Yaşın: Ama şöyle gelişti olay. Türkiyeliler geliyorlardı ya, en başta yoksul insanlar geldi... Daha çok köylere yerleştirilenler. Kamusal alan Kıbrıslı Türklerin elinde kalmaya devam etti...  İşte Parlementosu, sendikaları, okulları, devlet daireleri... Ağırlıklı yöneticilik düzeyinde Kıbrıslı Türkler vardı hep. Kıbrıslı Türkler gerek siyasi gerek ekonomik anlamda siyasi eliti oluşturmaya devam ettiler...  Sosyal-kültürel anlamda da... Şimdi bu değişti biraz. Ona rağmen parlamentoda hala Kıbrıslı Türkler ağırlıklı. Partilerde Kıbrıslı Türkler ağırlıklı halen...

Sinan: "Şimdilik!"

Neşe Yaşın: "Şimdilik!" Şimdilik evet! Çünkü Türkiyeli nüfus yoksul kesimde fazla şimdilik... 

Sinan: Sen Güneyde (Rum Kesimi) yaşıyorsun. Donanımlı bir insansın, entelektüelsin ve işte yoksul ve yoksun değilsin?

Neşe Yaşın: (Gülüyor) Evet

Sinan: Sanıyorum güneyde bir reaksiyonla da karşılaşmıyorsun?

Neşe Yaşın: Güneyde bana  ırkçıı reaksiyonlar gelmiyor ama yoksul bir Kıbrıslı Türk için aynı durum söz konusu değil... Ya da Çingeneler var "gurbet" dedikleri mesela... Bir keresinde bir minibüste tanık oldum. Ona karşı ırkçı bir davranış geliştirildiğini gördüm. Dediğim gibi, sınıfsal bir şey bu... Irkçılık tamamen sınıfsal bir şey... Sonuçta benim görünüşümden, alnımda yazmıyor Kıbrıslı Türk diye. Ama ben yoksul biri olsaydım, eğitimsiz biri olsaydım ırkçılıkla karşılaşırdım Güneyde de...

Sinan: Neşe Yaşın Güneyde nasıl yaşıyor Kıbrıslı Türk olarak?

Neşe Yaşın: Ya Kuzeyde ne kadar ayrımcılık göreceksem o kadar görüyorum... Kuzeyde de ayrımcılık görüyordum ben. Düşüncelerimden dolayı, kadın olmaktan dolayı, aykırı olmaktan dolayı, hayat tarzımdan dolayı... Özgür olduğum için. Bütün bunlardan dolayı bir ayrımcılık zaten görüyorsun. Belli bir kesim seni onaylamıyor. Hayat biçimini, duruşunu onaylamıyor. Politik tavrını onaylamıyor. Güneyde biraz daha rahatım. Daha kozmopolit bir yer, daha özgürüm orada. Kuzeyde daha göz altındayım... Küçük toplum olması nedeniyle işte bilirsin, dedikodular falan...  Ama Güney'de daha özgür hissediyorum kendimi...

Sinan: Daha ait hissediyorsun belki?

Neşe Yaşın: Yok öyle değil. Oraya da ait hissetmiyorum kendimi...  Değişik, garip bir duygu bu. Tam tersine, ait olmamak istiyorum... Hiç bir yere ait olmamak istiyorum. Galiba orada olduğumda "ait olmamayı" daha iyi başarıyorum...

Sinan: Hmmm... Kaybolabilmeyi başarıyorsun yani?

Neşe Yaşın: Ah evet! Kaybolabilmeyi daha çak başarıyorum Güney'de... Kuzeydeyken ait olmam talep ediliyor.

Sinan: E daha bir göz altındasın.

Neşe Yaşın:  Evet ait olmam çok güçlü biçimde talep ediliyor Kuzey'de. Güney'de ise ait olmam talep edilmediği için ben de kendimi iyi hissediyorum sanırım.

Sinan: Peki türkiye eğer bu tarz,  senin tarzında daha entelektüel, daha kentli bir kesimi gönderseydi Kıbrıs'a ne olurdu?

Neşe Yaşın: Hmmm o zaman işte elit değişirdi! O zaman da bayağı ciddi bir şey olurdu...

Sinan: O daha ciddi bir sorun çünkü...

Neşe Yaşın: Daha ciddi bir sorun olurdu evet. İyice sömürgeye dönüşürdü. İngiliz dönemi gibi olurdu... Valiler İngiliz falan...

Sinan: İngiliz kültürü domine etti tabi Kıbrıs'ı.

Neşe Yaşın: İngiliz döneminde öyleydi...  Elit vardı falan.

Sinan: Tabii doğru olan nüfus aktarımı yapılmaması ama şimdi bu kadar Kıbrıslı Türklerin kendini tehdit altında hissettiği, kriminal anlamda tehdit altında hissettiği bir ortam yaşanıyor. Bunun Türkiye'de çok da anlaşıldığını zannetmiyorum. Türkiye açısından bakıldığında hani "sizi kurtardık ya,  kurtardık daha ne istiyorsunuz işte?" anlayışı var... "Ne yani Türklerden, sizi kurtaran Türkiye'den rahatsızlık mı duyuyorsunuz?" anlayışı var. Halbuki buna gelene kadar,  kriminal sorunlara yol açan bir kitleyle baş ediyorsunuz.

Neşe Yaşın:  Tabii tabii! Dediğim gibi bir erkek ve yoksul kitle bu. Erkek nüfusu düşün, küçücük bir yerde... Eskiden askerlerle ilgili çok olay vardı hatırlıyorum. 74'ten sonra iğfal olayları oldu. Biz köydeydik mesela, askerler sürekli  bahçeden bir şeyler çalıyorlardı. Hiç bir şey olmasa, yoldan geçerken meyve kesiyorlardı yani...  Tepki vardı, korku vardı. Aman ha, askerler tehlikelidir kadınlar açısından...  Tehlikelidir işte. Askerler zaten çok kötü koşullarda yaşıyorlar, işte genç ve bekarlar...  Erkektirler... Üniformalı dolaşırlardı eskiden ve askerleri gördün mü yolunu değiştirirdin, saklanırdın falan... Aşağı yukarı son on yıldır falan askerler üniformalı dolaşmıyor artık. İşte turistler rahatsız oluyor gerekçesiyle böyle bir karar alındı ama bakıyorsun sokaklarda bir genç erkek kalabalığı dolaşıyor... Mesela banka atm lerinin önünde.

Ulvi: Özellikle pazar günleri... Tabii izin günü olduğu için.

Neşe Yaşın: Her gün var izin aslında artık.

Ulvi: Belki pazar günü sokakta çok fazla insan olmadığı için onlar daha fazla göze batıyorlar.

Sinan: Evet Lefkoşa'da çok hissettim bunu.

Neşe Yaşın:  Lefkoşa evet, sokaklar erkek ağırlıklı... Bir de bu askerlerin girip çıkabileceği mekanlar da  belirli ve sınırlıdır tabii... O yüzden belli bölgelerde daha göze batıyor olabilirler...  

Sinan: Bu erkek kalabalığı aslında her alanda var, neyse...

 

 


 

 

 "şiir özel alanın kamusal alana taşınmasıysa eğer, özel alana hapsedilmiş kadının kamusal alana açılması ne kadar zor bir şey"

 

 

 

 

Sinan: Sıkı dur! Şimdi sana iğrenç bir şey söyleyeceğim: Kadın dan şair olur mu arkadaş ya?

Neşe Yaşın: Allah Allahhhh? Nasıl yaaa? Tabii ki kadın şair olur?

Sinan: Ya kaç tane kadın şair sayabilirsiniz ki arkadaşlar? Kadından şair olmaz kardeşim!

Neşe Yaşın: Ne? Nasıl? İnanamıyorum kadından şair olmaz dediğine yaaa! (kahkahalar )

Sinan: Hadi bakalım anlat bize nasıl olurmuş kadın şair? (kahkahalar)

Neşe Yaşın: Hayır hayır! Tabii ki kadından şair olmaz diye bir şey yok!

Sinan: Vallahi ben bir Sappho'yu bilirim...

Ulvi: Slviya Plath var?

Sinan: E hadi Gülten Akın vardır Türkiye'den diyelim... (kahkahalar)

Neşe Yaşın: İnanmıyorum size yaaa! Hayır ama bir dakika, bir dakika! Böyle bir şey yok! Kıbrıs'ta bir kuşak, 31 kuşağı 3 kadının egemenliğindedir... Kadınlar egemendir Kıbrıs şiirinde. Kıbrıs kadın kültürü zaten ama... Yok öyle bir şey arkadaşlar, kadın şair olmaz diye bir şey yok! Ha şu var; kadın esin perisi olarak görülmüş, erkek ise şair olarak görülmüş hep. Çünkü şiirin kendisi de, şair olmak da başlı başına çok büyük bir aykırılık.  Ve kadınlar özel alana, erkekler kamusal alana ait biçiminde bir diktotami var. Şiir özel alanın kamusal alana taşınmasıysa eğer, özel alana hapsedilmiş kadının kamusal alanda var olması ne kadar zor bir şey! Kadınlar kamusal alana gireli ne kadar zaman oldu ki zaten? Bu kadın meselesine dair bir şey... Ona bakarsan, resim açısından da şöyle bir bak bakalım geçmişe. Kim var ki? Rodin'in sevgilisinden başka ya da Kahlo'dan başka bir şey bulamıyorsun. Yok ki? Ama işte kadınların hikayesiyle ilgili bir şey bu. Oysa bugün artık kadınlar çok daha fazla alanda var olabiliyorlar. Kamusal alanda  seslerini duyurabiliyorlar. Bakın İranda şair ne demek biliyor musunuz? Fahişe demek! Şaire, fahişe anlamını taşıyor aynı zamanda... İran Kültür Bakanı, bir kadın şairden söz ederken özellikle böyle bir gönderme, böyle bir imada bulunarak "şaire" sıfatını kullanıyor.  

Sinan: Kadın şair olmaz esprisi bir yana, kadınların entelektüel olarak rüştünü ispatı  ancak 18. 19.yüzyıldan itibaren mümkün olabiliyor...

Neşe Yaşın:  Tabiiki bu tamamen bununla ilgili bir şey...  Şiir özellikle! Zira şiir özelin kamusala taşınması anlamına geliyor.

Sinan: E tabii, çünkü aşkı anlatıyor!

Neşe Yaşın: Aşkı anlatıyor evet! Kadın aşkı anlatıyor! Ve hele ki kadının bir evlilik içinde olduğunu düşün? İşte anne miti var, "kutsal anne" miti var. Ve böyle bir algı dünyasında, bir kadının şair olarak var olabilmesi ne kadar zor... Ne kadar tehlikeli! Bak, kadınlar büyük ölçüde sözlü edebiyatın yaratıcısıdırlar. Bütün bu türküler, binbir gece masalları... Bunların anlatıcısı kadın. İşte dengbej kadınlar var mesela? Trubadorluk var, Meksika'da çok yaygın. Kadınlar anlatıcı olmuşlar, hikaye anlatıcısı! Edebiyattaki sözlü kültürün, sözlü edebiyatın büyük oranda yaratıcısı kadınlar.

Ulvi: Bu biraz yaşam pratiğiyle de ilgili. Bir erkek aşık olduğu zaman bunu yazar çizer, anlatır, arkadaşları ile ulu orta paylaşabilir. Bu bir pratik getiriyor. Üzerinde konuşmak yani... Bir kadın çoğu zaman bunu anlatamaz. Çok samimi bir kız arkadaşı olacak ki ona anlatacak. Hele ki yazıya dökmesi... Zor yani...

Neşe Yaşın: E herşeyden önce aile onu cezalandırıyor?

Ulvi: Evet, bu bir pratik istiyor. Yazmak da bir pratik istiyor. Başlarsın, yazarsın yazarsın, paylaşırsın, yorumları alırsın. O pratik olmadığı zaman da gelişemiyor diye düşünüyorum. Ayrıca estetikle ilgili bir sorun galiba bu...  Kadın daha estetiktir. Ya bana baktığın zaman ne yazacaksın?

Sinan: O sana göre öyle paşam! Sonuçta koskoca bir Divan edebiyatı duruyor ortada. Erkeğin erkeğe yazdığı şiirler?

Neşe Yaşın: Şimdi şöyle düşün. Namus diye bir şey var tamam mı? Kadınlar öldürülüyorlar arkadaşlar? Bir erkeğe aşk duydukları için her türlü cezalandırılıyorlar. Dışlanıyorlar. Toplum dışına bırakılıyorlar. Bedenleri pazarlanıyor. Yani kadınların çok zor bir hayatı var ve bütün bunların içinde sen kalkıp şair olacaksın! Sözle ki bu büyük bir güçtür. Aykırı bir yaşamla var olmaya çalışacaksın! Çok zor bir şey bu...  Mesela ben edebiyatta böyle hanımefendilikten hiç hoşlanmıyorum... Kadın şairlerin hanımefendiliğinden hoşlanmıyorum. Bana böyle geleneksel roller içerisinde bunu yapmak gibi geliyor...

Sinan: Zaten mayınlı bir arazide top koşturuyorsun. Hanımefendi olmak, biraz daha kabul edilebilir olmak istiyor bazı kadınlar belki o mayınlı arazide... Yoksa aşkı senin ifade ettiğin dozuyla ifade etme gücü başka herkes de olabilecek bir şey değil ki Neşe?

Neşe Yaşın: Biliyorsun babam şair, abim şair. Şair bir aileden geliyorum. Babam baktı ki şiir yazıyorum, "sen çocuk şiirleri yaz, bir kadına çocuk şiirleri yazmak daha çok yakışır" demişti. Ben kafa tuttum bu bakışa... Şiir yazmak, kendini bu kadar çıplaklaştırmak, özel olanı kamusala taşımak falan çok belalı bir şey... Bakın ben sadece "vatan haini" olarak nitelendirilmedim. Bir de aile haini ilan edildim... Bu boyutta daha çok çektim, daha çok acı çektirildim...  Kadın olduğum için toplumsal anlamda, dedikodu düzeyinde... Volkan'ın linç kampanyasını biliyorsunuz...

Sinan: Geleneksel ahlak kavramı üzerinden bel altı vurmak!

Neşe Yaşın: Evet ve hatta politik olanla uğraşamadıkları için buradan vurmak! Mesela benim evime bomba koymadılar. Bir dönem herkesin evine bomba koyarken benimevim yoktu ki evime  bomba koyabilsinler. Başkalarının evine kiracıyım ya? (gülüşmeler) E arabam da yoktu, arabama da bomba koyamadılar bu yüzden... Ne yaptılar? Peşime sivil polis taktılar ve ondan sonra dedikodu yaydılar. İşte "Neşe Yaşın, erkeklerle birlikte!" diye...  Evime arkadaşlarım girip çıkıyor ya? İşte "ahlaksız kadın" etiketi! Ancak böyle uğraşabildiler işte...

Sinan: Eeee? Ahlaksız olmak seni rahatsız etti mi peki? (kahkahalar)

Neşe Yaşın: Ahlaksız olmak! Ahlak nedir ki yahu? Onların ahlağından olmak istemiyorum zaten! Ahlak ahlak dedikleri şey, onların ahlaksızlıkları yani!

Sinan: Tam da ondan bahsediyorum!

Neşe Yaşın: Onların ahlak anlayışının "ahlaksızı" olmak istiyorum! Çünkü onların ahlakını onaylamıyorum. Ama ben kendimi çok ahlaklı buluyorum. İnsan olarak çok fazla ahlaklı buluyorum kendimi...  Kendi ahlakım açısından, kendi ahlakıma uygun biriyim ben.

Sinan: Yani çalmıyorum çırpmıyorum, öldürmüyorum, nefret üretmiyorum!

Ulvi: Dürüstüm!

Neşe Yaşın: Dürüstüm içtenim doğalım! O açıdan.

Ulvi: Şiiri geçmeden ben bir şeyi merak ediyorum...

Sinan: Yok şiirde biraz takılalım zaten...

Ulvi: Neşe Yaşin kimi okur mesela? Kimi sever şair olarak?

Sina: Çay isteyen var mı bu arada? Ya da kahve? Mutfağa gidiyorum?

Neşe Yaşın: Yok,  teşekkürler.

Ulvi: Var mıdır böyle çok sevdiğin?

Neşe Yaşın: Dönem dönem değişir. Hayatta en korktuğum soru şudur: favorin? Ya ben favorime karar veremem belki de o yüzden. İflah olmadım yani bu dünyada böyle birisine, favorime karar veremedim hiç...

Ulvi: Yok favori anlamında sormadım zaten... Yazım tarzı olarak. Tarz olarak daha çok nelere yakınsın?

Neşe Yaşın: Hmmm... Bak mesela  "büyük annem Sappho" diye bir yazı yazmıştım...  Yani Sappho çok önemlidir benim için... Dönem dönem çok bağlandığım, çok heyecanlanıp okuduğum birileri olur. Birisini çok okurum mesela...  Ama sonra mesafe koyarım...

Ulvi: Bu biraz da  o anda ne yaşadığın ne hissettiğinle ilgili bir şey herhalde?

Neşe Yaşın: Evet evet...

Ulvi: Hayatın neresinde olduğunla bağlı olarak, oradan bir yerden yakalıyor bazen bir şiir...

Neşe Yaşın: Evet bir biçimde, bir şeyiyle  yakalıyor bazen biri beni. Çok heyecanlanıyorum...

 


 

 

Sinan: Şiire niye yöneldin? Niye ağırlıklı olarak şiirle kendini ifade ediyorsun?

Neşe Yaşın: Şair aileden olduğum için... Babam şairdi ve ben şiirin içine doğdum. Şiir çok önemli bir şeydi, şiir dinleyerek büyüdüm ben.

Sinan: Bir kadın olarak romancı olsaydın ya da öykücü olsaydın daha kabul edilebilir bir şeydi belki bu? Daha kolay kabul edilirdi belki, ne dersin?

Neşe Yaşın: Ama şiirin yerini hiç bir şey tutmuyor. Benim için şiir edebiyatın tahtında oturuyor. Bir de şiir, çocukluğumdan beri bir çeşit oyun gibiydi benim için. Biliyor musun, ilk şiirimi 4 yaşında yazdım ben. Çok utanıyorum şimdi. Ha yazdım diyorum ama yanlış bu, çünkü yazmadım söyledim...  Coca Cola ile ilgiliydi şiir. 

 

Babamla her sabah lefkoşaya giderdik. O kitapevine giderdi beni de anaokuluna bırakırdı. Yolda giderken arabada, şiir okurdu genellikle. Yol üzerinde bir   billboard vardı. Üzerindeki resimde bir adam... Cüce gibi gelirdi bana ama cüce değildi sanırım...  Herhalde zoomlanmış olduğu için o yaşımda bana cüce gibi görünmüştü.  Bir elinde kola bir elinde sandviç vardı cücenin...  Ben ilk şiirimi işte o billboardı gördüğümde yazmıştım:

 

"seni bir kola gibi içsem şapır şupur

sandviç gibi yesem hapır hupur

oh ne güzel olurdu oh ne güzel"

 

İlk şiirim bu... Sonra babamdan etkilenmişim tabii... Altı yaşındayım Ankara'ya geldik. Şöyle bir şey yazdım:

Ankara'da ışıklar yanıyor

İstanbul'da ışıklar yanıyor

Caddelerde insanlar dolaşıyor

Kıbrıs'ta kurşun altında

Kahraman mücahitler yaşıyor

(gülüşmeler)

Sinan: E tabii, o zaman böyle bir şey var yani...

Neşe Yaşın: Babamı  taklit ediyorum tabii... Babam "milli şair" ya... Sonradan benim şiirim babamın şiirine bir itiraz olarak gelişti. Oradaki o hamaset o erkek sesi... Tamamen ona karşı, çok feminen, çocuksu, savaşı farklı okuyan bir şiir... İzmir'e gitmiştim Kitap Fuarı için. O günlerde babam da oradaymış ve babamın İzmir'de bir üniversitede, Bornova'da bir kampüste şiir dinletisi olacaktı... Ben de kitap fuarı için gitmiştim, yeni kitabım çıkmıştı...  Duymuşlar benim orada olduğumu ve "baba kızı sahneye çıkaralım" dediler. Böyle bir gaflette bulundum! Mecbur oldum babamla sahneye çıktım. Büyük bir anfi tiyatro... Dop dolu! Öğrencileri zorla getirmişler herhalde... Önce babam çıktı ve malum milliyetçi şiirlerini okudu. Bir şiiri var "Al karanfiller" diye bir şiir...  İşte bir anne, şehit olan oğlunun mezarına gidiyor ve oraya kırmızı-beyaz karanfiller koyuyor. Oğluyla ilgili bir şeyler söylüyor. Babam şiirini okuduktan sonra moderatör bana dönüp, "babanızın bu şiiri hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu.  "Benim şiirim babamın şiirine bir itiraz olarak gelişmiştir. Onun için ben isterseniz bu şiir hakkında ne düşündüğümü bir şiirle ifade edeyim". Ve aynı konuda bir şiirimi okudum. "Kapılar" diye bir şiir. "Kapılar çalınırdı/ve kadınlar açarlardı kapıları/geçip giderdi hayat/her gün tozu alınarak/parlatılarak" diye başlıyor... Şimdi başlayınca, ezbere sonuna kadar okuyorum. Uzun bir şiir...

Sinan: E okusana?

Neşe Yaşın: Kapılar kendi sesinden dinlemek için tıklayın

1986 yılında yazmışım, çok eski bir şiir aslında. Bunu okudum.  Bu şiirdeki kadınların Türk mü Rum mu oldukları belli değil. Kıbrıslı olup olmadıkları da belli değil ve bu şiirdeki kadınlar da çocuklarını yitirmişler, kocalarını yitirmişler... Ama bu şiirdeki kadınlar, babamın şiirindeki kadınlar gibi karşılamıyorlar savaşı. Gurur duymuyor yani oradaki kadın gibi...

Sinan: Milliyet yok herşeyden önce...

Neşe Yaşın: Evet evet! Milliyet yok!

Ulvi: E tepkiler ne oldu salonda bunu okuyunca? Babanın tepkisi ne oldu?

Neşe Yaşın: Babam hiç bir tepki göstermedi. Sonuçta şiirine bir söz söylemiyorum ve o da benim şiirime bir söz söyleyemiyor. Tepki göstermedi orada.

 


 

 

"öğrendim ki kurban, zalim ve kurtarıcılık ilişkisi yer değiştirebilen bir ilişki. aynı anda hem kurban hem zalim, hem zalim hem kurtarıcı olabilirsin..."

 

 

 

 

Sinan: Böyle bir baba ve böyle bir ortamda, senin şiirinde nasıl bir kırılma oldu da bu noktaya evrildin? Şiir zaten mayınlı bir alan. Babana öykünerek yazdığın milliyetçi şiirlerden sonra bir kırılma olması lazım senin hayıtında ki bambaşka bir şiir rotan olmuş?

Neşe Yaşın: Evet bir kırılma oldu tabi...

Sinan: Neydi o kırılma?

Neşe Yaşın: 74'te oldu. Öğrencilik dönemimde babam milli şair. Milli günlerde falan bana şiir okutulurdu. "Rumlar kötüler" üzerinden bir bakış ve ifade var. Zaten onlar Peristorana'daki evimizi almışlar, hani Peristorana var, onun hayali var... Böyle bir ortamda büyüyorum işte... Sonra 74 oldu. Tabii 74 mutlu bir şey gibi sunuluyor. Mutlu barış harekatı! Korkunç bir acı var ortalıkta. Kadınların çığlıkları... Komşumuzun oğlu askere gitmişti. Bir kadının çocukları ölmüş karşıdan çığlıkları geliyordu. bu türk kadın, sonra ben bir rum aile gördüm esir bir rum aile gördüm böyle tir tir titriyorlardı. O yüz ifadesini unutmuyorum. Ölüme yaklaşan insanların yüz ifadesi!  O aile belki kayıptır, gömülmüşlerdir falan. Unutmuyorum o anne baba ve kızları. Böyle tir tir titriyordu, Çiş yapmıştı falan altına. Ben çocukken bunları gördüm. Sonra kamyonlar geçiyordu. Ölü taşıyormuş o kamyonlar falan böyle bir ortam içinde... Çok korkunç bir şey oldu ve ben onu gördüm. Televizyonda Rum anneler ağlıyorlar ve çocuklarını arıyorlar. Eskiden benim kafamda hep şöyle bir şey vardı; Rumlar kötüdür zalimdir, Kıbrıslı Türkler mazlumdur, biz acı çektik, biz kurbanız onlar zalimdir...  Sonra bir baktım Kıbrıslı Rumların evlerine gittik. Kaçan, evlerini terkeden ya da öldürülmüş, bilmiyorum... Artık orada olmayan Rumların evlerine gittik işte... Giderken  eşyalarını bırakmışlar... Bir Rum evine girdik. Duvarda fotoğrafları...

Sinan: “Kıbrıslı Rumlar kurban” mı yoksa Kıbrıslı Rumlar “da” mı kurban?

Neşe Yaşın: Rumlar da kurban! Orada gördüğüm oydu yani… Rumlar da kurban! Şöyle bir şey anlıyorum ben aslında: kurban ve zalim yer değiştirebilir. Kurbanken zalim olabilirsin zalimken kurban olabilirsin. Bir drama üçgeni vardır ya, zalim-kurban-kurtarıcı… Zalimken kurban olabilirsin, kurbanken zalim olabilirsin. Aynı anda hem zalim hem kurban olabilirsin. Kurbanken aynı anda zalim olabilirsin. Kurtarıcıyken zalim de, kurban da olabilirsin… Bu üç rol  sürekli birbirine geçiyor. Bir rolden bir role çok kolay geçebilirsin aynı anda her iki rolü birden oynayabilirsin…

Sinan: Bu nasıl bir berraklaşma halidir Neşe? Az sayıda insan bu berraklaşmayı yaşayabiliyor çünkü?

Neşe Yaşın: Ben çok berraklaştım evet… Acayip! Rumların evine gittiğim zaman onları düşündüm. Evet, Rumlara sempati duydum. Sordum kendime...  Nerede bu insanlar? Evlerini bırakıp gitmişler, ne oldular, öldüler mi acaba? Savaştan, yaşananlardan, ölümlerden nefret ettim. Ama yaşım da küçük, formüle edemiyorum henüz… Sonra okula gittik, 20 Temmuz’la ilgili bir yazı yazmamız istendi. Ben işte o malum kalıplar içerisinde saçma sapan, “Türkiye geldi mutlu olduk” falan diye zar zor bir yazı yazdım.  Yazmak istediğim bu değildi, içimdeki bambaşka bir şeydi ve sonra kendim yazmaya başladım artık. Savaşa dair, acılara dair bir şiir… Tabii biraz da dönemle ilgiliydi bu. Dünyadaki sol yükselişten etkilenmiştim.  Nazım Hikmet okumuştum… Ha bu arada, babamın bir matbaası vardı gazete çıkarıyordu. Matbaası Sovyetler’den gelmişti. Sovyetlerden bize takvimler gelirdi her yıl. Çok güzel resimler basılı takvimler. Bir de Komünist bir aile vardı Rum tarafında. Bize yardım ediyorlardı matbaa için. Teknisyen gönderiyorlardı falan. Biz de onları ziyarete gitmiştik. O ailenin kızı bana bir büyük kutu dolusu Lenin fotoğrafı vermişti. Sonra okumaya başladım yavaş yavaş. Sosyalizmle ilgili bir şeyler…

Sinan: Milliyetçi bir babanın bu tarz ilişkiler içerisinde olması tuhaf değil mi?

Neşe Yaşın: Tuhaf çok tuhaf işte! Babam tuhaf bir adamdı. Irkçı değildi babam... Bence milliyetçilik babam için biraz da paraydı... Para ve ündü... Kendini milliyetçiliğin hizmetine verirken samimi bir yanı da vardı elbette.  Yani tabii ki Kıbrıslı Türklerin mağduriyetini görmüştü ama...   Sonuçta bu mağduriyet üzerinden bir şeyler yazıyordu ve yazdıkları ona ün ve kazanç sağlıyordu. Ona bir kimlik verilmişti: "Milliyetçi Şair"... Yazdıkları okunuyor, satıyordu sonuçta... Ona bir rol verilmişti ve o rolü oynuyordu. Ben işin bu yanını görüyorum ama günün sonunda babam ırkçı mıydı diye sorarsanız, hayır, ırkçı değildi... Benim şiirim birazda bütün bunlardan dolayı babama karşı bir tepkiydi, babama karşı bir isyandı...

Sinan: Şiirle bu kadar haşır neşir olmayan, Kıbrıs kültür dünyasında bu kadar etkin olmayan bir ailenin kızı olsaydın "şair Neşe Yaşın" olarak kabul edilmen daha zorlaşır mıydı sence?

Neşe Yaşın: Herhalde... Ben çok kolay kabul edildim evet. Şair adı taşıyordum sonuçta, hatta komik bir şey anlatacağım biz Mehmetl'e (ağabeyimle) bir kuşak hareketi başlattık. Bir manifesto yazdık. Sanat Emeği'nde bir yazımız çıkmıştı. "Şiirimiz emperyalizmin bir silahıydı" diye. Bu yazıda da bizden önceki bütün şairleri eleştirdik. Kendi anlayışımızı koyduk, ortak bir yazıydı. Birlikte yazdık. Kuşağımızın manifestosu gibiydi bir anlamda...  Babamı çok eleştirdik bu yazıda ve babam da çok sinirlendi buna... Onun da bir köşesi vardı dergide ve şöyle yazdı "bir takım kendini bilmez yeni yetmeler ünlü soyadlarının ardına sığınarak (kahkahalar) oraya buraya saldırıyorlar"!

Sinan: E tabii aile içinde de bir çekişmeye yol açmıştır bu durum. Nasıl bir hava yaratıyordu bu tartışma?

Neşe Yaşın: Biz zaten çok garip bir aileydik. Mehmet zaten bizimle büyümedi, onun annesi farklıydı. Babam beni Mehmet'ten kurtarmaya çalışıyordu kendince. (Gülüşmeler) Babama göre her şey Mehmet'in başının altından çıkıyordu... Çünkü Mehmet ondan nefret ediyordu, annesi hamileyken onu terkettiği için. Babam böyle düşünüyordu yani. Ve Mehmet'in kendisinden nefret ettiğine inandığı için her şeyin Mehmet'in başının altından çıktığını düşünüyordu...

Sinan: Mehmet'in seni yoldan çıkardığına inanıyordu yani?

Neşe Yaşın: (Gülüyor) Evet, bir bakıma...  

Sinan: Güçlü müydü ilişkiniz Mehmetl'e peki?

Neşe Yaşın: O dönemde güçlüydü evet...  Çok iyiydik.

Sinan: Şiirde etkilenme oldu mu?

Neşe Yaşın: Eeee... Bu konuda yorum yapmasam?  (kahkahalar) Tamam tamam, birbirimizden etkilendiğimiz söylenebilir, karşılıklı etkilenme olmuştur...

Sinan: Birbirinden etkilenmek! Kadın şairsin... Zaten bu anlamda bile tırnak içinde küstahsın, bir de diyorsun ki  "birbirimizden etkilendik!" Yani bir anlamda "etki edebilen bir özne" olduğunu iddia ediyorsun? Ciddi bir şey bu?

Neşe Yaşın: Hayır şöyle bir şey...  Biz yepyeni bir şey yazıyorduk. Herşeyden önce feminen ve o hamasi dile karşı yepyeni bir dil! Çocuksu... Milliyetçi şiire itiraz üzerinden yeni bir şiir yazıyorduk biz. Şöyle de bir şey var: Biz bir dönemin ürünüydük ve bu dönemin ürünü olarak şiir yazıyorduk. Babamızın şiirine itiraz ediyorduk. Birlikte itiraz ediyorduk. Bizden önce yazılan şiire itiraz ediyorduk. Milliyetçiliğe ve resmi tarih tezine itiraz ediyorduk. O yüzden benzer bir şeyler yazmamız doğaldı. En azından ilk dönem için. Ama sonra herkes çok farklı bir yana gitti...

Ulvi: Başka birileri var mıydı o dönemde?

Neşe Yaşın: Vardı, vardı. Aslında üç kişi öncüydük, hatta dört kişi! Bir ressam arkadaş da o dönemde şiir yazıyordu. Üç kişi sayılıyor bizim kuşağımız olarak. Ben, Mehmet ve Hakkı yücel. Bu üç kişi, bu kuşağın öncüsü sayılıyor. Ama sonradan bu kuşaktan etkilenenler çok oldu. Bu kuşağın takipçileri oldu ama biz biraz da işin teorisini yapmış olduk...

Sinan: Ama yollarınız ayrıldı?

Neşe Yaşın: Evet sonradan ayrıldı ama en başta çok benzer bir şeyler yazıyorduk.

Sinan: Nerede ayrıldı yollarınız?

Neşe Yaşın: 80 darbesinden sonra... Sonuçta politik bir tavır içerisindeydik. Marksist'tik,  sol hareketin içindeydik. Sonra ben çok daha feminist bir çizgiye geçtim 80'den sonra. Bir süre sonra da dışlanmaya başladık.  Ciddi saldırılar oldu. Mehmet'in dilinde bir tür sol hamaset vardı. Daha heroik bir şey vardı. Benimki daha çocuksu, naif ve feminen bir dil olarak kaldı.

Sinan: Dışlanma ve saldırı derken?

Neşe Yaşın: Mesela Türk ordusuna dair imalar vardı şiirlerde.  Hatta Derviş Eroğlu Mehmet'in kitabını Meclis'e götürüp fırlatıp attı,  "böyle böyle kitaplar yazıyorlar" diye...  Bir arkadaşımız o gün meclise gitmiş izlemeye. Anlattı bize olayı. Bu arada tabii rum kiliseleriyle ilgili bir dizi yaptı Mehmet ve bu nedenle de afaroz edildi. Ben de çok afaroz edildim. İşte"hangi yarısını sevmeli insan"  şiirim mesela... Şiirim Rum tarafında bestelendi. Eh bana ödül verildi mesela. Önceleri   "Rumlar bu küçük kızı kullanıyor" gibi bir propaganda yürütülüyordu. Biraz cinsiyetle de ilgili bi şey bu tabii... Hani biraz kadınlara saldırmak...  O dönemde yaşım da küçük tabii...  O nedenle önceleri Mehmet daha çok hedef alındı ama sonradan ben daha çok hedef alındım...

 


 

 

 

Sinan: Ben şöyle okuyorum; 74'te ilk kırılma baba babanın etrafında milliyetçiliğe ve otoriter anlayışa reaksiyon...  80'de darbe ve darbe sonrasında da kadın kimliğinin ön plana çıkması... Bu mudur?

Neşe Yaşın: Evet çünkü ben 80'de mezun oldum. Aslında o yıllarda Türkiye'deydim. 76-80 arası Türkiye'deydim.

Sinan: 74'te milliyetçilikten soyundun... 80'de de cinsel kimliğinin farkına vardın?

Neşe Yaşın: Evet, cinsel kimliğimin farkına vardım. Türkiye'de de böyle bir şey olmuştu ya, feminist bir hareket başladı. Ve evet, bu biraz da benim özgürlük tutkumla ilgili bir şeydi.  Mesela bu kadın meselesi... 85'lerde boşandım ve bu tarihten sonra gelen şiirlerim belirgin biçimde feminist içeriklidir.  Baban sana baskı yaparsa evden kaçarsın, kocan diyelim ki sana baskı yaparsa, tutsak etmeye çalışırsa boşanırsın.  Ama hayatında babanın ve eşinin dışında bir erkek daha var: devlet! O sana baskı yaparsa ne yaparsın? İşte sınırı geçersin. Onun sınırını geçersin, ona karşı çıkarsın... Özgürleşmeye çalışırsın... Benimki de bir özgürleşme hareketiydi. Aslında hepsi iç içe benim için. Babam, babamla ilişkim, travmalarım, aile meselesi ve nihayet ondan sonra evlilik! İşte kadın olarak yaşadığım o baskılar falan filan hepsi bir paket bence:  Devlet!

Sinan: Konuşmamızın başına döneceğim. Hani dedik ya Kürtlerde ve Kıbrıslı Türklerde bir aşırı kimlik, bir altını çizme meselesi var. Kendini fark etme, kendini savunma adı altında senin de kendi grafiğinde önce milliyetçilik ve sonra kadın kimliğini farketme durumu var. Acaba şu mu? Kadınlıktan da kurtulman mı gerekiyor?

Neşe Yaşın: Aynen öyle! Bakın şöyle oldu benim için; 1992' de çıkan bu "kapılar" kitabında isyan vardı. Büyük bir isyan. Kadın olarak yaşadığım baskı var evet ama benim esas meselem kadınlık madınlık değil. Özgürleşmek aslında kimlikler hapisanesinden firari olmak...  Çünkü kimlik senin seçtiğin bir şey değil. Sana giydirilen bir şey. Sana dayatılan bir şey ve bu kadınlık meselesinde de sana roller veriliyor. Bu rolleri oynayacaksın, geleneksel olarak böyle yapacaksın şöyle  davranacaksın  falan...  Bu benim için tamamen bir hapisane ve benim bunu aşmak için önce tanımlamam lazım. Durumun ne olduğunu anlamam lazım. Ancak ondan sonradır ki  bunun ötesine geçmek, bu üniformaların ötesine geçmek mümkün. Toplumda bana giydirilen üniformayı çıkarmak... Mesele bu...

Sinan: Kadınlardan tepki alıyor musun peki?

Neşe Yaşın: Bu soyunma  evresinde artık tamam dedim. Kadın kimliğimi fark ettim  altını da çizdim:  Kadınlığımın farkındayım  ve bunu da ifade ettim ama artık ben kadın da değilim... Ben artık insanım

Ulvi: bireysin...

Sinan: Özgür biriyim dediğin noktada kadın olarak kadınlar sana hain gözüyle bakıyor olabilir mi? Kendine yeni bir düşman kitlesi yaratıyor olabilir misin?

Neşe Yaşın: Yooo, zannetmiyorum...  Dilim farklı. Bazı şeyleri nasıl ifade ettiğin önemli. Ben özgürleşmek istiyorum. Hepsi bu! Ha mesela kadın gruplarında şunu söylemişimdir bak: yüzde otuz erkek kotası koyalım! (kahkahalar) Erkekler de gelsin tepki versinler. "A şuna bak saçmalıyor" diyenler gelsinler. Onlarda gelsin.  Ha bak ama kota koyalım ki çoğalmasınlar, domine etmesinler... Ama gelsinler dediğimde tabii buna kimse yüz vermiyor... Aslına bakarsan ben her yerde eğreti duruyorum... Mesela başkan olmak istemiyorum. Yönetim Kurulu üyesi olmak da istemiyorum. Zorla sokuyorlar... Ben hiç bir şeye ait olmak istemiyorum yahu, sadece iş yapmak istiyorum. İşte proje yapayım, fikirlerimi söyleyeyim, etkili olayım, yön vereyim falan... Her yerde yalnızım aslında... Hiç bir zaman, hiç bir koşulda  kendimi tam vermiyorum. Yani  işte sahipleneyim  falan...  

 


 

 

"eski dönem bitti artık. artık herkes yazıyor ve yazdığını yayabiliyor...  zaten iktidar meselesi, şiirde iktidar meselesi bitmeli bence..."

 

 

 

Ulvi: Az önce hani “üç- dört kişiydik, şiirde yeni bir söylemle çıktık” dedin ya… Doğal olarak ardıllarınız da olmuştur.  Bugün var mı Kıbrıs’ta yeni bir söylem,  yeni bir tarz? Gençler arasında yeni bir arayış var mı?

Neşe Yaşın: Var kesinlikle! Kıbrıslıca kelimelerin şiire daha yoğun girmesi mesela… Türkiye’de Kıbrıs şiiri anlaşılmıyor pek. Çünkü Türkçe yazılan bir şiir ama tamamen çok farklı bir atmosfer, çok farklı bir kimlikten çok farklı bir coğrafya ve tarihsel bellekten çıkan bir şiir olduğu için çok anlaşılmıyor bence.  Bir de biraz küçümseme var. “Yavru vatan edebiyatı” meselesi var. Mehmet’in yaptığı bir şey vardı yada Fikret’in mesela…  Kıbrıslıca kelimeleri şiire sokmak… Ama tasarlanmış bir biçimde elbette.  Şimdiyse, tasarlanmamış bir biçimde doğallıkla, içsesi böyle olduğu için, konuşması böyle olduğu için, dünya kavramları böyle olduğu için Kıbrıslıca kullanan gençler var. Hani melezlik diyorum ya…

Ulvi: Genel olarak edebiyatta mı var bu yoksa şiir özelinde mi? Artık bu genç jenerasyondan yeni bir tarz, yeni bir ekol, yeni bir söylem çıkıyor herhalde?

Neşe Yaşın: Sonuçta edebiyat bellek meselesi. Eğer sen başka bir toplumsal belleğe aitsen Türkiye’deki toplumsal belleğe ait değilsin. Yani tamam, belki biraz burada okumuşuz falan, sonuçta kimliğimizin bir parçası Türkiye ama, başka bir bellek üzerinden bir şeyler çıkıyor Kıbrıs’ta…

Sinan Ya pardon, Türk kahvesi yapacağım. İçer misiniz?

Neşe Yaşın: Orta olsun benim kahvem lütfen.

Ulvi: Orta! Bizim jenerasyonla okuma anlamında (yalnızca şiir değil), kitap okuma, kitapla yaşama, araştırma vb. konularda acayip bir fark var gençler arasında… Şimdiki öğrencilere bakıyorum,  biz o yaşta daha çok okuyorduk. Tamamen bir ilgi kayması var. Başka bir yere doğru gidiyor. Geçen gün Şenol’la tartışırken konuşuyorduk; “bu dönemde Türkiye’den herhangi bir dalda yazım tarzında geleceğe damgasını vuracak yeni kimler var?” dediğimizde biz bulamadık mesela… Ancak e-zine, fan zine gibi bloglarda var. Yayınevlerinde kendine yer bulamayan ama internet ortamında daha özgür yazan çizen parlak bir takım gençler var.  Onları da zaten Şenol alıyor, bu tip dergilerde kullanıyor. Ama ben 2000 li yıllarda, hani vardır ya; seksenler, doksanlar diye ayrılan jenerasyonlar, “ikibinlerde kim var?” dediğimde Türkiye’de bir isim bulamıyoruz…  Yani hem Türkiye açısından hem Kıbrıs açısından, böyle bir fark var mı?

Neşe Yaşın: Aslında eski dönem bitti artık. Eskiden bir kitap çıktığında ya da bir şair çıktığında herkes onu biliyordu. Şimdi öyle değil. Şimdi çok daha yaygın,  çok fazla yazan var.

Ulvi: Ama öne çıkan, bir şeyi değiştiren, vuran birileri, bir jenerasyon?

Neşe Yaşın: Küçük İskender’den sonra onu izleyen bir grup insan, gençler var mesela… Onun izleğindeler ama yine de özgün seslerini de zamanla buluyorlar. Sisteme bir itiraz var orada… Ama farklı bir dönem şimdi…  Eski “büyük edebiyatçılar” dönemi değil artık. Ya da “ulusal edebiyat” diye bir şey vardı ya eskiden, öyle bir şey yok artık…  Mesela “ulusal edebiyat”, “işte sosyalist gerçekçi edebiyat”  ya da onun dışındaki damarlar,  “ikinci yeni” gibi… Kaynaklarını daha çok dil üzerinden alan, daha gerçeküstücü ya da ikinci dünya savaşı sonrasındaki akımlar gibi daha yenilikçi akımlar artık yok… Günümüzde herkes yazıyor…

Ulvi: Evet roller değişti…

Neşe Yaşın: Roller değişti evet, çok yaygın paylaşım var…

Ulvi: Peki buradan nasıl sıyrılacak? Ya da gerekiyor mu sıyrılması? Birilerinin öne çıkması gerekiyor mu? Yoksa zaten olması gereken bu muydu? Daha demokratik, daha özgür bir edebiyat ortamı?

Neşe Yaşın: Gerekmiyor. Daha demokratik bir ortam oluştu evet. Zaten iktidar meselesi,  şiirde iktidar meselesi bitmeli bence…

Ulvi: Bir tek şiir değil tabii… Gazetecilikte de bitiyor. Bloglar var artık. Edebiyatta da bitti…

Neşe Yaşın: Şimdi popüler olanlar köşe yazarları…  Çok popüler şimdi Türkiye’de de… Köşe yazarlığı bir popülarite sağlıyor…

Ulvi: Sinema ve TV bile değişecek artık. İnsanlar evlerindeki küçük bir kamerayla yaratıcılığı ve fikri varsa…

Neşe Yaşın: Evet ama burada zor olan bu… Yani bu kadar yaygın olması... Herkes yazıyor, basıyor… Hatta kendi kendine basıyor. Kendi kitabını çıkarabiliyor insanlar artık…

Ulvi: Eskiden bir yayınevinin filtresinden geçmek zorundaydı başka bir yol yoktu.

Neşe Yaşın: Basmaya gerek yok zaten artık, elektronik olarak yayınlayabiliyorsun istediğin şeyi…

Ulvi: Ama sonuçta bu iyi bir şey, daha demokratik oldu?

Neşe Yaşın: Bence de… Ama hala daha bir iktidar kavgası var…

Ulvi: Ha tabii daha çok maddiyatla ilgili bir şey de var… Meşhur olmak ve onun getirisi…

Neşe Yaşın: Aslında yazarlık eskiden böyle değildi. Şimdi paraya dönüşen bir şey yazarlık! Ama tabii onun da küçümsenen bir yanı var, ucuz edebiyat para yapıyor sonuçta… 

Ulvi: Eh tabii aslında iki ucu da şey…  İyi edebiyatta da para kazandığı zaman insanlar biraz küçümseyerek bakıyorlar. Yani “edebiyatçı niye para kazansın ki?” diye bir anlayış var…

Neşe Yaşın: Evet “soylu edebiyatçı”!

Ulvi: O “halk aşığı” ya? Yazar çizer adam ama bundan para kazanması tuhaf karşılanıyor. Edebiyat para kazanılmadan, bedava yapılması gereken ve istenen bir şey gibi bir algılanıyor…

Neşe Yaşın: Evet, sonra mesela eskiden edebiyatçının yüzü çok bilinmezdi. Edebiyatçılar çok fazla medyada görülmezdi. Şimdi o kadar çok insan, o kadar çok bilmediğimiz isim var ki…

Ulvi: Eskiden ayda iki üç kitap çıkardı ilgi alanına göre ve alıp okuyabilirdin şimdi her hafta vitrin değişiyor ve takip edemiyorsun…

Neşe Yaşın: Evet aynen öyle…

 


 

"ben kıbrıslı türk ya da rum olarak ayırmıyorum meseleyi... barış isteyenler ve istemeyenler var benim için..."

 

 

 

Sinan: Kahvelerinizi buyrun…

Ulvi: Ooo, teşekkürler!

Neşe Yaşın: Hmmm, çok güzel olmuş eline sağlık.

Sinan: Afiyet olsun…

Sinan: Kahve Kıbrıs kültürünün ayrılmaz parçası değil mi?

Neşe Yaşın: Elbette…

Sinan: Kıbrıs deyince ne geliyor aklına daha çok? Soyut kavramların dışında ama… Somut. Mesela kahve, molehiya mesela?

Neşe Yaşın: Mangal! (kahkahalar) Sen biliyor musun Annan Planı döneminde bayrak yarışması açıldı ya, işte bayrak çizip gönderdiler yarışmaya… Bir tane de mangal üstünde de iki şiş olan bir bayrak tasarımı gitmiş! (kahkahalar)

Sinan: Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı ne kadar güzeldir halbuki… Gerçekten çok güzel bir bayraktır ve üstelik Kıbrıslı bir Türk çizmiştir bildiğim kadarıyla bu bayrağı…

Neşe Yaşın: Dünyanın en masum bayrağı! Uğruna kimse ölmedi…

Sinan: Evet ve çok estetik bir bayraktır üstelik… Ben çok estetik bulurum, niye onu değiştirme gereği duymuşlardı o zaman?

Neşe Yaşın: Yoo? Değiştirmediler ki?

Sinan: Hayır, hayır! Annan Planı döneminde önerilen yeni ortak bayraktan söz ediyorum…

Neşe Yaşın: Ha evet, çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti’nin şu an kullandığı bayrak için “ o Rumlara ait” denmişti o yüzden yeni ve ortak bir bayrak fikri olmuştu.

Sinan: Çok saçma! Hâlbuki “Rumların” dedikleri bayrağı bir Kıbrıslı Türk çizmişti… İsmet Güney 'di yanılmıyorsam…

Neşe Yaşın: Evet. Aynen. Bence de estetik bir bayraktır o…

Sinan: Annan Planından sonra genelde büyük bir düş kırıklığı yaşandı Türk tarafında… Sen hissettin mi bu düş kırıklığını?

Neşe Yaşın: Hem de nasıl! Plan öncesindeki o ivme birden bire düşüverdi…

Sinan: Buna Güney’de Rumlarla birlikte olmayı tercih ediyorsun ama?

Neşe Yaşın: Öyle bir “tercihim” yok benim. Yok öyle bir şey! Oradayım sadece ve bu bir “tercih kullanmak” değil.

Sinan: Seni öfkelendirmiyor mu Rumların böyle bir fırsatı kaçırmış olmaları?

Neşe Yaşın: “Onlar” ya da “Rumlar” diye bir kavram yok benim için… Ben “Kıbrıslı Rumlar” ve “Kıbrıslı Türkler” diye ayırmıyorum meseleyi… Barış isteyenler ve istemeyenler var benim için…

Sinan: İyi de fiili bir durum var ama sonuçta ortada?

Neşe Yaşın: Öyle bir kategorik ayrım yok benim için… Yani Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkler kategorisi bir anlam taşımıyor… Çünkü Kıbrıs’ta temel bölünme barış isteyenler ve istemeyenler arasında… Birlikte yaşamak isteyenler ve yaşamak istemeyenler arasında…

Sinan: Birlikte yaşamak isteyenler çok az…

Neşe Yaşın: Yüzde otuz! Her iki tarafta da bence yüzde 30’luk bir kesim var.

Sinan: Ama o yüzde otuz Güneyde kendini varlayamadı?

Neşe Yaşın: Yooo? Aslına bakarsan biliyor musun, Güneyde Annan Planına evet diyen yüzde, acayip değerli bir yüzde… Kıbrıslı Türklerin yüzde altmışından daha anlamlı ve değerli hatta…

Sinan: Komünist Parti’ye (AKEL) ve kiliseye karşı?

Neşe Yaşın: O dönemde evet demek öyle kararlı bir şeydi ki… Rum tarafındasın, Rum tarafında yaşıyorsun ve evet dedinse çok sağlam bir evet diyorsun… Gerçek bir evet bu… Gerçekten bir evet diyorsun yani…

Sinan: O evet diyenlerin de DİSİ olması enteresan değil mi?

Neşe Yaşın: Sadece DİSİ değil… Bağımsız insanlar da evet dedi.

Sinan: AKEL’den çok küçük bir grup evet dedi…

Neşe Yaşın:  DİSİ’de de küçüktü o grup…

Sinan: Siyasi bir homojenitesi yoktu o evet’in?

Neşe Yaşın: Yoktu evet… Siyasi bir homojenitesi yoktu. Ve çok cesur bir evetti o! Gerçekten çok cesur, çok değerli bir evetti o… Türk tarafında da o kadardır aslında. Türk tarafındaki gerçek evet, Rum tarafındaki kadardır… O dönemdeki ortamdan dolayı…

 

 

 

 

"toplumsal bellek oluşturulan bir şey. bu paradigmanın değişmesi lazım. yeni bir dil kurmak için projeler üretmek lazım..."

 

 

Sinan: Ama sonuç itibariyle Türk tarafında çok güçlü bir evet çıktı. Zaman zaman düşünmüyor musun, Güneyde de bu evet karşılığını bulsaydı… Konjonktürel veya değil, iki taraf da evet demiş olsaydı?

Neşe Yaşın: Hmm, yani AKEL? AKEL evet deseydi, evet çıkacaktı o kadar basit!

Sinan: Sence nasıl bir tablo çıkardı o zaman?

Neşe Yaşın: Şimdi bazı sorunlarla boğuşuyor olurduk…

Sinan: AKEL’in tezini biliyorsun. “Eveti güçlendirmek için”,  “kalıcılığı sağlamlaştırmak için” hayır dediklerini iddia etmişti AKEL…  

Neşe Yaşın: Evet, evet! Öyle ikna etti insanları!

Sinan: “Evet” çıkmış olsaydı ve Kıbrıs birleşmiş olsaydı, bugün nasıl bir tablo çıkardı ortaya sence? Sorunsuz bir tablo mu olurdu?

Neşe Yaşın: Yok sorunlar olurdu! Sorunlar olacaktı! Çünkü sonuçta bir anlaşma imzalanmış olacaktı ve o anlaşma sadece bir çerçeve olacaktı. Ama bunun çok güçlü projelerle desteklenmesi gerekirdi sonrasında…  Büyük bir fırsattı aslında. Şu an başka bir yerde olunabilirdi elbette ama, kesinlikle çok çeşitli sorunlarla uğraşılıyor olunacaktı yani…

Sinan: Kilise çok güçlü Güneyde, hala daha çok güçlü…

Neşe Yaşın: E parası olduğu için güçlü!

Sinan: Tamam ona bakarsan AKEL de aslında çok büyük bir ticari güç?

Neşe Yaşın: Evet, evet ama kilise?  Kilisenin gücü ne ki yani? Aslında kimsenin kiliseyi çok fazla taktığı politik olarak…

Sinan: Ortodoks kültürü! Balkanlar’da da aynı şekilde, Güney’de de aynı şekilde bence… Mesela bir adam komünist ama aynı zamanda güçlü bir Ortodoks?

Neşe Yaşın: Güçlü bir Ortodoks evet… Çok dindar komünistler var aynı zamanda komünist papazlar da var…

Sinan E Hrisostomos’un son açıklamasına baksana? “Kıbrıs ırkların karıştığı bir yer olmayacak!” dedi adam geçenlerde… Bunun sence yansıması ne olur mesela?

Neşe Yaşın: Ya bak biliyor musun Rum tarafı acayip kozmopolit bir yer aslında. Mesela karışık evlilikler! O kadar çok ki! Yani belki din temelinde bir karışımdan söz edemeyiz, çünkü sonuçta Hıristiyan evlilikler…

Sinan: “Karışık” derken? Güney’e gelen yabancılarla?

Neşe Yaşın: Yoo? Yurt dışına gidiyorlar ya hani okurken falan?

Sinan: Ama Kıbrıslı Türk- Kıbrıslı Rum evlilikleri çok ekstrem?

Neşe Yaşın: Yoo? O da çoğalıyor gittikçe. Onun olmamasının nedeni temas kısıtlı tabii… Ama şimdi çoğalıyor…

Sinan: Yapma Neşe! Yani en barışsever liderin, Talat’ın bile “çocuğumun bir Kıbrıslı Rum’la evlenmesini onaylamam” dediği bir ortamdan bahsediyoruz?

Neşe Yaşın: Eeee ama bu Talat da yani çok ayıp etmiş evet…

Sinan: Nasıl değerlendiriyorsun bunu?

Neşe Yaşın: Ya aslında bence orada şunu demek istedi Talat: “Aman çocuğum bu sıkıntıyı niye yaşasın?”…  Hani sonuçta zor bir durum ya bu?  Bunu demek istedi bence… Nitekim galiba böyle açıkladı sonradan…  Yani ben bunu demek istedim diye…

Sinan: Pardon ama ne olursa olsun! Sonuçta bir barışsever ve barış için bir lider olarak o zorluklarla çocuğunun baş etmesi için yardım etmesi, hatta yanında olması gerekiyordu… Hele ki böyle bir açıklama yapmaması gerekiyordu.

Neşe Yaşın: Evet kesinlikle! Hiç onaylamıyorum ve çok kızdım.

Sinan: Bunun gibi reaksiyonlar zaman zaman oluyor sanırım. Mesela Güney’e geçişlerin azaldığını biliyorum. Özellikle soldaki insanların Güney’e geçişlerinin azaldığını biliyorum. Reaksiyon içerisinde olduklarını, sosyal temasın eskisi kadar olmadığını duyuyorum mesela… Sence bu ayrışma güçlenmiyor mu solda bile?

Neşe Yaşın: Politika bunun üzerine çünkü… Her iki tarafta da buna zemin sağlayan politik bir dil var. İşte bu ufak tefek de olsa saldırılar etkili oluyor. Sonra alışverişi engellemeye çalışıyorlar ki bu çok etkili oluyor. Çünkü her şeyin biraz da ekonomik yanı var tabii ki. Ama bu dönemsel bir şey diye de düşünüyorum biraz… Bir dönem de tam tersinden bahsediliyordu mesela? Yani çok fazla kaynaşma olduğundan falan söz ediliyordu. Bütün bunlar bence projelerle ilgili… İnsanları yakınlaştırmak üzerine projeler yaparsan, böyle bir dil olursa yakınlaşma da artar…

Sinan: İyi de bu çok yorucu değil mi? Kırk yıldan bu yana sürekli birileri iki toplumu yakınlaştıracak bir takım projeler üretmeye çalışıyorlar… İşte iki toplumlu korolar, iki toplumlu etkinlikler falan… Eee kardeşim beraber yaşamak istiyorsan beraber yaşa niye illaki dışarıdan iteklemek gerekiyor? Ben Türkiye’de birileriyle bir arada yaşamak için iteklenmiyorum mesela?

Neşe Yaşın: Aaa, bir dakika! Şimdi her şeyden önce bir tarih var tamam mı? Acılar var, yaşanmış bir şeyler var, bunca yıllık bir bölünmüşlük var…

Sinan: Canım biz de Kürtlere, Ermenilere neler yaptık, yapma Allah aşkına!

Neşe Yaşın: Ama sizde etnik ayrışma içinde yaşanmadı ki sorunlar? Yıllar boyunca sıfır iletişim politikasıyla yaşadı Kıbrıslı Türkler ve Rumlar… Tam anlamıyla sıfır iletişim! Mektup bile gönderemiyordun, telefon bile edemiyordun!

Sinan: Kopartıldık diyorsun yani?

Neşe Yaşın:  Tabii ki böyle bir dönem yaşandı! Çok uzun bir zaman boyunca… İki toplum birbiriyle temas kuramadı… O yüzden yeniden güvenin bir biçimde…

Sinan: Ama Neşe 74’ten öncesi de var bu işin? 50’lerden itibaren bir arada yaşadığınız dönemde ayrışmaya başladınız… 63’ten itibaren gettolaşma başladı?

Neşe Yaşın:  Ama bölünme 74’te başlamadı ki? Daha önceden başladı?

Sinan: E işte onu söylüyorum, 74’ten öncesi var bu işin? Neredeyse 50’lerden itibaren başladı?

Neşe Yaşın: Evet…

Sinan: Bir aradayken bile aslında birbirinizi istemediniz yani?

Neşe Yaşın: Ama başka bir hikâye de anlatılabilir? Yani güzel hikâyeler de var?

Sinan: Kusura bakma ama insan boşandığı bir evlilikte kötü hikayeleri hatırlar genellikle değil mi?

Neşe Yaşın: Boşandığı bir evlilikte kötü hikayeleri hatırlar tabii… Ama toplumsal bellek “oluşturulan” bir şey, “kurulan” bir şey ve bu resmi tarih anlatısı “oluşturulmuş şeylerden” oluşuyor. Böyle bir “oluşturulmuş” hikaye var yani. “Bizim” hikayemiz, “onların” hikayesi ve çatışan hikayelerimiz… Bu paradigmanın değişmesi lazım. Bir barış kültürü kurulacaksa, yeni bir dil kurulacaksa bu başlı başına çok büyük bir proje… Eğer bunu istiyorsak, bu kuşağın değişmesi lazım, bu politik elitin değişmesi lazım…

 

 

 

 

 

"bazen büyük değişimler olabiliyor. 2003'te olanlara inanamamıştık mesela. yıllar süren sıfır iletişimden sonra birden bire kapılar açılıverdi"

 

 

 

 

Sinan: Bu kadar özgürleşme yanlısı bir insansın. Bireyselleşiyorsun bir noktada? “Kardeşim geldim elli yaşıma, beraber yaşamak istiyorlarsa yaşasınlar istemiyorlarsa da Allah cezalarını versin! Benim tuzum kuru zaten. Sonuçta ben dünya vatandaşıyım” diyerek bir bıkkınlık yaşamıyor musun? Niye “hala proje geliştirilmesi lazım” diyorsun? Niye “hala bir şeyler yapılması lazım” diyorsun? Senin derdin ne ki?

Neşe Yaşın: (Gülüyor) E iyi hissediyorum kendimi? Sonuçta ister Rum tarafında, İster Türk tarafında olsun, Kıbrıs’ta belirli bir kesim var ve bunlarla ortak bir dilimiz var bizim. İşte yıllarca uğraşmışız ve böyle bir şey de elde etmişiz… Bugün baktığında bunca yıl hiç bir şey yapmadık diye bir şey yok ki?

Sinan: E zaten çok şey yaptın yetmez mi diye soruyorum…  Bu kadar çok şeyi yapmış olmak ve arpa boyu kadar yol ilerlemiş olmak yetmez mi? Sonuçta senin de yaşayacağın sınırlı bir hayat var. Niye bir misyon insanı gibi davranasın ki? Böyle bir misyonun mu var soyadından kaynaklı veya şundan bundan kaynaklı?

Neşe Yaşın: Böyle! Böyle yaşamışım sonuçta… Diğer tarafa ait değilim. Farklı bir paradigmaya aidim ve bunun için de dilim bu…

Sinan: Bak şöyle bir cümle kurdun. “Kıbrıs sorunu olmasa insanlar kimlik bunalımına girer ve amaçsızlaşırlar” dedin sohbetin başında…  Acaba sen de mi öylesin?

Neşe Yaşın: Değilim! Ben onlara ait değilim ki?

Sinan: Yani Kıbrıs, barış falan demesek de yaşayamayacak mıyız?

Neşe Yaşın: Ama ben kendi Kıbrıs sorunumu çözdüm ki zaten?

Sinan: Ee? o zaman derdin ne? Bırak o zaman barış marış demeyi?

Neşe Yaşın: Ama bir dakika! Ben çözdüm derken… Hani kapılar açılınca bitti benim için… Benim istediğim buydu ve istediğim oldu.

Sinan: Pasaportun var. Dünyayı gezebiliyorsun. Malın mülkün de yok ki?

Neşe Yaşın: Var, var. Malım mülküm var sonuçta. Anlaşma imzalasalar zengin olacağım ben de! (kahkahalar)

Ulvi: Umutlu musun peki?

Neşe Yaşın: Zengin olmak umurumda değil, oğlum için işte… Sadece oğlum için…

Ulvi: Umutlu musun peki?

Neşe Yaşın: Umutlu muyum? Umutluyum aslında ya… Hayat sürprizlerle dolu... Bir şey olabilir, bir dönüşüm bir değişim olabilir…

Ulvi: Sürpriz olarak ama?

Neşe Yaşın: Evet umutluyum… Birden bir şey olabiliyor. Bazen birikiyor, birikiyor ve bir şey oluyor. Çok yavaş oluyor belki ama oluyor… Mesela ben 2003’te inanamamıştım böyle bir şey olduğuna. İnanılmaz bir şeydi! Olamayacak bir şey! Hayal edemiyorduk daha önce böyle bir şeyi… Yıllarca sıfır iletişim halinde yaşarken birden kapılar açıldı! Birden bire çok büyük bir değişim! Yani olabilir, her şey olabilir. Bence bir sürpriz olabilir. Mesela petrol bulunur? O Allah’ın cezası petrol! Ve her şey değişebilir.

Sinan: Hayatında böyle sürprizlere ya da büyük dönüşümlere dair beklentin hala var yani?

Neşe Yaşın: Var, var…

Sinan: Bireysel hayatında da?

Neşe Yaşın: Bireysel hayatımla çok bağlı Kıbrıs sorunu.

Sinan: Of Neşe, yani diyorum ki,  beyaz atlı prens bekliyor musun mesela?

Neşe Yaşın: Bekliyorum hala! (Kahkahalar)

Sinan: Aşka gireceğiz. (kahkahalar) Ben açılışı yaptım, evet!

 


 

"var olmaya çalışıyorum, kirlenmeden var olmaya... masumiyetimi korumaya çalışıyorum..."

 

 

 

Ulvi: Mutlu aşk var mı? Ya da şöyle sorayım: mutlu aşk olsaydı şiir olur muydu?

Neşe Yaşın: Mutlu aşk yoktur! Olamaz! Aşkın kendisi mutsuzluk üreten bir şey... Mutlulukla mutsuzluğu bir arada üreten bir şey, iki ucu bir arada taşıyan bir şey… Çok şiddetli bir şey… Huzurlu bir şey değil aşk sonuçta…

Sinan: Öylesi mi makbul yani?

Neşe Yaşın: Ya da dümdüz bir şey isteyeceksin. Öyle bir şey seçeceksin, aşksız bir hayat işte!

Sinan: Aşkı aşk yapan şey, o acılı hali mi?  Kavuşamama hali mi?

Neşe Yaşın: Evet. Tabii kavuşma da güzel. Yani içinde mutlulukları da olan mutsuzlukları da olan bir şey aşk... Zaten bu kadar mutsuzluk olmasa mutluluk da olmuyor ki? İkisi bir arada oluyor olduğunda… Sonra ise dümdüz, ruhsuz bir şeye dönüşüyor.

Sinan: Aşk bitiyor yani o zaman?

Neşe Yaşın: Evet başka bir şeye geçiyor. Başka tür bir bağlılığa…

Sinan: Aradığın aşkı buldun mu peki hayatın boyunca?

Neşe Yaşın: Bulamadım! Aradığım aşkı… Şey gibi oldu biraz…  Şarkı sözü gibi… Aradığım aşk var mı acaba? Ne arıyorum, ne buluyorum?...

Sinan: Gerginleştin birden? Niçin?

Neşe Yaşın: Düşündüm de bir an… “Arıyor muyum?” diye.  Ne aradığımı biliyor muyum acaba?

Sinan: Bir arama hali var ama?

Neşe Yaşın: Evet var… Arama hali var ama… Ne olduğunu bilmiyorum (kahkahalar). Yani hayatı anlamaya çalışıyorum, hayatı anlamlandırmaya çalışıyorum… Var olmaya çalışıyorum. Kirlenmeden var olmaya çalışıyorum. Masumiyetimi korumaya çalışıyorum… Bir de bir yücelik arıyorum açıkçası… Aşkta bir yücelik… Muhteşem bir şey yani…  

Sinan: Öyle bir şey var mı? Bu biraz şey gibi… Hani yemek yapmanın bir matematiği vardır bilirsin. Şimdi o yemeği yapmak ve o yemeği anlatmak ayrı bir şey… O yemeği yerken, yemeği yapan kişiyle yemeği yiyen kişi aynı şeyi hissetmez… Ben bir şey yerken bütün tadları ayırırım mesela damağımda. Şu konmuş, hmm bu konmuş diye… Bir başkası ise damağındaki o patlamayı hisseder. Detayıyla ilgilenmeden hazza odaklaşır. Sen şimdi aşkı yazıyorsun. Bir şekilde aşkı yazan bir insanın aşkı yaşaması nasıl olur?

Neşe Yaşın: Hmmm… Aşkı… Aşkı bilmiyorum ama, sonuçta sen yemeğe ne koyarsın bu bence gizemli bir şey… Yani yazarken “bildiğim” için yazmıyorum “bulmak” için yazıyorum… Anlamak için yazıyorum…

Ulvi: Ya da tarif mi ediyorsun?

Neşe Yaşın: Yazarken keşfetmeye çalışıyorum ve keşfettikçe de bitirmiyorum… Yani “keşfettim çözdüm formülü!” , böyle bir şey yok…

Sinan: Tamam da duygunun her halini şiirsel güçte hissediyor ve ifade ediyorsun.  Şimdi karşındaki de her kim olursa olsun, senin karşında bir öküz! Çünkü sen şiirsel hissedip şiirsel aktardığın için karşındakinin sana yetişebilmesi mümkün değil. Bu bir düş kırıklığı yaşatıyor mu sende? Yani “Ulan ben bu adamı, bu aşkı, bu aşk halini şöyle ifade ediyorum. Karşımdakinin de bunu bu şekilde ifade etmesi mümkün değil?”…

Neşe Yaşın: (Gülüyor) Anladım ben seni. Sorun karşımdaki değil ki? Sorun benim içimde! Aradığım yücelik yani… Keşfetmek istediğim şeyler…  

Ulvi: Peki şimdi aslında bir şair, “olması gereken şeyi”, gerçekte aradığı ve istediği aşkı tarif etmiyor mu?  Sonuçta bir tarif yapıyorsun?  O “yüce” dediğin şey mesela? “Aşk böyle olursa yücedir” gibi bir tarif yapıyorsun? Ama somut olmayan bir şeyi tarif ettiğinde, o tarife uygun bir şey bulmak daha zorlaşmıyor mu? Yani kendi içinde bir çelişkisi yok mu bunun?

Neşe Yaşın: Tarif yapmıyorum… Ben de yazarken keşfetmeye çalışıyorum aslında…  Yani bir süreç bu… Verili bir şey yok yani…  Ben insanı anlamaya çalışıyorum.  İnsanın derinliklerini…  Aşk duygusunu mesela… Erkekleri… Erkek nasıl bir şey, onu anlamaya çalışıyorum… Kadın olmak nasıl bir şey, onu anlamaya çalışıyorum.  İnsana dair bir şeyi çözmeye çalışıyorum.

 


 

 

"aşk imkânsız bir şeydir..."

 

 

 

Sinan: Aşkı en güçlü biçimde ifade ettiğini düşündüğün sözcüklerin hangisi? “Bu benim aşk manifestomdur” dediğin ne var mesela?

Neşe Yaşın: Var mı acaba öyle bir şey? Yani bir aşk manifestom? Aa! “Aşk Sarkacı” diye bir şiirim var. Çok popüler oldu… Ama üç kişilik bir aşkı anlatır o…

Sinan: Seni en iyi anlattığını düşündüğün, “bu benim aşk manifestomdur” dediğin bir şiirini soruyorum… “Aşk Sarkacı” mı bu? Yoksa “daha henüz yazmadın mı en güzel şiirini”?

Neşe Yaşın: Ya bana “en?” sorusunu sormayın! Gerçekten hayattaki en büyük sıkıntımdır bu. Favorim nedir bilmiyorum, bulamıyorum…

Sinan: Hayır, hayır onu demiyorum… “En güzel şiirimi henüz yazmadım” mı diyorsun aşka dair?

Neşe Yaşın: Yazmadım! Hımmm… Ne bileyim?... Şöyle bir şey var bak. Ben kitabın adını koyarım, “Ay Aşktan Yapılmıştır” diye bir kitabım var mesela… Aslında bu şiirden çok emin değildim, çok tereddüt ettim bu şiirle ilgili… Özellikle bir şey vardı,  eksik bir şey vardı bu şiirde ama öyle yayınladım sonuçta…  Ama bir şey vardı… Beni rahatsız eden bir şey vardı…

Sinan: Okusana?

Neşe Yaşın: “ay aşktan yapılmıştır, seninle bakarken anladım/ senin bakışın ateşten, ışıktan ve öpüşten yapılmıştır/ ben senden…” böyle bir şeydi…  İşte aya bakarken yaşadığın duyguyla, aya bakarken ki büyülenme hali ile aşktaki büyülenme hali…  Bir de “aşk neden yapılmıştır” meselesi var… Hani ışıktan yaratılış teorileri vardır ya? İnsan topraktan yaratılmıştır mesela…

Sinan: Bak şiirde, edebiyatta ay dişidir mesela değil mi?

Neşe Yaşın: Her dilde dişi değildir… Yunancada dişidir mesela…

Sinan: Türkçede de galiba dişi?

Neşe Yaşın: Yo? Ay dede var… Mehtap dişi…

Sinan: Ne bileyim, erkek şairler aya bakarak…

Neşe Yaşın: Ya tamam feminen bir şey tabii sonuçta…

Sinan: Aşkın bu anlamıyla cinsiyeti var mı senin için? Cinsel kimliği olan bir şey mi aşk?

Neşe Yaşın: Karışmış… Tek bir kimliği yok, çoklu bir kimliği var… Tek bir kimliği olması gerekmez ki? Yani böyle sorular, “o mudur – bu mudur?” soruları çok tehlikeli sorular… Ben hayatımda hiç öyle düşünmem…  Yani “o mu - bu mu?” sorusu… “O mu- bu mu?” sorusuna o veya bu diyemem hiç… Karışıktır yani … Mesela benim şiirlerime baktığında özgürlük gibi bir şeydir aşk… Yani aşkınlık hali, öteye gitmek, üstüne çıkmak, o yücelik hali falan… O yüzden çok önemli oldu her zaman…

Sinan: Ya o kadar yüce bir şey mi aşk gerçekten?

Neşe Yaşın: Benim tanımımdaki aşk öyle bir aşk… Aslına bakarsan çok ucuzlatılmış, banalleştirilmiş, kirletilmiş, yıpratılmış bir kavram aşk…  Vıcık vıcık bir şeye dönüştürülmüş… “Valentine Card” gibi bir şeye dönüştürülmüş…

Sinan: Evet ama hala da üzerine söz üretilebilen bir şey?

Neşe Yaşın: Evet üzerine söz üretilebiliyor hala… Benim için çok daha arkaik bir şey… Çok temel, çok arkaik… Yüzyıllar öncesinde neyseydi, şimdi de o gibi bir şey… Ben şiirde de çok arkaik olanı seviyorum mesela… Bir sürü şeyin altında aşk var aslında. Bir sürü üretimin, yaratıcılığın altında aşk var. Hatta bir bilim adamı belki de aşk için yapmıştır, birisinin aşkını kazanmak için yada birisinin aşkını elde etmek için yapmıştır tüm çalışmalarını… İmkânsız bir şey aslında aşk! Bir başka insanla bütünleşmek…  İmkânsız bir şey! Erotik aşk imkânsız bir şey!

Sinan: Binlerce yıldan bu yana herkesin aşk üzerine bir şey yazmış olması ve hala bunun tüketilmemiş olması bana ilginç geliyor. Mesela barış, hala bakir bir alan. Aşkla kıyaslandığında, barışa dair çok az söz söylenmiş…

Neşe Yaşın: Evet ama mesela aşk ve barış aynı şey benim için. Bütünleşme, birleşme… Aşkla barış benim için benzer kavramlar…

Sinan: E bu biraz senin coğrafyana özgü bir şey…

Neşe Yaşın: Özgürlük, aşk, barış… Bunlar bir üste çıkma meselesi, var olanın üstüne çıkma, bütünleşme meselesi… 

Sinan: Barış aşkın metaforu oluyor sonuç itibariyle senin açından, senin coğrafyanda…

Neşe Yaşın: Öyle… Hepsi buluşuyor…  Bunların hepsi bir arada… Aşk, barış, özgürlük… Üçü iç içe geçmiş metaforlar… Mesela aşk? Aşkı banal bir şey olarak görüp onu ucuzlaştıran, onu böyle hafif zayıf, kadınsı zaaf içeren bir şey olarak gören bir anlayış var.  Çok yaygın bir şey bu… Hatta kamusal alan özel alan ayrımı biraz da bunun üzerine…  Aşk özel alana özel alana aittir. Kamusal alana girmez. İkisinin arasında bir diktotami var. Mesela özel alan politiktir derken aslında feministler biraz da bunun üzerinden konuşuyorlar. Yani sahici olan, gerçek olan, öze ait olan… Birbirine çok yabancılaşmış iki alan var: kamusal ve özel alan…

Sinan: Biraz teşhirci yanı yok mu bunun?

Neşe Yaşın: Onu düşündüm evet…  Şeffaflık ve dikizcilik, dikiz arasında fark var. Yani birisi gönüllü! Bir gönüllü çıplaklık, gönüllü bir netleşme hali… Çok ikiyüzlü bir ahlak anlayışı vardır ya?  Özel alanın tamamen kapalı, bana ait, korumacı, korunan bir şey olması… Bir de kamusal alan var… İkiyüzlü bir şey yani… Birinde rol yapıyor, maske takıyor… O maskenin çıkması için bu iki alanın bir biçimde karşıt iki alan olmaktan çıkması lazım. O yüzden de zaten şeffaflık olursa dikize gerek yok! Dikiz biraz şeyden geliyor…

Sinan: Şeffaflık ile teşhircilik arasındaki o nüansı nasıl ayırıyorsun?

Neşe Yaşın: Şeffaflık doğallıkla var olan bir şey! Teşhircilikte ise zorlama var. Yani “beni gör, beni gör” değil… “Görürsen gör, görmezsen görme!” yani “doğalım, açığım, ister gör ister görme! Gözüne sokmuyorum senin, ama buyum!”…  Böyle bir şeydir ikisinin arasındaki fark… Diyelim ki ben çok doğalım ve diyelim ki doğallığımdan dolayı bir şey anlatıyorum… Cinselliğe dair bir şey anlatabilirim mesela? Ama teşhir etmiyorum, bunu sırası geldiği için ya da gerek olduğu için onu söylüyorum… Onu söylemem gerektiği için, iletişimde buna bir gerek olduğu için bunu kullanıyorum…

Sinan: Şimdi o ne kadar doğal tartışılır biraz… Sonuçta şiir kurgusal bir şey aynı zamanda… Kendi iç matematiği var şiirin, edebiyatın. Bir şey kendiliğinden söylenmez sonuçta?  Onu kurguluyorsun?

Neşe Yaşın: Oto sansür yapmıyorum yani… Ha belki şu vardır ne bileyim? Mesela pornografi ve erotizm arasında bir ayrım vardır ya? Pornografi de edebiyatta kullanılabilir sonuçta? Mesela Orhan Pamuk kullandı? Üstelik çok da başarılı bir biçimde! “Benim Adım Kırmızı”da… Şeffaflık, netlik derken iğrenç olan vardır, tiksinti yaratan vardır?

Ulvi: E tabii bu kişiden kişiye değişir. Yazdığın bir şeydeki o rahatlık, kendin olma durumu bana öyle gelir de bir başkasına itici gelebilir. “Niye bunu söylemiş ki? Bu özelde kalması gerekirdi” diye… Şiirde öyle bir şey var. Sen bir şey yazıyorsun, bir şey hissediyorsun ve onu anlatıyorsun. Ben buradan baktığımda bambaşka bir şey alıyorum. Güzelliği zaten orada?

Neşe Yaşın: Evet güzelliği orada! Ama ben şuna da inanıyorum: Eğer ben samimi değilsem, hava atıyorsam ya da kendimle ilgili bir imaj yaratmak istiyorsam… Manipüle ediyorsam bu çok has bir şiir olmuyor. Ben öyle yazamam. Ha elbette masumiyetimi tam koruduğumu falan söylemiyorum…

 


 

 

"kendim için yazıyorum. öncelikle kendim için yazıyorum. beğeniyorsam başkalarıyla paylaşıyorum"

 

 

 

Ulvi: Şiirin de bir matematiği var sonuçta? İçimden geldiği gibi başlıyorum yazıyorum ve bitiyor. Bir daha da dokunmuyorum.

Neşe Yaşın: Oynuyorsun sonuçta! Ama eğer öyle bir niyetin, manipülasyon niyetin varsa, bu belli oluyor… Bir yerde sırıtıyor…

Ulvi: O oynamanın bir sınırı var. Öbür türlü iyice kurgusal olmaya başlıyor çünkü…

Neşe Yaşın: Evet, öyle olsa matematiğini iyi bilen iyi şiir yazardı… Ben sahiciliğe inanıyorum…

Sinan: Ama işin bir de işçilik boyutu var sonuçta? Şiirin matematiği var yani?

Neşe Yaşın: Doğru da işte o işçiliği abartırsan kötü oluyor… Şiir biraz da kendi doğallığı içinde kalmalı. Mesela çok oynarsan bozuyorsun o şiiri… O yüzden dedim zaten, sonuçta bu işin matematiğini bilen iyi şiir yazardı… Ama öyle değil, samimiyet… Çok önemli…

Sinan: Şöyle sorayım daha iyi olacak: Azıcık, bir tutam erotizm tuzu- sosu kattığın zaman daha iyi iş yapar diye düşündüğün oluyor mu mesela?

Neşe Yaşın: Yok o beni çok geren bir şey… Bunu düşündüysem, o şiire buluşamıyorum bir biçimde…

Sinan: Ama sonuçta bir de “halk bunu istiyor” var değil mi?

Neşe Yaşın: Hayır, çok umurumda değil bu…

Sinan: Ne yani? Şiiri kendin için mi yazıyorsun?

Neşe Yaşın: Kendim için yazıyorum, önce kendim için yazıyorum. Sonra bakıyorum bu çok güzel olmuş, bunu başkalarıyla paylaşayım diyorum. Önce kendim için yani. İlk ilişki benimle o dizeler arasında gerçekleşiyor.

Sinan: Şimdi şairle şair çekiştirilmez ama… Murathan Mungan mesela. Ben murathan munganı çok severdim. Metal kitabına kadar… Metalle birlikte…  

Neşe Yaşın: Tasarlanmış bir şey o…  Metal’den sonrakiler hep tasarlanmış işler.

Sinan: Hmm evet… Ve ondan sonra söz bitti sanırım. Söz bitti ve artık ondan sonra Murathan Mungan’ın seçtikleri üzerinden gitmeye başladı. Çünkü sonuçta bir de para kazanmak zorundasın. Bir de bir kitlen var ve bir üretim yapmak zorundasın…

Neşe Yaşın: E işte böyle olunca çok kötü…  Mesela ben… Ben ünlü olmak istemiyorum…

Sinan: Ün iyidir bir yere kadar ve herkes belirli ölçüde ünlü olmak ister ama?

Neşe Yaşın: Şöyle bir şey… Evet istiyorum ama sözümün geçerli olması için, etkili olmak için… Ün iyi bir şey ama amaç ve hedef önemli… Ben ünlü olmayı hedeflemiyorum…  Bak şu açıdan mutlu oluyorum; müdahale edebiliyorum topluma… Hayata müdahale edebiliyorum… Sözümü yaygınlaştırabiliyorum. O açıdan önemli…

Sinan: Ama şimdi edebiyatta artık parçalandı dağıldı bu… İnternet, sosyal medya var ve artık kendini daha güçlü bir şekilde ifade etmek kolaylaştı… Aslında rekabet te arttı bu anlamıyla…  Çünkü daha önce okumadığın ve okuma imkanının bulunmadığı bir sürü sözü okuyorsun. Bir sürü şairi okuyorsun şimdi… Ve senin tüm bunlar içerisinde Neşe Yaşın “mitini” güçlendirmen lazım… Yaşatman da yetmiyor artık, güçlendirmen lazım…

Neşe Yaşın: İşte bu beni çok ürküten, çok geren bir şey!

Sinan: Ama realite bu! Bunun için de bir şey yapmak zorundasın. Ne yapıyorsun peki?

Neşe Yaşın: “İyi bir şey” yapmayı hedefliyorum! İyi bir şey yapmayı hedeflemek yeterli benim için. İyi bir şey yaptığında bir biçimde kabulün oluyor sonuçta…

Sinan: “İyi bir şey” çok göreceli ama? Yani iyi bir şey de, neye göre iyi bir şey?

Neşe Yaşın: Bana göre! Bana göre iyi bir şey,,,  Başkalarının daha önce söylemediği bir sözü, söylemediği bir biçimde söylüyorsam, hiç kimsenin söylemediği bir şeyi kendim değişik bir biçimde söylüyorsam…  Bilmiyorum tabii bir başkası söylemiş mi onu ama, ben böyle çok heyecanlanıyorum. Ben çok heyecanlanıyorsam, çok mutlu ediyorsa beni o iyidir…

 

 


 

 

"elli yıl sonra da hiç değilse dört dizemle yaşayacağıma inanıyorum. o dört dize en azından tarihsel olarak yaşatacak ismimi"

 

 

 

Ulvi: Korkuyor musun? Korkuların var mı, yani “üretemem, kendimi tekrar ederim, yazamam bir gün, tıkanırım” gibi?

Neşe Yaşın:  Hımm… Evet bu tür korkularım oldu vaktiyle. Sonra baktım ki yapıyorum, bu böyle değil ve sonuçta kaynak sende. Biraz belki beslenmeye de bağlı bu… Yani öyle dönemler olduğunda hissediyorum ki benim daha çok beslenmem lazım,  daha çok okumam lazım, ya da başka bir şeyler yaşamam lazım hayatta…

Sinan: Sanatçılar bana çocuk tanrılar gibi geliyor biraz. Tanrısal bir gücünüz var ama bir de takdir edilmek, beğenilmek ve sevilmek gibi dehşetli bir ihtiyacınız var? 

Neşe Yaşın: Var! Evet, sevilme ihtiyacı var. Ben sevilmek için yazıyorum çoğu zaman.

Sinan: Bu hayatın her alanına yayılıyordur?

Neşe Yaşın: Ama bunu düşünerek de yazmıyorum yani?

Sinan: Ama şimdi bunu düşünerek yazmıyorsun da, sonuçta bir kitlen var ve o kitlenin sevmeyeceğinden emin olduğun bir takım kavramları da kullanmazsın herhalde? Kaçınırsın bunlardan?

Neşe Yaşın: Yo? Sonuçta ben de bunun bir parçasıyım… Ben de o kelimeyi beğenmeliyim, ben de sevmeliyim! Her şeyi yayınlamıyorum ki? Bazılarını sevmiyorum ve yayınlamıyorum. İlk başlarda bazen hiç sevmediğim bir şeyi mecburen yayınlıyordum… Bir bakıyorum, A-a? İnanamıyorum! Yani bu kadar ilgi geliyor falan?  Bazen de tam tersine, çok sevdiğim bir şey düş kırıklığı yaratıyor… Benim açımdan aşılmış ve beni hiç heyecanlandırmayan bir konu, başkaları için çok çarpıcı gelebiliyor.  Benim çoktan aştığım bir şey, bazı insanlar için yeni bir keşif olabiliyor.

Sinan: Elli yıl sonra yaşayacağını düşünüyor musun?

Neşe Yaşın: Elli yıl sonra mı? Yok canım?

Sinan: Neşe Yaşın olarak… Şiirlerinle…

Neşe Yaşın: Ha, isim olarak? Evet eminim!

Sinan: Eminsin?

Neşe Yaşın: Evet eminim! Neden eminim? Dört dizeden dolayı eminim! o dört dizeyi 78 de yazdım ve hala yaşıyor… Herhalde onun bir tarihsel değeri olacak. Her yerde, herkesin kafasında o dört dizem yaşayacak… Hiç bir şey olmasa bile bu dört dizenin yaşayacağına inanıyorum…  Hem şarkısı var, hem her yerde bir biçimde kullanıldı… Politikacılar konuşmalarında kullandı, gençler kullandı…  

Sinan: Kıbrıs sorunu çözüldükten sonra bile yaşayacak diyorsun?

Neşe Yaşın: En azından tarihsel olarak yaşayacak evet…

Sinan: Hmm…  Bu endişen var mı? Elli sene sonra yaşıyor olmak ya da yaşamıyor olmak… Önemli mi senin için?

Neşe Yaşın: Evet önemli… Ben gittikten sonra da bir şeyler sürsün istiyorum…

Sinan: İz bırakmak?

Neşe Yaşın: Evet, bir izim olsun istiyorum…

Sinan: O zaman çok da bugünü yaşamıyoruz aslında yani?

Neşe Yaşın: Yo! Şimdi bak, bu edebiyatın en önemli meselesi aynı zamanda… Ölüm var! Bilmediğin bir zamanda, bilmediğin bir yerde ölüm var… Bütün hayat zaten ölüme karşı mücadele üzerine… Giyinmen bile ölümle ilgili. Yemek yemen mesela… Hasta olmamak için yiyorsun, giyiniyorsun… Hasta olup ölmemek için…  Ölümle sürekli bir kavga içindeyiz. Evet o mutlaka var ve olacak bir şey ama hayatımız onunla sürekli bir kavgadan ibaret… O yüzden,  edebiyat ta böyle bir şey… Ölümü aşmak üzerine bir şey… Sonsuzluğa kalmak istiyorsun. Bir şey yapıp ölümden sonrasında da devam edebilmek… Edebiyatçının esas motivasyonu budur. Ama mesela bazı edebiyatçılar var biliyorum, tanıyorum, kendi mitini yaratmak istiyor… Arşivliyor falan… Benim arşivim yok! Ben zaten darmadağınık biriyim… Ruhumda, hayatımda falan dağınığımdır… Arşivimden utanırım ben. Utanç verici bir şey benim açımdan…  İşte “ben kimim” falan. Okumam bile ben çoğu zaman bunları. Röportajlarım çıkar mesela, okumam. Televizyona çıkarım izlemem…  Hâlbuki millet bunun video kayıtlarını alır falan… İnanır mısın, yoktur bende…  Avrupa’da bir sürü televizyona çıkmışımdır ama yoktur bende video kayıtları…

Ulvi: E o zaman “iyi edebiyatçılar ölmekten en çok korkanlardır” diyebilir miyiz?

Neşe Yaşın: Sadece kendi ölümüm değil ki mesele? Mesele, ölüm kavramı! Genel olarak ölüm kavramıyla problemi olanlar diyelim… Başkalarının ölümü de senin için önemli çünkü.

Sinan: Artık kanıksamadın mı ölümü? Ölümle iç içe yaşadın, kanıksamış olman lazım ölümü? Ölümle didişmek niye hâla?

Neşe Yaşın: Gecikmesini istiyorum! Gecikmesi için uğraşıyorum…

Sinan: Pamuk ipliğine bağlı olduğunu gördüğün yaşamla dirim arasındaki bağ bir süre sonra kayıtsızlaşmayı gerektirmez mi? Ölüm bu kadar pamuk ipliğine bağlı ise eğer?

Neşe Yaşın: İkisi bir arada! Tek bir şey yoktur ki? Yani ya kayıtsızsın ya kayıtlısın,  böyle netlik yoktur ki hayatta?  Bazı anlar hayata çok sarılırsın… Bazı anlar git işine hayat dersin… Ya sen bana hep böyle sorular soruyorsun ama? Ben o tuzağa düşmek istemiyorum… Ya biri ya öbürü diyorsun bana? Sanki insan çok basit, çok yalın bir şeymiş gibi? Sanki tek bir amaç, tek bir hedef var mış gibi? Karmaşığım ben de?  Bazen Kıbrıs sorununa ilişkin  mesela “amaaaan bıktım artık!”  diyorum, sonra birden heyecanlanıyorum ve bir şeyler yapayım diyorum… İnsan karmaşık bir şey sonuçta…

Sinan Tabii ki doğrusu bu, senin okuyucun için, hem gazetedeki makalelerini okuyan hem de şiirini okuyan insan için bir Neşe Yaşın kimliği, algısı var ve daha stabil bir algı bu?

Neşe Yaşın: (Gülüyor)  Stabil değil, kafa karıştıran!

Sinan: Ama bir “duruş” bekleniyor stabil olarak… Hatta sen ne kadar arşivlemesen de, işte beş sene önce yazdığın bir şey güm diye burnuna sokuluyor?

Neşe Yaşın: (Gülüyor) Eh, derin devlette vardır herhalde o arşiv!

Sinan: E vardır mutlaka ama asıl senin fanlarında vardır… Beş sene sonra sen bambaşka bir şey söylediğinde senin burnuna sokacaklardır bugün söylediğin bir şeyi…

Neşe Yaşın: Evet ama söylerim ben?  Samimiyim ve değişe de bilirim günün birinde? Kendimle çelişe de bilirim?  Benim öyle bir iddiam yok ki? Hava atmıyorum ki ben şuyum, ben büyük biriyim, ben önemli biriyim diye?  Öyle bir şey yok! Aksine, zayıflıklarım var,  zaaflarım var… Bin bir türlü zaafım var! Ama iyi biri olmak istiyorum… Güzel bir insan olmak istiyorum, masumiyetimi korumak istiyorum… Temiz kalmak istiyorum! Yönelimim bu, ama bir sürü hata da yapıyorum… İnsanları kırıyorum da zaman zaman? Yanlış şeyler de yapıyorum? Çünkü insanım!  Kendimi de keşfetmeye çalışıyorum… Kıskancım mesela! Bunu çok iyi biliyorum… Kıskancım ve suçluluk duyup, niye kıskancım diye çok düşündüm mesela?  Hatta kıskançlık üzerine yazmayı düşünüyorum…

 

 


 

 

"ben kıskançlığı kendi içimde bir acı, bir burukluk olarak yaşıyorum. kimseyi zorlamadım seçimleri için..."

 

 

 

Sinan: Hem kadın kimliği üzerinden özgürleşmeyi savunuyorsun hem de mülkiyetçi bir kıskançlıktan bahsediyorsun?

Neşe Yaşın: Mülkiyetçi bir kıskançlık değil benim kıskançlığım! Kendime acı veren bir kıskançlık! Yani bir erkeği sahiplenip kıskanmak değil; tam tersine genel bir kıskançlık benimkisi… Hani öyle birini, bir erkeği kıskanmak değil… Benim kıskançlığımın temelinde adalet duygusu var… Çocukluğumdan başlayarak, mesela “bu kız niye benden güzel?” , “bu kız niye benden akıllı” falan tarzında bir kıskançlık… “Bu adil bir dünya değil, ben niye böyle değilim”, “niye şu özelliklere sahip değilim” tarzında, daha çok  adalet duygusuna ilişkin bir kıskançlık benimkisi…

Sinan: Çok alçak gönüllüce!

Neşe Yaşın:  Ha, bu arada benim kıskançlığım kötülüğe dönüşmüyor bak! İntikama dönüşmüyor! Ben kıskançlığı kendi içimde bir acı olarak yaşıyorum, bir burukluk olarak yaşıyorum…  Bugüne kadar kimseye şey yapmadım kıskançlık duygusuyla… Ne bir erkeğe ne herhangi birine… Tam tersisine, bıraktım ve kıskançlığımı karşımdakini acıtacak biçimde kullanmadım! Kendime dönük, kendime acı veren bir kıskançlığım oldu hep! Ha, ben kendime acı verdiğim için karşımdakini de acıttım ama yani kaçamazsın böyle bir şeyden… Kimseyi zorlamadım seçimleri için. Hatta kıskandığım kişiyle de suçluluktan dolayı olsa gerek, dostluk kurdum! Suçluluktan dolayı ona iyi davrandım! Kıskandığımı da itiraf ettim ve iyi davrandım… Eski erkek arkadaşımın karısıyla böyle uzun uzun yazıştık benim kıskançlığım üzerine mesela… Şu Fransız filmleri gibi (kahkahalar)

Sinan: Hımm! “Ben seni bu alanda yenemedim ama büyüklüğümle yeniyorum” tavrı yani?

Neşe Yaşın: Evet, evet! Aynen öyle…

Sinan: Küstahça bir şey ama bu?

Neşe Yaşın: Ama ben gerçekten içimden geldiği için yaptım bunları…

Sinan: Bir intikam içeriyor aslında bu… “Evet adamı aldın, kaptın ama ben de öyle büyük bir kadınım ki bak seninle..”

Neşe Yaşın: Ben büyük bir kadın değilim! Çok saçma şeyler de yaptım yani…

Sinan: Ama pek alışıldık bir şey değil? Yani düşünsene eski erkek arkadaşınla bir kadın beraber ve sen kalkıyorsun onunla diyalog kuruyorsun! Oysa genelde beklenen şey şu: “Kahretsin!”

Neşe Yaşın: Evet diyalog kurdum… Çok karmaşık görünebilir. Sen tek bir boyuttan alıyorsun… Birincisi, diyalog kurdum çünkü diyalog kurunca ona ulaşmış oluyorsun… Aslında o kadar karmaşık bir şeyi tek bir boyutuyla alamazsın…

Sinan: Tamam ama sonuçta bu bir intikam?

Neşe Yaşın: Belki vardır içinde bilmiyorum? Ben masum olduğumu söylemiyorum ki? Masum değilim, ben masum olmak istiyorum… Masumiyetimi korumak istiyorum… Çoğu zaman da koruyamıyorumdur yani…

Sinan: Çok kadınsın ama?

Neşe Yaşın: Evet öyleyim… Sonuçta erkek dünyası o kadar ürkütücü bir şey ki…

Ulvi: Zor bir yaşam değil mi böyle göz önünde olmak?

Neşe Yaşın: Haaa, bak gerçekten çok zor…

 

 

 


 

 

"parasız, işsiz de kaldım ama kimseye minnet etmedim"

 

 

 

Ulvi: Neşe Yaşın okurları her yeni kitapta, her yeni yazıda “şuna da değinsin”, “şunu da söylesin” diye bekliyor ve bunun yüklediği bir sorumluluğun var?

Neşe Yaşın: Çok doğru!

Ulvi: Hem yazdıklarınla tutarlı olacaksın hem de günlük hayatında dikkatli olacaksın… Yani yürürken, oturduğun bir yerde… Mesela sarhoş olmak istesen de bir dert… Göz önünde olmak rahatsız edici değil mi?  

Neşe Yaşın: Çok rahatsız edici, çok rahatsız edici! Ama bir yandan da geleneksel ve sıradan bir hayat da istemezdim doğrusu…  Böyle çoğalıyorsun, güzel bir yanı da var yani… Bir yanda sevgi var, öbür yanda senden nefret edenler var… O kirlenme duygusu kötü tabii…  

Ulvi: Çünkü bir takip spotu sürekli üstünde… Hiç kalabalığa karışamıyorsun ve o spot sen neredeysen orada…

Neşe Yaşın: Evet böyle bir yanı var…

Ulvi: Türkiye’ye geldiğinde hoşuna gidiyor mu? Ya da yurt dışına gittiğinde?..

Neşe Yaşın: Kaybolma hali?

Ulvi: Evet, kaybolmak?

Neşe Yaşın: Evet hoşuma gidiyor, çok hoşuma gidiyor… Kıbrıs’ta da eve kapanıyorum zaten. Öyle çok da dışarılarda değilim. Bir biçimde dengelemeye çalışıyorum bunu. Bir ara çok rahat ediyordum, Rum tarafına ilk gittiğimde acayip bir şeydi… Sokakta durdurup öpüyorlardı falan… Görmemişin bir Kıbrıslı Türk’ü olmuş falan… (kahkahalar) “Bugün anneanneme söyleyeceğim, ben Neşe Yaşın’a dokundum diye…” söylüyorlardı. Nep bu şiirden dolayı… Bir popülarite vardı ya…

Sinan: Ama hocalık ta var sonuçta?

Neşe Yaşın: Hocalık?

Sinan: Üniversitede ders veriyor olmanın da getirdiği bir şey var... Bir de akademisyensin, sadece şair değilsin?

Neşe Yaşın: Akademisyen değilim ki? Şair olduğum için ders veriyorum. Yani evet, orada öğrencilerle bir şey var haklısın… İlk gittiğimde özellikle bu şiirden dolayı çok popüler olmuştum. Herkes ezbere biliyordu şiiri, her fırsatta söylüyorlardı…

Sinan: E tabii biraz da “iyi Kıbrıslı Türk” var değil mi?

Neşe Yaşın: Aaaa çok korkunçtu! Suratımı assam politik bir anlamı oluyordu! Gülümsesem başka bir anlamı oluyordu, acayip bir şey yani! “İşte! Suratı asık! Demek ki Kıbrıslı Rumlarla yaşanılmaz!” ya da “İşte! Mutlu! Demek ki yaşanabilir!” Ha, bir de bütün davranışların Kıbrıslı Türklere mal ediliyor! Yani sen tek bir kişi değilsin! Tek bir Kıbrıslı Türk yok ortada. Adeta her davranışınla tüm Kıbrıslı Türkleri temsil ediyorsun.

Sinan: Rumların bu davranışları rahatsız edici değil mi senin açından? Mesela Türkiye’de de “ayrılıkçı olmayan” Kürtlerin konuşmasından çok mutluyuz ekranlarda…

Neşe Yaşın: Ha o anlamda soruyorsun? Valla önemli olan benim nasıl davrandığım… Ben kendimi kullandırtmadım! Çok net bir biçimde söyledim bunu. Hatta çok şaşırtıcı bir şeydi bu Kıbrıslı Türklerin bir kısmı için… Malum, benimle ilgili kötü önyargıları vardı ya? Ama ben Rum televizyonunda Rum televizyoncuya 63’ten, 63’te yaşadıklarımızdan bahsediyorum… Çoğu Rum’da bir Rum küstahlığı vardır, ama çıkıp karşılarında bir Kıbrıslı Türk olarak inandığım bildiğim ne varsa rahatça söylüyorum… Şok oluyorlar tabii… Şaşırıyorlar çünkü bilmiyorlar…  

Sinan: Onların resmi tarihinde de yok tabii bütün bu olup bitenler?

Neşe Yaşın: Hayır yok! Kıbrıslı Türkler de şaşırıyordu benim bu tavrıma… Hiç bir biçimde yarar sağlamadım Rum tarafında yaşarken…  Mesela istersen Rum tarafına yerleştiğinde, ev kiranı devlete ödetebilirsin en azından bir süre için…  Ben hiç böyle bir şeye yeltenmedim! Hiç bir çıkar sağlamaya kalkışmadım! Kuzeyde de böyle oldum… İşsiz kaldım, süründüm. CTP’ye bile minnet etmedim! Hiç kimseye minnet etmedim! İstesem çıkar sağlardım? Hristofias bana bayılırdı mesela. Ben ona bayılmıyorum ama (Kahkahalar) Sitem etmiş mesela Hristofias,  “hiç gelmiyor, konuşmuyor” diye… Hatta şok oldular, ben bir toplantıda Hristofias’ı eleştirdim diye…  Stalin’i eleştirmek gibi! Millet dondu kaldı, bu ne yapıyor falan diye! Gözünün içine baka baka eleştirdim. Hristofias oradaydı… Sonradan, “çok üzdün Hristofias’ı” dediler… Eleştirime neden olan bir röportajla ilgili olarak,  “yanlış çevrilmiş, sen yanlış okumuşsun” falan dediler. “Valla bilmiyorum, ben öyle okudum” dedim…

 

 


 

 

"güvenlik ve özgürlük arasında bir seçim yapmam gerekirse özgürlüğü seçiyorum"

 

 

 

Sinan: Korkmuyor musun peki, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranıyorsun, tek tabancasın?

Neşe Yaşın: Esir alınmaktan korkuyorum ben… Bu şekilde özgür oluyorsun, yani ne İsa’ya ne Musa’ya durumu iyidir… Özgür oluyorsun…

Sinan: Özgür ama savunmasız! Sana sahip çıkacak kimse, herhangi bir grup, parti vs. yok?

Neşe Yaşın: Yok canım, o kadar da değil…  Sevenlerim oluyor, bir kesim oluyor...

Sinan: Hayır aidiyetin olmadığı için diyorum… Hani bazıları rahat konuşur, çünkü arkasında bir hareket, bir parti, bir grup vardır…

Neşe Yaşın: Güvenlik ve özgürlük arasında bir seçim yapmam gerekiyorsa eğer, ben özgürlüğü seçiyorum…  Çünkü güvenliği seçtiğim anda esir düşüyorum! Evlilikte de böyle, bir çok ikili ilişkilerde de böyle… Ben özgürlüğü seçiyorum. Başıma ne gelecekse gelsin…

Sinan: Ama çok da mutluymuş gibi görünmeyen bir hayat bu?

Neşe Yaşın: Olabilir! Tutsaklık mutluluk mu yani?

Sinan: Hem bir aşk ilişkisi içerisinde hem de özgür olacağım gibi bir seçenek yok mu?

Neşe Yaşın: Mutsuz görünebilirim… Ama tutsaklık kadar mutsuz bir şey yok benim için…  Sürprizler var bu hayatta! Sokak kedisinin hayatı gibi biraz… Belki 365 gün huzurlu ve güvende değilsin ama hayatında sürprizler var…

Sinan: Ama yalnızlık ta var?

Neşe Yaşın: (Gülümsüyor) Ama kimsenin yaşamadığı kadar güzel sürprizler de var?

Sinan: Şimdilik var?

Neşe Yaşın: Nasıl yani?

Sinan: İleride yaşlı ve yalnız olmak da var?

Neşe Yaşın: E olabilir!

Sinan: Ürkmüyor musun bundan?

Neşe Yaşın: Tutsaklık kadar ürkmüyorum! Ürküyorum bir miktar tabii, ama tutsaklığı tercih etmiyorum. Bak bu da iki uç değil. Tamam ben de kendim için güvenli bir takım alanlar buluyorum sonuçta… Ama özgürlük hepsinin önünde…

Sinan: İnsanlar kendilerine benzeyen, kendileri gibi olanlarla temas kurmayı isterler…  Ama özellikle Kıbrıs için söylüyorum, sen kimse gibi değilsin. Ya da kimse sen gibi değil…  O noktada bir yalnızlaşma olması lazım?

Neşe Yaşın: Evet yalnızlık! Doğru! Yalnızlık benim bir kimliğim aslında…

Sinan: Hoşnut olduğun bir kimlik mi bu?

Neşe Yaşın: Edebiyatta çok…

Sinan: Besliyor yaratıcılığı?

Neşe Yaşın: Evet, çok yarayan bir kimlik… Bir de yalnızlığın seçeneği tutsaklıksa yalnızlığı tercih ediyorum ben…

Sinan: Tamam onu anladım. Edebiyatı beslediğini de anladım da… İnsan ve kadın Neşe’yi nasıl etkiliyor?

Neşe Yaşın: Canım sonuçta okurlarım falan var?

Sinan: Geç onu şimdi! Günün bir saatinde insanın kendini derin bir biçimde yalnız hissettiği anlar vardır…

Neşe Yaşın: Yazı! Yazıyla atlatıyorum o dakikaları… Ya herkes çok mu mutlu sanki? Maskeleriyle dolaşıyorlar ortalıkta pek çok insan, görüyorum… Saçma sapan ilişkiler içerisindeler…  Çok mu mutlu yani herkes?

Sinan Hadi canım şimdi b.k atmayalım! Gayet mutlu, keyifli insanlar var dışarıda?

Neşe Yaşın: Evet var! Ve bazen özeniyorum… Gerçekten, bazen özeniyorum… Keşke böyle bir kadın olsam…

Sinan: Sahip olamadıklarımla ilgili kıskançlığım vardır demiştin ya az önce…  Mesela yalnızsın, evde tek başınasın… Hastasın mesela, atıyorum ne bileyim…

Neşe Yaşın: Tabii bazen o hisse kapılıyorum… Keşke ben sıradan bir kadın olsam… Bir kocam, çocuklarım olsa…  Bak mesela bir oğlum olduğu için çok ama çok mutluyum!  Ayağım kırılınca da fark ettim… Yahu gelip bana baktı! Ne iyi bir şeymiş, ne güzel bir şeymiş…  Böyle bir çocuğum olmasa mesela çok üzülürdüm… İyi ki bir çocuğum var!

 


 

 

"oğlum için yapamayacağım hiç bir şey yok"

 

 

 

Sinan: Nasıl ilişkiniz oğlunla?

Neşe Yaşın: İyi, çok iyi…

Sinan: Anne misindir bu ilişkide, yoksa Neşe’ misin?

Neşe Yaşın: Neşe’yim! Anne değil Neşe’yim…  Oğlum beni seviyor ama olduğum gibi seviyor…

Sinan: Annesi olduğun için değil yani?

Neşe Yaşın: Hmmm… Neşe’yim yani…

Sinan: Annesi olmasan da seni sever miydi yani?

Neşe Yaşın: (Gülüyor) Severdi! Bana hayran olduğunu söylüyor. Bazen, “iyi bir anne olamadım” diyorum, o “hayır, sen iyi bir annesin” diyor… Bilmiyorum artık beni teselli için mi söylüyor ama onu çok sevdiğimi, onun için her şeyi yapabileceğimi, her zaman onun yanında olacağımı biliyor… Öyle vıcık vıcık bir anne-oğul ilişkisi değil bizimkisi…

Sina: Şiirlerinde anne titreşimi hiç yok… Küçük bir kız titreşimi var ama anne titreşimi hiç yok…

Neşe Yaşın: Evet, doğrudur… Oğlum bazen bana babalık ta yapıyor aslında, öyle bir şey de var yani…  Ne bileyim, anne dediğin nedir ki? Ben fedakarlık yaparım mesela? Her türlü fedakarlığı yaparım onun için… İstediği ve istemediği anda, maddi manevi her şeyimi verebilirim onun için…

Sinan: Kadın şair anneliği şiirine taşır mı diye düşündüm de bir anda? Ama işte küçük bir kız var hep şiirlerinde…

Neşe Yaşın: Benim anaç bir yanım var aslında ama, o yaralı yanım, küçük kız dediğin yanım çıkıyor şiirlerde evet. Geleneksel annelik rolünü istemedim hiç. Ama çok verici bir yanım, fedakârca bir yanım vardır… Çocuklar ister mesela o geleneksel anne rolünü bazen. Oğlum çok söylemiştir, ilk okuldayken falan, “neden sen de başkalarının anneleri gibi değilsin” diye… Ama çocuklar büyüdüklerinde iş tersine döner…

Ulvi: Bu kez herkesin annesi benim annem gibi olsun demeye başlarlar sanırım?

Neşe Yaşın: Hayır tam tersine, benim annem özeldir demeye başlarlar… Arkadaşları arasında böyle bir tür statü durumu…

 


 

 

"bir ödül töreninde cumhurbaşkanlarının sofrasında oturup, mutfakta sadece patatesin olduğu evime döndüm"

 

 

 

Sinan: Statü deyince… Bu senin ilişkilerini nasıl etkiliyor? Sana yaklaşıldığında insanların senin statüne, ününe mi geldiklerini yoksa gerçekten sana mı geldiklerini ayırt edebiliyor musun?

Neşe Yaşın:  Ya sonuçta ben bir şair ve yazarım, yani benim statüm ne ki? Elbette bana geliyordur insanlar?

Sinan: Öyle deme, sonuçta Neşe Yaşın’sın… Kıbrıs’ta çok mühimsin, Türkiye’de gayet iyi tanınıyorsun… Hani kartvizit biriktiren insanlar vardır ya? Onlar için çok çekici olabilirsin?

Neşe Yaşın: Ha evet! Öyle insanlar oluyor evet… Onları itiyorum ama zaten, iletişim kurmuyorum öyle insanlarla… Hissediyorum bunu ve kibarca savuşturuyorum…

Sinan: Sezebiliyorsun yani?

Neşe Yaşın: Evet hoşlanmıyorum o tür şeylerden. Sahici bir ilgiyi, sevgiyi anlayabiliyorum sonuçta…

Sinan: Eşit bir ilişki istiyorsun?

Neşe Yaşın: Evet eşit bir ilişki istiyorum. Hiyerarşilerden nefret ediyorum. Çok geren bir şey hiyerarşik ilişkiler… Benimki tasarlanmış bir mütevazilik değil. Belki zaman zaman kibirli bir yanım var…

Sinan: (Gülüyor) Kibirlisin, kibirlisin…

Neşe Yaşın: Aaa, kibirliyim ha?

Sinan: Bu kadar alçakgönüllülük, kibirlilik göstergesidir aslında…

Neşe Yaşın: Fark ediyorum aslında… Ama yapabileceğim bir şey yok! (kahkahalar)

Ulvi: Bana çok zor geliyor senin durumun… Yani hem var olabilmek, hem kendini korumak, hem de bir politik kimlik olarak kullanılmamaya çalışmak…

Neşe Yaşın: Evet çok zor! Benim gerçekten zor bir hayatım oldu bugüne kadar. Ama öyle güzel anlarım oldu ki, başka türlü bir hayatla da elde edemezdim o anları… Zorluklar çok oldu. Kıbrıs’tayken çok parasız, işsiz kaldığım zamanlar oldu… Kuzeydeyken… Çok da gururluyumdur ha, kimseden bir şey isteyemem… Kardeşimden bile isteyemem hiçbir şey… İşsiz ve beş parasızdım… Ama aynı günlerde şiir festivaline davet edildim ve Cumhurbaşkanıyla aynı sofrada yemek yedim… Sonra eve dönüyorsun ve evde yiyecek sadece patates var… Beş yıldızlı otellerde kalıyorsun bir yere davet edildiğinde ve eve geliyorsun, patatese devam…

 


 

 

 

"bana saldırırken erotik bir haz aldıklarını farkederek dehşete kapılıyorum."

 

 

Sinan: Ya sormadan edemeyeceğim, Kıbrıs’taki “malum gazete” bel altı vurduğunda ne hissediyorsun?

Neşe Yaşın: Of sorma! Çok kötü hissettim! Ciddi tecavüz hali bu! Hiç bir şey bunun gibi değil… Cinsel taciz çok acayip bir şey ve bunu tam olarak anlatabilmek de kolay değil aslında… Yani bir sürü insana anlatmaya çalıştım bu hissi… Sonuçta en iyi kadınlar anladı bu olayı ve buradaki feminist gruplar çok sahip çıktı bana… Ama erkek arkadaşların bazılarının bunun nasıl bir şey olduğunu tam olarak anlayamadıklarını düşünüyorum… Yani ne olacak işte bizim için de bir sürü şey yazıyorlar deniyor… Ama cinsel taciz bambaşka bir şey…  Ben onu hissediyorum, yani o an o yazının nasıl kaleme alındığını, yazarken neler düşündüğünü…

Sinan: Seni okuması da farklı? Senin bazı yapıtlarından alıntı yapıyorlar mesela, öylesine ustalıkla seçilmiş alıntılar ki…

Neşe Yaşın: Evet çok profesyonelce! Bazı cümleleri başka yerden alıp birleştirmiş… Çünkü mesela politik alegori de var ya o aşk hikâyesinde falan… Diyelim ki birleşmeye ilişkin bir şey, onu almış başka bir yere koymuş…

Ulvi: İnce ince oynamış yani üstünde?

Neşe Yaşın: Oynamış! Metinde oynamışlar!

Sinan: Nitelikli taciz yani?

Neşe Yaşın: Çok profesyonelce bir şey! Metinle oynama meselesi var… Sonra metinde olmayan başlıklar atılmış…  

Sinan: Neye bağlıyorsun bunu?  Karşı tarafın ruh halini anlayabiliyor musun?

Neşe Yaşın: Erotik bir haz aldıklarını düşünüyorum… Bunu yazan bir erkek…  Keyif alıyor bunu yaparken… Bunu çok düşündüm mesela…  Bu yazıları yazarken, hazırlarken, kendi aralarında ne konuşmuşlardır acaba? Nasıl bir keyif alıyorlar? Haz aldıkları anlaşılıyor bunu yaparken… Bayağı bir tecavüz eylemi çünkü bu… Erkek dünyası içinde bir şey bu…  Öncelikle hedef aldıkları bir kadın var…  Nefret ettikleri bir kadın,  politik olarak nefret ediyorlar… Eh, bir de Rumlar meselesi var tabii… Yazarken mesela bazen ister istemez cinsel içerikli bir şeyler oluyor, “hah Volkan şimdi bunu çeker çıkarır kullanır” diyorum…  Bir yazım vardı mesela,  Atina’yı anlatıyordum…  “Atina! Kalbimin tahtındaki şehir!” diye…  Acayip saldırdılar o yazıya…  Çünkü orada bir Yunanlı var! Yunanlı bir erkekten bahsediyorum…  Güzel bahsetmiyordum ama yine de bir Yunanlı erkekle bir şeyler yaşanmasından bahsediyorum…  Atinalı erkeklerin yalancı olduğundan falan söz ediyorum…  Sonuçta onlar için bu korkunç bir şey! Sonuçta “düşman!”…  Kendi toplumlarından bir kadının bir “düşmanla” ilişkisi korkunç geliyor onlara…  Bir tür namus meselesi! Romanda da esas mesele buydu onlar için.  

 


 

 

"milliyetçiler kadını ve vatanı aynı kategoriye sokar"

 

 

 

 

Sinan: Türkiye’de de var bu… Barışı da anlatıyorsan, bir aşk hikayesi varsa eğer, erkek mutlaka Türk olmalı!

Neşe Yaşın: Evet benim romanımda tam tersiydi… Erkek eğer Türk olsaydı, “onların kadınını” almış olurdu…

Ulvi: Gurur meselesi olacaktı bir de…

Sinan: Hayır, onların kadınını almış olmuyor! Onların kadınını “becermiş oluyor!”… Mantık bu!

Neşe Yaşın:  Evet kadın ve vatan aynı şey aslında algıda… Çok büyük bir ihanet bu! Bak, biraz da buruk biçimde anımsadığım bir şey anlatayım… Clinton dönemi ve Kıbrıs’ta yeni Amerikan elçilik binası açılacak… Amerikan Kültür Ataşesi benimle görüşmek istedi, randevu istedi ve buluştuk… Kadın dedi ki “bizim elçilik binamız açılacak ve bir şairin o açılışta şiir okumasını istiyoruz, ama bu şair hem Türklerin, hem de Rumların kabul ettiği bir şair olmalı, o yüzden senin gelip şiir okumanı istiyoruz”…  Tabii böyle bir teklifi kabul etmem o kadar kolay bir şey değil… Düşünsene, sonuçta Amerikan elçiliği… “Eğer kabul edersen, okuyacağın şiiri bize yolla lütfen” dedi… Ben de şu şiiri yazdım… Uzun bir şiir…

“o büyük sözü söyleyince bütün silahlar birden susacak/ ölmüşlerin hep bir ağızdan söylediği tarihten çıkıp gelen kalabalığın/ akan kanın ve acıların çığlığı olan söz / çiçek usulca fısıldayacak bu sözü/ gökyüzündeki ağlayan bulut/ coşkulu dalgaları denizin/ asker olmak istemeyen çocuklar söyleyecek/ işte o gün köpüklerden yeni bir aşk doğacak/ milliyeti belirsiz büyülü sözcükler/ susmuş yüreklerin intikamı tarihten/ aşkın rüzgarıyla öpüşürken utancından ölecek savaş/ yarım vatana ihanet ulaşmaksa bütün vatana/ şahane boynuzların olacak milliyetçilik/ ihanet edeceğim sana bütün düşmanlarla sevişip/ peşime kanlı ordular koysanda ihanet edeceğim sana yeryüzünün bütün kıtalarında/ şiir söyleyince o büyük sözü/ bütün pazarlıklar ve görüşmeler bitecek/ işsiz kalacak arabulucular/ içinde yıldızları ve nehirleri taşıyan bütün zamanlardaki sonsuz sevişmeleri/ yağmurları denizleri ve sesleri taşıyan o büyük sözle boyun eğecek tarih/ şiir söyleyince o büyük sözü/ya kurşuna dizilecek bütün şairler/ ya da barış inecek toprağa..."

Şimdi kabul ettim ben ama çok da emin değilim bu şiiri gördüklerinde beni hala isteyeceklerinden… Gönderdim şiiri… Kadından yanıt geldi: “Harika bir şiir!”… Açılış günü özel izin alındı, Rum tarafına geçtim. Büyük bir orkestra, müzik var… Herkes ayakta. Bir tek ben ve bir de benim şiirimi Rumcaya çevirecek kız oturuyoruz… Başpiskopos geldi, Claridis geldi… işte bütün siyasiler, Kuzey’den birkaç kişi var… Bütün büyük elçiliklerden insanlar var. Ben şiiri okudum. Kataloglarda şiirin İngilizcesi var. Rumcası da orada okundu. Ertesi gün kızılca kıyamet koptu! Önce Rum Eğitim Bakanı, milliyetçi bir kadındı, kıyameti kopardı. “Ne demek, bir Türk gelsin de şiir okusun! Üstelik şiir hiç Kıbrıs şiiri de değil! Olacak şey değil! Rum şair yok muydu da buna okutuldu?” Derken, o zaman “malum gazete” yok Kuzeyde, Birlik Gazetesi vardı… “Bu karı, ben sizinle yatmak istiyorum diyor ama onlar bunu yatağa almıyorlar, çünkü kocasını, milletini aldatan bir kadın bir gün beni de aldatır” diye yazdı… Sonra solculardan koptu kıyamet! “Neşe Yaşın nasıl olur da Amerikan Elçiliğinde şiir okur!”

Tabii arada birkaç güzel, destekleyici yazı da çıktı… Haravgi’den, AKEL’den olumlu yorumlar geldi… Hatta hiç unutmam, şiir basılı olmadığından Işık Kitabevinin camında “Neşe Yaşın’ın şiirinin fotokopisi burada satılmaktadır” ilanı konmuştu. (Kahkahalar) Bu arada en güldüğüm olay ise şudur… Cyprus Weekly okuyorum… Bir köşe yazısında şöyle denmiş:  Amerikan Elçiliği açılışındaydım,  Kıbrıslı bir Türk şair şiir okudu. Önümde de bir BM askeri görevlisi vardı…  Yanındakine şöyle sordu: “Şey…  Yok muydu bir Amerikalı şair?”…  (Kahkahalar)

 

 


 

 

 

 

"şiirin kendisi bir çeviri zaten, sonuçta iç sesini dile çeviriyorsun..."

 

 

Sinan: Herkes kendi açısından bakıyor…  Oysa sen hiç biri değilsin! Bu arada, şiir çevrilebilen bir şey mi?

Neşe Yaşın: Şöyle… Şiirin kendisi bir çeviri zaten… Sonuçta sen iç sesini dile çeviriyorsun ki, zaten şiirin kendisi eksik bir çeviri oluyor… İç sesini tam çeviremiyorsun aslında… Çevirmeye çalışıyorsun…  Sonra onu bir başkası, başka bir dile çeviriyor…  Bazen bir çevirmen kötü bir şiiri adam edebilir, bazen de çok güzel bir şiiri batırabilir… Ama çevrilmeli bence…  Şiir çevirisi bence başlı başına bir barış projesidir.

Sinan: Duygu tercümesi gibi bir şey diyorsun? Ve çevrilirken bir şeyler yitiriyor?

Neşe Yaşın: Evet…

Ulvi: Kültürden kültüre değişiyor tabi oradaki kavramlar… Söylediğin kelimenin başka bir kültürdeki yansıması bambaşka bir şey…

Neşe Yaşın: Benim şiirimi de Kıbrıslı bir Türk şair çevirdi Türkçeye… Rumcasını da İstanbullu bir Rum çevirmişti bu şiirin…

Ulvi: Barış bile Kıbrıs’ta başka bir şey ifade ediyor, burada başka bir şey ifade ediyor… Aynı barıştan bahsetmiyoruz…

Sinan: E bazı kelimelerin karşılığı yok? Mesela hasret? Hasretin karşılığı yok?

Ulvi: Onlara girmiyorum bile… En bilindik kavramlar bile o kadar farklı ki sendeki hissiyatıyla… Bir de bunlarla birleşince bambaşka bir şey çıkıyor.  Aslında çevirirken şiir bir anlamda yeniden yazılıyor.

Sinan: Sen Türkçe mi yazıyorsun şiirini yoksa İngilizce mi?

Neşe Yaşın: Türkçe yazıyorum… İngilizce şarkı sözü yazmaya başladım bir süre önce…

Sinan: Ya bu arada şiirlerini ezberliyorsun?

Neşe Yaşın: Eskiden ezberliyordum.  Neden ezberliyordum?  Ezberlemek için gayret sarf ettiğimden değil… Ben şiiri o kadar çok okuyorum ki ezberime yerleşiyor…  Yazarken üzerinden o kadar geçiyorum, işte sesler tam olsun, otursun diye… Okudukça ezberime yerleşiyor. Ama şimdi artık öyle değil… Belki bellekle ilgili bir şey…

Sinan: Genelde şairler kendi şiirlerini ezberleyemez ve iyi okuyamaz ya?

Neşe Yaşın: Ben bir saat okuyordum bazen… Bir saat kendi şiirlerimi ezbere okuyordum…

Ulvi: Şiir okumaları yapılıyor mu hala? Eskiden olurdu.

Neşe Yaşın: A evet, hatta perşembe akşamı okumam var…

Sinan: Sunay Akın yapıyor ya şiir resitali şeklinde?

Ulvi: Çok acayip süslemeli bir şeyler yapıyorlar bazen…  Altına müzik ekleyerek falan…

Sinan: Bak ben de onu anlamam işte! Şiirin kendi müziği var zaten?

Neşe Yaşın: Evet kendi müziği var! Ben tek başına seviyorum şiiri… Çok hafif bir müzik belki olabilir, arada olabilir… Şimdi kareografi de yapıyorlar şiir günlerinde.

Sinan: Valla ben şiirin kendi ritmini ve müziğini duymak isterim. Fondaki müzik beni çok rahatsız ediyor.

Ulvi: E çünkü bambaşka bir yere götürüyor şiiri.

Neşe Yaşın: Bir marketing çıkıyor ortaya!

Ulvi: Bukowski çıkar ya, oturup bir yandan içkisini içer,  hani olduğu gibi… Yarısında bırakır bazen…

Neşe Yaşın: Evet kesinlikle bence de öyle…

Ulvi: Aslında yazanın kimliğiyle ilgili bir şey biraz da…  Beat şairleri falan…

Neşe Yaşın: Performans şairleri var şimdi böyle… Performans yapıyorlar, şiir hiç iyi değil ama o performans…

Ulvi: İşte o süsleme! Eğer içeriğinde zaten bir şey yoksa ek bir şeylere ihtiyaç duyuyor…

Neşe Yaşın: Ama Küçük İskender mesela… Performans yapıyor ama şiiri de iyi olduğu için o performansla hoş oluyor… Ona yakışıyor!

Sinan: E tamam… Bitirelim artık.

Neşe Yaşın: E bitirelim…

Ulvi: Tamam! Bitti!

 

BİTTİ

 

 

 

 

 

 

 

Son Güncelleme ( Pazartesi, 11 Nisan 2011 22:38 )