Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Oradan aktardığın haberlerde, kurduğun dilde, bizim artık burada neredeyse unuttuğumuz bir “gazeteci mesafesi” görülüyor. İnsani bir dili korumaya çalışırken, aynı zamanda meslekten taviz vermeyen objektif bir filtre, hatta zaman zaman katı bir gerçeklik seziliyor haberlerinde. Bu kadar “objektif” durmanın yarattığı rahatsızlıklar yok mu? Zira bazıları “bu kadar objektiflikten” hoşlanmıyor Türkiye’de. Duymak istediklerini, görmek istediklerini vermiyorsun kimseye. Oranın gerçekliğini ama belirli ölçüde de süzerek verdiğini hissediyorum ben haberlerde. Kan- ceset görmüyorum mesela. 
Hediye Levent: Aslında bizimki iki taraflı bir mesele… Bir şiddet pornografisi oluştu. Sadece Türkiye açısından söylemiyorum, dünyada da böyle. Dünyada biraz daha farklı olarak,  fotoğraflarda, görüntülerde ajitasyonun düzeyini bir nebze kontrol etmeye çalışan bir tutum var gerçi ama bizde öyle değil. Bizde sınırsız bir şekilde şiddet pornosuna dönük bir iştah var. Ben çok nadir parçalanmış ceset yayınlarım ya da haberini veririm. Çok nadirdir. Gerçekten ekstra bir durum varsa veririm. Bir yerde mesela cihatçı gruplar ya da ÖSO saldırı düzenliyor. Bunu soğuk bir dille, “şu kadar kişi öldü” diye verip geçtiğimde hemen tepki alıyorum. Türkiye’nin Suriye politikasına yüzde 100 karşı olanların da tepkisini alıyorum. Onlar meseleye çok uzak durmakla suçlarken, diğerleri de benzer bir suçlamayla gelebiliyor. Çok saçma sapan bir durum!
Sinan: Bir cendere içerisindesin. Dengeyi nasıl tutturuyorsun peki?
Hediye Levent: Zor! Burada bir savaş var ve savaşın ajite edilecek, ağlak bir takım ifadelerle, kan revan görüntülerle anlatılacak bir şey olduğunu düşünmüyorum ben. Savaş çok soğuk, kaskatı, insanın bütün hislerini boğazında düğümleyip bırakacak bir şey zaten. Savaşta insanlar ölüyor. Çocuklar ölüyor. Tecavüzler oluyor. Yağma oluyor. Bir sürü haksızlık oluyor ve hiçbir yerden hakkınızı arayamıyor, soramıyor, alamıyorsunuz. 3-5 yıl sonra hesabını sorarım dersin, onu bile yapamazsın. Uğradığın haksızlıkla oturursun oturduğun yerde. Savaş böyle bir şey. Dolayısıyla savaşın böyle bir şey olduğunu kabullenip, onun kurallarına göre aktarmayı daha doğru buluyorum ben.
Sinan: Yeterince sert zaten, bir de ayrıca süslemeye ihtiyacımız yok diyorsun?
Hediye Levent: Kesinlikle! Bir cenazeye gittiğini düşün. Çok genç yaşta birinin, çok trajik bir şekilde öldüğünü düşün. Derin bir sessizlik vardır orada. Gözyaşının donması diye bir şey vardır. Teselli etmek istersin, ağzından tek bir sözcük çıkmaz, çıkamaz. Ne diyeceğini bilemezsin, nereye bakacağını bilemezsin. Ezilir kalırsın orada. Acıyı ta içinde hissedersin. Savaş böyle bir şey Sinan. Ağlak bir şey değil. Çok katı, çok soğuk bir şey savaş.
Sinan: Ama insanlar trajedi, dram, kan görmek istiyorlar?
Hediye Levent: O da biraz savaşın pornografisiyle alakalı bir durum. Bir şey daha var. Savaş şartlarında zaten genel olarak “ya bizdensin, ya değilsin” algısı var ya, o da gazeteciliği ciddi bir cendereye soktu. Savaş şartlarında siyah ya da beyaz diye bir şey yoktur. Madalyonun iki yüzü değil, birkaç yüzü vardır. Bundan 4 yıl önce benim yazdığım makaleler var. Hem muhalifleri hem rejimi eleştirdiğim yazılar. O dönemde de iki taraftan çok sert tepki alıyordum. Ama kardeşim bu savaş şartlarıdır. Savaşta temiz taraf yoktur. Sadece olay vardır. Olaya bakarsın. “O taraf şunu yaptı, o yüzden bu taraf da böyle cevap verdi. Ama o tarafın onu yapmasının arkasında şöyle bir sebep var” diyebilirsiniz. Ama “o haklı, bu haksız” diyemezsiniz.  Bir diğeri de savaşı sürekli ajitasyonla drama boğarak anlatmak, anlamaya çalışmak eğilimi var. Bu, savaşı doğuran şartları ya da devamını sağlayan somut şartları da kamufle ediyor. Bu da aslında daha fazla dram demek! Savaşı uzatan bir şey çünkü bu… Mümkün olduğunca soğuk, dışarıdan bakıp, sebeplerini, neden başladığını, neden devam ettiğini, dinamiklerini, olasılıklarını görüp aktarmak en sağlıklısı ki, mevcut dram daha fazla devam etmesin.
FOTOĞRAFLAR: Şam yakınlarında, yıkıntılar halindeki Yarmuk Kampından