Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: 2008’de Şam’a gittin. O tarihten bu yana da Türkiye ve dünyaya Suriye’den haber geçiyorsun. Suriye’ye gitmek bir tercih miydi?
Hediye Levent: Ankara’da, yazılı basında muhabirlik yapıyordum. Zaman içerisinde 2 yıllık muhabirle 10 yıllık muhabir arasında, kendini geliştirme açısından çok bir fark olmadığını fark ettim. Biraz da meraklıydım dış politikaya. O dönemde yurt dışında hem dil öğrenebileceğim, hem de çalışabileceğim yer arayışı içerisindeydim. Aslına bakarsan niyetim, eski Sovyet coğrafyasında, özellikle Kafkasya’da enerji konusunda uzmanlaşmaktı. Ama o bölgede hem çalışabileceğim, hem dil öğrenebileceğim, hem de beni yaşatacak şartları sağlayabilecek bir seçenek bulamadım. Sadece Anadolu Ajansı o dönemde yurt dışında muhabir çalıştırıyordu. Suriye’ye gider misin dediler, olur giderim dedim. Yani gözüm öyle Suriye’de falan değildi. Hatta hiçbir fikrim yoktu Suriye hakkında. Dil de bilmiyordum. Hayatımda ilk kez görecektim Suriye’yi.

Sinan: Nasıl yani? Arapça bilmiyor muydun?
Hediye Levent: Yok canım ne Arapçası? Harfleri bile burada öğrendim ben! Fenaydı yani…
Sinan: Suriye’ye ilk gittiğin tarihler nispeten rahat bir dönemdi sanıyorum. Derken yavaş yavaş savaş ortamına girildi ve sen de bir savaş muhabirine dönüştün. Savaş çıkınca endişelenmedin mi? Türkiye’ye, güvenli ortama kapağı atmayı düşünmedin mi?
Hediye Levent: Düşündüm, hala da düşünüyorum.  Tabii insanlara çok çılgınca gelebilir ama şöyle de bir şey var; burada sıcak savaş devam ettiği ve bu savaş dünya basınına klişe bir takım formüller üzerinden aktarıldığı için satır aralarını kaçırıyor insanlar. Burada tarihi önemde bir dönem yaşanıyor. Bundan 5-10 yıl sonra, nasıl ki bir zamanlar insanlar Doğu ve Batı Almanya’nın ayrılmasını, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü ya da ne bileyim Hitler’in çöküşünü, Nasır’ın yükselişini konuşuyorlarsa, Suriye’yi ve Arap dünyasında yaşanan olayları da konuşacaklar. O ölçüde tarihsel bir dönüm noktası yaşanıyor bu coğrafyada. Buraya eğer savaş döneminde, 2011-2012 gibi gelseydim, buraya dair öğrendiklerim, bu bölge ve burada yaşananlar çok cazip gelmeyebilirdi bana. Kıyaslama şansım yoktu çünkü. Ama 2008’de geldim ve o tarihten beri resmen yıl yıl, gün gün toplumun dönüşümünü, zihniyetin değişimini, kimi fikirlerin, eğilimlerin yükselişini, bazılarının düşüşünü görebiliyorsunuz. Bunu çok net biçimde hissedebiliyorsunuz. Aslında bunun karşılığında ödediğim bedelin çok yüksek olduğunu, çok büyük bir riske girdiğimi biliyorum ama tanık olduğum sürecin öyle her gazeteciye nasip olacak bir şey olmadığını da biliyorum. Muazzam bir tecrübe, muazzam bir birikim veriyor burada olup bitenler. Gazetecilik sadece deklanşöre basmak değil çünkü.
Sinan: Tüh! Ben “meslek aşkı” diye bir yanıt bekliyordum. Anlattıkların meslek aşkından öte şeyler. Savaş başladıktan sonra Türkiye bir pozisyon aldı. Yoğun bir dezenformasyon savaşı başladı. Böyle bir ortamda senin Suriye’den geçtiğin haberlerin Türkiye’de belirli kesimlerde rahatsızlık yarattığını da biliyorum. Sen sonuç itibarıyla mesleğin kurallarına bağlı kalarak, objektif bir habercilik yapmaya çalışıyorsun. Ama savaşın tarafları, fazla objektiviteyi de her zaman sevmeyebiliyor. Politik dengeler ağır basmaya başlıyor objektif habercilik karşısında. Ne düşünüyorsun bu konuda?
Hediye Levent: Bunun sadece Türkiye ile alakalı olduğunu düşünmüyorum. Aslında batı basınında da benzer durum söz konusu. Biz dünya basınını o kadar fazla takip etmediğimiz için bilmeyebiliyoruz Türkiye’de. Mesela Libya’da olaylar başladığında birkaç yabancı gazeteci: “Buradaki durum, dışarıdan göründüğü gibi değil. Burada bir aşiret düzeni var ve mevcut sistemi yıkarsanız bir daha kimse buraları toparlayamaz, dengeyi kuramaz, sistem çökerse Libya bir daha toparlanamaz” diye. Kimse dinlemedi. Bak mesela Robert FiskPatrick Cockburn gibi iki önemli isim var. Bu insanlar neredeyse 40 yıla yakındır bu coğrafyayı dolaşıyorlar, karış karış biliyorlar buraları. Bir çok konuya hakimler. Savaşta da barışta da buralardaydılar. Bu iki ismi Batı basınında çok nadir görüyoruz. Köşe yazılarını takip edenler bilir biraz ancak CNN, BBC gibi tv’lerde sık görünmezler nedense. Genel olarak taraf değilsen görünür de olmuyorsun pek. Nasıl anlatsam? Tarafsızlık, taraf olmak üzerinden ölçülür hale geldi biraz. Basının sicilindeki en karanlık, en kara dönemlerden biri bu dönem.Arap Baharı dedikleri, Arap isyanları döneminden söz ediyorum. Eğen İngiliz, ABD’li ya da Türkiyeli ya da Rus bir gazeteciyseniz, taraf değilseniz, ülkenizin ideolojisine, angajmanına ya da ajandasına bağlı bir gazetecilik yapmıyorsanız, sizi “taraflı” olmakla suçluyorlar. Böyle bir paradoksa düştük biz basın mensupları olarak. Çok sıkıntılı bir süreç bu! Bu bölgede sadece hayatınızın tehdit altında olması değil mesele. Çok ağır şartlarda çalışıyorsunuz. Aileniz yok, size destek olacak, kol kanat gerecek kimse yok. İşinizi yapmaya çalışıyorsunuz. Bazen bilgi almak o kadar zor hale geliyor ki… Çünkü hiçbir şey siyah ya da beyaz değil sahada. Bilgiyi teyit etmekte zorlanıyorsunuz. Süzgeçlerinizin sağlam olması gerekiyor. Bütün şartları oluşturup, bilgiyi toparladıktan sonra işin ikinci aşamasına geçiyorsunuz. Çalıştığınız kurum, kuruluş her neyse, editörlere sayfalarca mail yazıyorsunuz olayın backgrounduna ikna edebilmek için. Bu bazen saç baş yolduracak bir şey. E bir de tabii sosyal medya olayı var! Sürekli tehdit, sürekli hakaret ve saldırı altındayız. Sonuçta biz de etten kemikteniz. Bazen biz de çok yoruluyoruz!
Sinan: Türkiye’den de tehditler geliyor mu?
Hediye Levent: Şu aralar biraz hafifledi. En fazla tehdidin olduğu dönem, ısrarla “Suriye’de cihatçıların olmadığının savunulduğu” dönemdi. Biz buradan “Nusra Cephesi şuraya saldırdı” diye haber geçiyoruz. “Hayır orada Nusra yok!” diyorlar. Adamlar görüntü yayınlıyorlar ama boşuna, inandıramıyorsunuz kimseyi. İnanmıyorlar, inanmak istemiyorlar. Artık bütün dünya, Türkiye de dahil olmak üzere, Suriye’de Cihatçıların, El Kaide’cilerin, Nusra’cıların olduğunu biliyor. Artık kabullenmiş durumdalar. O yüzden nispeten hafifledi küfür, tehdit ve saldırılar. Bir şey daha var tabii: Gerek mülteci akınları, gerek cihatçıların saldırıları, gerek Türkiye gibi Suriye’ye komşu ülkelere ekonomik ve toplumsal yansımaları nedeniyle Suriye meselesine bakış yavaş yavaş değişmeye başladı. Bu da haliyle bizleri rahatlatan bir şey oldu ama tabii 5 yıl sonra…