Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

"BEN DE AKP'YE KARŞIYIM AMA AKP'NİN VARLIĞINA DEĞİL, POLİTİKALARINA KARŞIYIM!"
MİA- Şimdi burada durduğumuz noktada, bu detaylarla bizim basınımızda bu konuyu yazacak kimse yok, kalmadı belki, çünkü bilmiyorlar. 
SEDAT ARAL: Bakın öyle bir hale geldik ki; ben bir gazeteciyim, siz bir entelektüel olarak, gazeteci- haberci olmak için şu anda röportaj yapıyorsunuz, Ali Fuat foto muhabirliğine, gazeteciliğe yeni adım atan bir adam. Üçümüz de sokakta sevdiğimiz rengi dilediğimiz gibi söyleyemeyiz. Önce etrafımızdakilere bakmak zorundayız; acaba ne düşünüyor, kırmızı dersem PKK’lı mı olacağım. E, bundan iki yıl önce kırmızı dediğimde Türk Bayrağı geliyordu akla, “vay ulusalcı” diyordu, tamam mı?
MİA- Özellikle Gezi’den ve 17-25 Aralık’tan sonra sokakta şöyle bir durum yaşamaya başladık: Metro’da oturuyorsunuz, herkes birbirini inceliyor. Ve o inceleme sırasında bakışlardan hissediyorum; “Acaba bu neci?”diyor içinden. Kılığa bakıyor, kıyafete bakıyor, duruşuna bakıyor, yanındaki arkadaşınla konuşmana bakıyor ve seni bir sınıflandırmaya sokmaya çalışıyor, aslında epey kötü bakıyor. Kaşlarını çatarak bakıyor incelerken. Çünkü önemli olan, onun tarafından mısın, değil misin? Bir süre sonra bunlara takılırsam sokağa çıkmayacağım noktasına kadar da geldiğimi hatırlıyorum, sonra üzerinde durmamayı öğrendim, mecburen. 
SEDAT SEDAT ARAL:Sorunlardan bir tanesi tam da bu anlattığın işte; herkes birbirine kökten karşı. ! Köktencilik, ya da toptancılık dediğimiz hikaye. Ülkenin başka bir sorunudur bu. Adam diyor ki “Ben AKP’ye karşıyım.”Ben de AKP’ye karşıyım ama ben AKP’nin varlığına karşı değilim, ben AKP’nin politikalarına karşıyım. Gerisi yasal çerçevede düşünülecek bir hikaye. İkincisi tape. Yahu gazeteciler tapeleri şeker gibi dağıtıyorlardı kardeşim. – Gülüşmeler- 
MİA: İsterseniz bu bölümü yavaş yavaş bitirelim mi? Bu konuyu bitirelim ki medya’ya geçelim. Çünkü medya kısmı şu konuşmalarımızdan da anladığım kadarıyla daha “eğlenceli” geçecek. 
- Gülüşmeler-
SEDAT ARAL: Aslında birbirleriyle bağlantılı, çok bağlantılı. Bir ekleme yapayım: 2003’te Irak’a saldırı pozisyonlarından bir tanesi Nijer’in Irak’a zenginleştirilmiş Uranyum satmasıydı. Nijer’i biliyor musunuz? Çad’ın altında bir yerlerde. Nijer pişirme yağı bile yapamıyor. Böyle bir endüstriye sahip değil. Bir tür kabile devleti, en ufak bir fabrika veya üretimi yok, hiçbir şeyi yok. Gümüş, tuzlu balık, işte Sahra’nın altındaki ülkelere birtakım şeylerle satış yapmaya çalışan, hala kervanların geçtiği yerlerden bahsediyorum. Amerikan medyası bu tuzağa savaşta düştü. Ama ne yaptı? Savaşın ilk altı ayında baktı ki düşünülen hiçbir şey yok, bir sürü yazar özür diledi, istifa etti, çekti gitti. IŞİD konusunu toparlayalım dersen; IŞİD’in Türkiye tarafından sempatiyle karşılanması başka, desteklenmesi başka. Türkiye IŞİD’i sempatiyle karşılayabilecek potansiyele sahip. Ama IŞİD’in destekleyebilecek kadar, yani Suriye veyahut ta Irak’taki bir savaşı regüle edebilecek kadar zengin bir ülkeden bahsetmiyoruz Türkiye derken. Ve savaş çok ciddi bir para tüketicidir. O kamyonlarla giden mühimmat var ya, bir kasaba için yarım saatlik mühimmattan bahsediyorsunuz. Orada en fazla olsun olsun 300 tane top mermisi ile 50 tane kalaşnikof vardır. Çok ağır şeyler, zor. Böyle bir savaşı finanse edebilecek bir orduya sahip değiliz, ya da böyle bir teknolojiye hatta böyle bir endüstriye sahip değiliz biz. Sempati olayına gelirsek, bazı siyasi görüşlerin buna sempatisi olabilir, bu en fazla adam gönderme ilişkisinde olur ama dünyanın her tarafından adam gidiyor zaten. Fransa’dan da adam gidiyor. Cezayirli Fransız’ın oraya gitmesinden bahsetmiyorum, Redneck Amerikalı da gidiyor oraya, Arizona’nın bilmem neresinden de çıkıp gidiyor. Bundan dolayı biz Türkiye Devleti’ni suçlar mıyız? Mantıklı bakıyorum, ben bundan dolayı suçlayamam. Gazeteci olarak Türkiye’nin geçiş ülkesi olmasına nasıl bakalım? Şimdi göz yumma deniyor, nasıl göz yumma, neye göz yumma? Sınırdaki adam göz yumuyor. Siz devletin işleyişini kopardığınız zaman, olacağı bu, son 13 yılda yaşadığımız da bu zaten:  medyanın ve hükümetin yaptığı şeyler, realiteyi kaybettirdi devlete. Devleti yıktılar aslında, ama yerine koyabilecekleri bir şey yok. 
AFK-Geldiğimiz nokta biraz bu belki, devlet ne kadar devlet, devleti aslında kim yönetiyor?
SEDAT ARAL: Buradaki sorun şu, senin sınır kapındaki adam partizanlıktan dolayı onlara yardım ediyorsa veya bundan faydalanacağını düşünüyorsa, o zaman geleceksin birtakım politikacılardan hesap soracaksın. Fakat bu hesabı sorabilecek bir medyan yok senin artık. Çünkü küfür ediyor. Türkiye’nin en çok okunan yazarlarına bak, açıyor içişleri bakanına küfür ediyor. Hesap sormak bu mudur? Bir gün beni Okmeydanı’nda polis durdurmuştu., Ttın tıın tın gidiyorum orta şeritten!, herif “sağa çek” dedi!,- kiralık araba- sağa çektim, “ehliyet ruhsat bilmem ne filan” dedi,” iyi de beni niye durdurdun ki?” dedim, her şey kurallarına uygun?, Bbir de ben çok kurallı araba kullanırım, 30’a düş derler ya, ben 30’a düşerim işte orada.  “Sürat mi yapıyordum” dedim, “yok yok, ver ehliyet ruhsatını çek şöyle…” Kamyonlar o sırada şöyle geçiyor civvv… civvvv.. “Bunlara niye yapmıyorsunuz aynı kontrolü?” dedim, “ben değilim durdurman gereken” dedim.  “Onların Allah belasını versin” diyor herif.  Al buyur işte, aynı şey. Şimdilerde Türkiye’deki medyanın durumu da tam olarak bu maalesef!. Türkiye’de çözülmesi gereken en baştaki sorunlardan biri, medyanın kendisi.…  Akıl almaz bir tarafgirlik var ve aslında tarafgir olacak beyine de sahip değil. Asıl sorun o. Bana aptallar imparatorluğu kurulmuş gibi geliyor. Bakıyorsunuz, hükümete Irak, Suriye konusunda en sert çıkışan kadın gazeteci yazarın 2011’de yazdığı okuyorsun, aaa kadın destekliyormuş meğerse savaşı. Birbirine çok bağlı bir hikâye. Biz Davutoğlu’na çok kızıyoruz işte, “IŞİD’ı sen destekledin!” diyoruz, adam diyor ki, “Siz de desteklemiştiniz. Ben sizden sadece daha geç vazgeçtim desteklemekten” diyor. (gülüşmeler) Şimdi sorun o değil mi yani, Davutoğlu ilk bu savaşa başladığı dönemde kaç tane gazeteci hatırlıyorsunuz Suriye Savaşı’nı destekleyen? Ben yüzlerce hatırlıyorum. Davutoğlu’nun tek problemi azıcık daha geç vaz geçti :)  Orada sadece zaman faktörünü kullanabilirsin ama mekân olarak hepsi aynı yerde duruyordu, değil mi? Hepsi “Eset gitmeli” diye başlıyordu mesela.