Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Benzer stratejinin Türkiye tarafından Rusya uçağının düşürülmesi olayında da güdüldüğü söyleniyor. Katılıyor musunuz bu görüşe?
Mensur Akgün: Bana kalırsa değil. Türkiye, Suriye uçakları için yayınlamış olduğu angajman kurallarını, sonuçlarını düşünmeden Rus uçaklarına da uyguladı. Üzerinde uzun uzadıya düşünülmüş bir plan, siyasi bir irade yok. Türkiye görebildiğim kadarıyla zaman zaman siyasetin tonunu yükseltse de, ayakları yere basan bir dış politika izliyor. 
Sinan: Bütün yaşananlara rağmen hala “ayakları yere basan bir dış politika izlenmeye devam ettiği” görüşünde misiniz gerçekten? 
Mensur Akgün: Büyük ölçüde ediyor. Tabii, hatalar yok değil. Kim hata yapmıyor ki? Ama ne olursa olsun bunların hiçbiri yönetilemeyecek düzeyde değildi. Dikkat ederseniz özellikle Numan Bey’in yaptığı açıklama son derece dengeliydi, her iki tarafa da itidal tavsiye eden nitelikteydi. Ben bu tavrın süreceğini tahmin ediyorum. Bazıları Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaları beğenmedi, bazıları cumhurbaşkanının söylediklerini beğenmedi… Ama geneline baktığınız zaman Türkiye şu an ki şartlar altında mümkün olduğu kadar dikkatli hareket etmeye çalışıyor. 
Sinan: Ama bir kumar oynandı galiba? Geçmişte Türkiye dış politikası defansif bir politikaydı. AKP ile birlikte “proaktif dış politikaya” geçildi. Şimdi bunun sonuçlarını yaşıyoruz. Ne dersiniz? 
Mensur Akgün: Tamamıyla katılıyorum ya da katılmıyorum diyemem. Evet Türkiye Arap Baharı sırasında da, öncesinde de kumar oynadı. Oynadığı kumarların da karşılığını aldı. İsrail ilişkilerini gerdik. Bir kısmı bilinçli, bir kısmı bilinçsiz bir şekilde oldu. İsrail’le yaşanan gerilmenin sonucunda Arap Dünyasında Türkiye’ye karşı müthiş bir sempatinin olduğunu gördük. Erdoğan’ın, Gül’ün, Davutoğlu’nun yapmış olduğu açıklamalar sempati patlamasına yol açtı. Tarihin akışı içerisinde doğru yerde ve doğru şeyler söylendi. Bunun faydası da görüldü. Fakat daha sonra tarih farklı bir şekilde akmaya başladı. Hiç beklemediği aktörler pat diye geldiler; mesela Mısır’da darbe yaptılar. Mısır’daki darbeye karşı çıkış belki doğruydu ama tonu fazla olunca bu sefer karşı taraf tepki göstermek zorunda kaldı. Bu tepkiyle Ortadoğu’da önemli bir stratejik mevzi kaybetmiş olduk. İş birliği yapın ya da yapmayın ama Mısır, Türkiye açısından jeopolitik olarak önemli bir ülke. Evet Sisi’nin yaptıklarını tasvip etmek mümkün değil, bunu yine eleştiririz. Hatta buna karşı uluslar arası örgütlerde lobi de yapabiliriz. Ama çok bağırdığın zaman karşı taraf buna tepki göstermek zorunda kalıyor. Bu sefer elinizdeki dış politika imkanlarından da oluyorsunuz.  Onun için amaçlarınıza ulaşmak için farklı şekilde hareket etmeniz lazım. Bu açıdan baktığınızda, doğru; Türkiye’nin Mısır’a karşı yaptığı bir takım hatalar oldu. Politikanın özü yanlış değildi ama ifade tarzındaki hatalar dolayısıyla Mısır’la olan ilişkilerin gereksiz yere gerilmesine yol açtı. Gereksiz diyorum çünkü, gerilmenin sonunda oradakiMüslüman Kardeşlerin de daha rahat etmesini sağlayamadık. İlişkiler kopmamış olsaydı, belki Türkiye çok daha etkili olabilecekti, o davaların seyri üzerinde. İsrail’le ilişkilerde olduğu gibi, ısrarcı değil, gerçekçi bir politika izlenebilirdi. “3 koşulum var, onları yerine getirirsen normalleşiriz” dendi İsrail ile ilişkilerde. Onlar da yerine getiriyorlar işte. Ufak tefek pürüzler kaldı, onlar da halledilince normalleşme gerçekleşecek. Ama Mısır’da duygusal bir reaksiyon verildi ve başarısız bir politika izlendiği görülüyor. Gerçi şimdi ilişkilerin düzeltilmesi, geliştirilmesi yönünde bir takım inisiyatifler belirdi. Bir düzeltme çabası var yani. Şunu söylemeye çalışıyorum.  Uzun dönemli olarak baktığımız zaman aslında Türkiye’nin dış politikası çok afaki değil. Belli bir amacı, hedefi var, ona ulaşmaya çalışıyor. Hatalar elbet yapılıyor ama kökünden tutarsız bir politika olduğu söylenemez. Bölge ülkeleriyle olan ilişkilere bakarak belki eleştirilecek noktalar bulunabilir ama o sıkıntıların giderilmesi için de çaba harcanıyor. Türkiye’ye özellikle içeriden bakanlar, muhalefet, yani Ak Parti’nin karşısında duran insanlar, her sorunu Ak Parti’den biliyorlar ve yaşanan tüm sorunlarda sorumluluğun Türkiye’de olduğuna inanıyorlar. Ama şunun altını çizmekte yarar var: Tango iki kişiyle yapılır! Amerikalılar, Ruslar, Esat iyi bir politika izliyor ama bir tek Türkiye hata yapıyor! Bu, doğru bir yaklaşım değil. 
Sinan: Duygusal reaksiyonlarla ilerleyen bir dış politika sıkıntılı değil mi? Geçmişte izlenen dış politika daha alçak sesli bir dış politikaydı. Eleştirilecek çok yanı vardı ama akılcılığı da her zaman teslim edilir. Yerini bıraktığı duygusal dış politika nedeniyle ortaya çıkan krizler, beraberinde ekstra bir efor sarfetmeye yol açıyor. Bu değişiklik neden?
Mensur Akgün: İç politikadan kaynaklanan bir şey. Türkiye’de siyaset belli dengeler üzerine oturmuştur. O dengeler son 4-5 yılda bambaşka bir hale geldi. Başka türlü dengeler oluşmaya başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın etrafında, onun coşkusunu dengeleyen Gül gibi, Arınç gibi hatta danışmanlığı sırasında Davutoğlu gibi siyasi özellikleri olan bir takım insanlar vardı. Bu isimler bir takım dengeleri sağlamaya çaba sarfediyorlardı. Onun görmediği bir takım noktaları onlar gösteriyordu. Şimdi bu dengeler değişti. Bir takım olaylar yaşandı ve bunların neticesinde başka bir yere doğru gittik. Artık dış politikada da daha yüksek sesle konuşan bir Türkiye çıktı ortaya. İç politikanın gereksinimleriyle, dış politikanın gerçeklikleri üst üste binince bambaşka bir şey çıkıyor ortaya. Bazen paradoksal durumlar oluyor. Paradoksları çözmek için diplomasinin, siyasetin diğer erbaplarının eskstra çalışması gerekiyor. Zorlanıyorlar tabii. Daha koordineli bir çalışmanın yürümesi gerektiğini düşünüyorum ben. 
Sinan: Siz de bir koordinasyon eksikliği görüyorsunuz yani?
Mensur Akgün: Koordinasyon eksikliği şöyle görüyorum. Suriye konusunda, Suudi Arabistan-İran krizi konusunda daha tek sesli konuşulmalı. Bu açıdan Hükümet adına yapılan açıklamanın, Türkiye’nin kriz yönetimi açısından daha sağlıklı sonuçlar doğuracağı kanısındayım. Tabii gerekirse diplomatik anlamda müdahalede bulunabiliriz ama sadece “gerekirse!”… Yoksa sırf müdahil olmak için bu işin içine girmemiz gerekmiyor. Önemli olan, biz bu sorunun tarafı olmayalım. Zira ne Suudilerin ne de İran’ın tarafındayız. 
Sinan: Son yazılarınızda bu konuda özel bir vurgulama çabanız görülüyor. Ciddi bir tehlikeye dikkat çekiyorsunuz.
Mensur Akgün: Evet jeopolitik bir rekabet sürüyor. Bir tanesi çok açık etmese de Şiilik adına, öteki de çok açık etmese de Sünnilik adına yapıyor. Ama aslında yaptıkları şey kendi çıkarları adına… Özellikle de Suudi Arabistan’ın, daha doğrusu Suud ailesinin çıkarları söz konusu bu krizde. Ve bu, bizi ilgilendiren bir şey değil. 
Sinan: Kaldı ki Sünni dünyanın temsilcisi değil Suudi Arabistan?
Mensur Akgün: Evet! Biz de Vehhabi değiliz. Kutsal mekânların Suudi Arabistan’da yer alıyor olması sadece 1. Dünya savaşının sonucu. Savaştan yenik çıkmamış olsaydık, Türkiye toprakları içerisinde kalacaktı kutsal mekânlar. Suud ailesi İngiltere ile işbirliği yaptığı için kuruldu ve hasbelkader bugünlere geldi o devlet. Şimdi İran’a kafa tutuyor! Yani sırf kutsal mekânları elinde tutuyor diye de Suudilerin arkasında durmak zorunda olduğumuz düşüncesinde değilim. Yani kutsal mekânların şu an bizim değil de Suud ailesinin elinde olması tamamen tesadüf eseridir.