Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Gündem baş döndürücü! Bir yanda ülke, bir yanda dünya… Her şey birbirine girmiş durumda. Biz Türkiye’nin iç gündemine odaklıyız ama dünyanın gerçeği başka. Bize şöyle genel bir panaroma çizmenizi rica ediyorum öncelikle. Sonra birlikte ayrıntılara gireceğiz.  
Mensur Akgün: Dünya sallanıyor! Bildiğimiz değerler, dengeler, her şey sarsılıyor. Çok zor bir dönemden geçiyoruz. Bu kadar bilinmezin bir arada olduğu, bu kadar çok çatışmanın, kırılmanın aynı anda yaşandığı enteresan bir dönemden geçiyoruz. Sadece kendi bölgemizden bahsetmiyorum. Gidiyorsun Kuzey Kore’de mesela, adam hidrojen bombası patlattığını söylüyor. Bu bütün nükleer silah geliştirmek isteyenler açısından önemli sinyaller veriyor. Sadece Kuzey Kore- Güney Kore ya da Amerika- Kuzey Kore ilişkileri açısından bir anlam ifade etmiyor, bütün dünya açısından da anlam ifade eden bir iş yapıyor adam orada. Eğer yaptıysa tabi. Çünkü aslında bir deprem olduğunu ve Kim’in de bu depremden politik olarak faydalandığını söyleyenler de var. Ama bakın, çok uzaktaki bir olay, dünyadaki bütün dengeleri etkileyebiliyor. Çin borsası açılıyor ve bakıyorsunuz beklenmedik biçimde borsa çöküyor ve tüm dünya bundan etkileniyor. Doların değer kazandığını görüyoruz. Hem ekonomide hem siyasette, çok ciddi dalgalanmaların yaşandığı bir dünyanın içerisindeyiz artık. Küreselleşme sanıyorum bundan sonra böyle bir şey olacak. Bunun yönetilebilmesi gerekiyor ama maalesef henüz yönetebilecek mekanizmalar mevcut değil. 
Sinan: Global bir yönetim mekanizmasından mı söz ediyorsunuz?
Mensur Akgün: Evet! Global olarak yönetilmesi gerekiyor. 2. Dünya savaşının sonunda, ekonominin bir ölçüde yönetilmesini sağlayacak mekanizmalar kuruldu ama bunların yetmediği görülünce işte G7, G8, derken G20 ortaya çıktı. Hiç olmazsa bir konsensus mekanizması yaratalım da, dünyanın önde gelen 20 ekonomisi belli konularda inisiyatif alsınlar ve dolayısıyla dünya ekonomisi yönetilebilsin diye düşünüldü.
Sinan: Ama bunun başarılamadığını görüyoruz?
Mensur Akgün: Tabii, üstelik zaman zaman sert biçimde görüyoruz. Ama asıl önemlisi siyaset alanındaki kırılmalar. Bu kırılmaları yönetecek olan sistem Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi idi. Olmadı, baştan itibaren çalışmadı. Belki sadece 1990’da yarım yamalak çalıştığını söylememiz mümkün. 
Sinan: Körfez Savaşı?
Mensur Akgün: Evet, Saddam Hüseyin sayesinde… Ondan ziyade SSCB ile ABD arasında yakınlaşma sayesinde oldu. Temmuz ayında NATOnun Londra zirvesinde, artık soğuk savaşın bittiğini ilan etmesi belirleyici oldu. Kasım ayında Paris zirvesinde bunun kutsanmasını gördük ve ardından yavaş yavaş bir değişim yaşanmaya başlandı. Fakat asıl önemli olan şey bugün itibariyle geldiğimiz nokta. Bugünkü krizlerin hiç biri yönetilebilir düzeyde değil. Saddam Hüseyin’e Kuveyt işgaline karşı yapılan müdahaleden sonra neredeyse hiç bir mekanizma çalışmadı. Devletler yine kendi çıkarlarını korumaya yöneldiler. 
İlkeleri arka plana iten, dünyanın uzun dönem çıkarlarından ziyade, devletlerin kısa dönem çıkarlarını yönetmeye, onları hayata geçirmeye dönük siyasetler izlenmeye başlandı. Fabrika ayarlarına döndü dünya… Bir süre idare edildi, birkaç önemli bölgesel kriz yaşandı. Balkanlarda, Bosnada 250 bine yakın insan hayatını kaybetti. ABD son anda müdahale ederek, krizin en azından şimdilik, uzunca bir süre için bitirilmesini ve dengelenmesini sağladı. Derken Ortadoğudaki sorunlar ortaya çıktı. Tam bu sırada, dünya siyasetinin temellerini sarsabilecek iki önemli iddia ortaya atıldı. Bir tanesi 1989’da Fukuyama’nın tarihin sonunun geldiğini söyleyen liberal görüşüydü. Kapitalizmin, liberalizmin dünya çapında galip geldiğini ve ona bundan böyle kimsenin meydan okuyamayacağını söyleyen, arkasından da Kantiyan barış teorisinin hayata geçeceğini ileri süren görüş.
Sinan: Ama daha mürekkebi kurumadan Körfez krizi, Balkan krizi patladı.
Mensur Akgün: İşte o zaman Huntington çıktı ve dedi ki “hayır, bundan böyle medeniyetler çatışacak!”. Tabii kimse inanmak istemedi buna, eleştirdi. Nitekim 1990’da da onu yalancı çıkartacak bir şey oldu: Kosova’daki Müslümanları kurtarmak için Hristiyan Batı, NATO müdahele etti Hristiyan Sırbistan’a. Bu olay, iklimi bir miktar yumuşatsa da Ortadoğu barış sürecinin çıkmaza girmesi ve hemen arkadan 11 Eylül olayı, bütün dengeleri yeniden altüst etti ve Huntington’cı anlayışa geri dönüldü. Afganistan ve Irak müdahaleleri gerçekleşti. Ancak terörizmle mücadelede bu müdahalelerin işe yaramadığı görüldü ve bir kez daha demokratikleşme esaslı barışçıl projelerin arayışına girildi. Onun da meyvesini Arap Baharı ile, 2010 sonu, 2011 başı gibi görmeye başladık. Tunus’ta başlayan sarsıntı bütün bölgeyi sardı. Beklenmedik biçimde, beyaz yakalı, Batılılara benzeyen Araplar çıktılar sokağa. Tahmin edilemez biçimde, yıkılmaz denen rejimleri birer birer yıkmaya başladılar. Yıktılar ama arkadan gelen şey, bizim beklediğimiz şey değildi. Bambaşka şeyler çıktı ortaya. Tunus dışında maalesef başarılı bir deneyim olamadı. Yemen’de dış müdahale ile başlayan bir iç savaş var. Kapı komşumuz Suriye’nin durumu ortada. Rivayet muhtelif ama en iyimser tahminle 300 binden fazla insan hayatını kaybetti. 10 milyondan fazla insan yaşadığı yerlerden kopmak durumunda kaldı. Bu arada Suriye ile Irak’ın ortasında yeni bir “İslam Devletimiz” oldu. Tüm dünyayı istikrarsızlığa sürükleme potansiyeline sahip bir devlet bu. Çünkü Nijerya’dan Özbekistan’a kadar geniş bir coğrafyada kendisine biat eden örgütler var. El Kaide bile memnun değil bu durumdan. Ciddi bir istikrarsızlık yaşıyoruz. Bütün bunların yanında devletlerarası sorunların da hortladığını görüyoruz. Kimisi müdahalelerden kaynaklanan fırsatçı, maceracı atılımlar nedeniyle, kimisi de gerçekten kaçınılmaz şekilde ortaya çıkıyor.