Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Bu söyleşide iç politikaya girmek istemiyorum ama şu soruyu sormadan da edemeyeceğim. Bir yanda Sn. Erdoğan başkanlık sistemini istiyor, bir yanda Kürt sorunu çıkmaza girmiş durumda. Başkanlık, özerklik, federalizm tartışmaları hiç olmadığı kadar gündemde… Siz ne görüyorsunuz? Türkiye başkanlık sistemine gider mi? Bölünür mü? Yoksa kendi aklı içerisinde demokratik bir  çözüm üretebilir mi?
Mensur Akgün: Bir defa Türkiye, başkanlık sistemini bence kabul etmeyecektir. Zaman zaman çok yanıldığım oldu ama bu konuda kolay bir değişiklik olacağını zannetmiyorum. Bunu samimi olarak Erdoğan’ın bile beklediğini zannetmiyorum. İkincisi: başkanlık tartışması böyle bir konjoktürde bana da zaman zaman lüks geliyor. Lüks olmasına rağmen iyi. Niye iyi? Çünkü başka konuları tartışacağımıza bunu tartışıyoruz. Türkiye bütün siyasi genelgesini anayasa değişikliğine odakladı. Eğer Türkiye bugün Güneydoğuyu tartışmış olsa, Suriye’yi tartışmış olsa, Suudi Arabistan İran gerginliğini tartışmış olsa bence çok daha zararlı sonuçlar doğurabilir. Beklentilerin aidiyetler üzerinden şekillendiğini düşündüğümüz zaman, başka konuların tartışılmasının bundan çok daha zararlı sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorum. Onun için, anayasa tartışması kapsamında, başkanlık sisteminin de tartışılmasının kendi içerisinde bir tutarlılığı var. Kürt sorununun Türkiye’yi parçalanmaya götüreceğini zannetmiyorum. Evet acılar çekiliyor, insanlar ölüyor, PKK yine büyük olasılıkla hendekler kazacak. Ama barış sürecine yeniden geri dönülmek zorunda. Öcalan’ın işler biraz daha olgunlaşınca yeniden siyasi aktör olarak rol alacağını düşünüyorum.  
Sinan: Siyasi aktör olarak mı yoksa devletin bir kartı olarak mı?
Mensur Akgün: Siyasi aktör bence… Haksızlık etmemek lazım… Kabul etmemiz gerekir ki, bir hareketin lideri ve kanaat önderi Öcalan. Onun söylediklerini dinliyorlar. Mektupları okunduğunda insanlar alkışlıyor, onun peşinden gidiyorlar. Örgütü Öcalan’ı dinliyor mu? O ayrı tartışma konusu. Ama ne olursa olsun siyaset sahnesinde bir aktör.   
Sinan: Örgütün Öcalan’ın kontrolünden çıktığını mı düşünüyorsunuz? 
Mensur Akgün: Bana kalırsa çıktı. Hatta Öcalan’ı mümkün olduğunca kenara itmeye çalıştıklarını düşünüyorum. Geçenlerde okudum, zamanında derin devlet tarafından bunun kurgulandığı tartışmaları yeniden dolaylı yollardan gündeme getiriliyor. Bu belli ki büyük ölçüde PKK’nın inisiyatifinde yapılan bir şey. Doğrudan yapamazlar tabii bunu ama belli ki dolaylı yollardan sirkülasyona sokmaya çalışıyorlar. Ama çözüm süreci öyle ya da böyle, Öcalanlı ya da Öcalansız yeniden gündeme gelecek.Zaten Başbakan’ın, diğer yöneticilerin yaptığı açıklamalardan askeri/ polisiye tedbirlerin uzun soluklu olamayacağının Hükümet tarafından da görüldüğü anlaşılıyor. Şurası bir gerçek ki, hiçbir ülkenin, hiçbir devletin hendekler kazılmasına, bombalar konulmasına, bütün bunlara destek anlamında belediye imkanlarının seferber edilmesine, hepsinin üstüne bir de burada özerklik ilanına müsamaha göstermesi beklenemez. İşin kötüsü, özerklik ilanını yaptığın bölgedeki insanlar da kaçıyor oradan. Mecburen kaçamayanlar dışında kimse kalmıyor. Hiçbir yerde müsaade edilemez böyle bir şeye. Bunun bir şekilde sona ermesi, bitirilmesi gerekiyor. 
Sinan: Bütün bu şiddet hendeklerin kazılmasıyla mı başladı? Mesele hendekler mi gerçekten?
Mensur Akgün: Krolonojik olarak batığımızda yanlış hatırlamıyorsam 11 temmuz’du galiba. PKK baraj sistemini bahane ederek savaşı tekrar başlattığını açık açık ilan etti ve arkasından da bu cinayetler başladı. Şimdi diyebilirsiniz ki PKK bunları Erdoğan’ı, daha doğrusu Ak Partiyi iktidara getirmek için yaptı. Neden yaptığını bilmiyoruz. Hakikaten bunu anlamak çok zor. İşe yaradı mı yaramadı mı bilmiyoruz. Dindar Kürtlerin HDP’ye değil de Ak Parti’ye oy vermeleri, Türkiye’nin geri kalanında HDP’ye oy vermiş pek çok seçmenin tekrardan dönüp Ak Partiye vermelerini sağladı mı? Kimileri, sağladı diyor. %3lük oy oranının düşmesinin Ak Parti’nin işine yaradığından bahsediyorlar. Olabilir ama ben bunu anlamakta zorluk çekiyorum. İç politikanın dinamikleri çerçevesinde amaçları Ak Parti’yi güçlendirmek değilse PKK niye böyle bir şey yaptı diye… Bence bu açıdan bakmak yanlış! Asıl sorunu Kobane’de aramak lazım… Suriye’de elde edilen pozisyondan sonra, tarihte hiç olmamış biçimde PKK liderleri Elize Sarayında ağırlanıyorsa, bunun üzerinde düşünmek lazım. PKK, Suriye’de oluşan iklimi büyük bir fırsat olarak görüyor.
Sinan: Fransa’nın PKK’ye ilgisi yeni bir şey değil?
Mensur Akgün: Evet ama hiç bu kadar açık biçimde ağırlanmamışlardır. Fotoğrafçıların, kameraların önünde bir ağırlanma söz konusu olmamıştır. Bunlar olunca, tabii ki eksen kayar. 
Sinan: Fransa hep bu tür ilginç çıkışlar yapıyor ama? Putin’in Hollande’ın yanında kameralara bir NATO ülkesini, Türkiye’yi açık açık ve çok ama çok sert ifadelerle eleştirmesi de tartışıldı. Fransa bu tür çıkışlar yapıyor.
Mensur Akgün: Türkiye tarih boyunca çok sempatik gelen bir ülke olmadı zaten. Avrupa kimliği de Türk karşıtlığında tanımlanmıştır tarihe baktığınız zaman.
Sinan: Dünyayla çok yoğun temasta olan bir Türkiyeli olarak siz bunu hissediyor musunuz peki?
Mensur Akgün: Doğrudan doğruya değil. Ama bu konjonktürel bir şey. Ak Parti’nin ilk döneminde bir tereddüt vardı. Amerika’ya gittiğin zaman kim bunlar diye soruyorlardı. Ama bir sempati vardı, çünkü tam 11 eylül sonrasında olmuştu. Müslüman, demokrat, okuduğu bir şiir yüzünden hapiste kalan eski bir belediye başkanının liderliğinde bir hareket var. Sempatik geldi bu. Ama yine de bir şüphe vardı. Demokrat ama Müslüman aynı zamanda… Ne yapacakları belli olmaz diye de düşünüyorlar. Sonra şüpheler 1 mart tezkeresiyle ayyuka çıktı. “Vay bunlar bize kazık attılar” diye düşündüler. Aslında tam da öyle olmamıştı ama bunun detaylarına girmeyelim şimdi. Çok geçmeden El Kaide’ye karşı mücadelenin askeri yöntemlerle olamayacağı, bir demokratikleşme mücadelesinin olması gerektiği ve Türkiye’nin de bu mücadelenin öncü gücü, modeli olabileceği düşüncesi ağır bastı ve Türkiye’ye bakış açısı değişti. 2004 başından Davos’a, meşhur “one minute” çıkışına kadar güllük gülistanlık bir dönem geçti. Dikkat ederseniz, “yılın adamı” sıralamasında Erdoğan, Gül, Davutoğlu hep yer alıyorlardı. İsrail ile olan ilişkilerin kırılmaya başlaması dönüm noktası oluşturdu. Amerika’daki tereddütler arttı. 
Sinan: HAMAS’ın, ardından IHVAN’ın desteklenmesi? 
Mensur Akgün: HAMAS daha çok affedilebilir bir kabahat olarak görüldü. Çünkü bir yandan İsrail’le de iyi ilişkiler sürdürülüyordu. Suriye ile İsrail arasında arabuluculuk bile yapabiliyordu Türkiye. O yüzden HAMAS’ta çok büyük bir sıkıntı görülmedi. 
Sinan: Ama “küçük küçük kabahatler” birleştiğinde…
Mensur Akgün: Tabi bir de tarih düşünüldüğünde; adam tüm aidiyetini, kimliğini senin karşında belirlemişken ve yıllarca sana karşı bir sürü savaşlar yapmışken… Doğal olarak lezzetsiz bir durum ortaya çıktı. Kürtlere zaten her zaman biraz daha sempatiyle bakılmıştır. İşte malum, “ezen Türkler”… Türkiye’nin insan hakları sicilinin de çok parlak olmaması… Sadece 2004’te, AB süreci ile birlikte bir dönüşüm yaşandı ve o dönüşüm sırasında bu imaj yumuşadı ama o kadar… Siz birebir yaşadınız, iyi biliyorsunuz mesela Kıbrıs konusunu. 2004’te Rumlar çözüm olmuyor dediler ve 1 Mayıs 2004 itibarıyla üye oldular. O süreçte Fransızların söyledikleri şey “bitti… daha ne istiyorsunuz?” oldu… Ben 2005’te Fransız Dışişleri Bakanlığı’na gittim, Müsteşarla konuşuyorum. Uzun uzun hukuki gerekçeleri anlatmaya çalışıyorum. Müsteşar “Lütfen bana hukuk anlatmayın. Bizim işimiz bitti. Türkiye Kıbrıs’tan çıkmak zorunda” dedi. Şimdi tam ayrıntı hatırlamıyorum ama çok tatsız bir görüşme olmuştu. Karşınızdaki insan hiçbir şey duymak istemiyor. Kıbrıslı Türklere karşı taahhütlerin yerine getirilmeyeceğini, hiçbir sorumluluğunun olmadığını söylüyor. “Kıbrıs’ta siz oyun bozanlık ettiniz, hiçbir şeyi kabul etmediniz, teslim olmadınız…” Ne bekleniyordu? “Kıbrıs’ta birleşik bir devlet olacak, Kıbrıslı Türkler katılıverecekler, zaten onlar Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olmamışlar mıydı? Tazminatları da Türkiye ödeyecek. Böylece Türkiye de AB’ye girecek… Ama bu arada Kıbrıslı Türkler bütün mallarından, mülklerinden, devletlerinden feragat edecekler. O kadarı da olacak tabii AB için” diye düşünüyorlardı. Bütün bunlar birikti, birikti, sonunda bu yıl itibarıyla müthiş sevilmeyen bir Türkiye algısı yerleşti. Bizim hiç mi katkımız yok bu algıda? Tabii ki var! İnsan hakları ihlali, ifade özgürlüğü, hapisteki gazeteciler, zaman zaman siyasilerimizin bağıra bağıra konuşmaları… Hepsi birikti, karşı tarafın ön yargılarıyla birleşti. Arkasından Kobane’yi de kötü yönetince, işte PKK’lıları Fransız sarayında görmeye başladık.