Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

inan: Sözünü ettiğiniz “ustalık” her nedense Rus uçağının düşürülmesi meselesinde gösterilmedi? Daha sağduyulu davranılsaydı Rusya krizi yaşanmayacaktı?
Mensur Akgün: Kesinlikle! 17 saniye için hava sahamızı ihlal etti diye Rus uçağının düşürüldüğünü söylemek de çok meşru gösterilebilecek bir şey değil… 
Sinan: Böyle bir krize ihtiyacı mı vardı Türkiye’nin?
Mensur Akgün: Hayır, bence yok. Daha önceden çıkarılmış bir yönerge marifetiyle yaşandı bu olay. Angajman kuralları diye bir şey çıkarıldı. Suriye’yönelik bir şeydi bu. 
Sinan: Ama Sayın Başbakan “emri ben verdim” dedi?
Mensur Akgün: Sonradan televizyon programında doğrudan emir vermediğini de açıkladı ama? Haksızlık etmeyelim şimdi Sayın Başbakana!
Sinan: İlkinde mi doğru söylemiyordu, ikincisinde mi?
Mensur Akgün: Emri tabiî ki o verdi, ama bu genel bir emirdi. Uygulanması sırasında, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Genelkurmay’ı arayıp da “efendim şu anda bir uçak geliyor, Başbakanımıza sorun da vuralım mı vurmayalım mı?” diye bir şey yok. 
Sinan: Başbakanın kitleler karşısında bir zaafı var da, o anda heyecanla “emri ben verdim” diyor ama ne yaptığını sonradan mı anlıyor?
Mensur Akgün: Emri doğrudan o vermedi. 
Sinan: Tamam şimdi burada Başbakan çekiştiriyor gibi olduk ama bir heyecanla “emri ben verdim” mi demiş oldu? Bunu mu diyorsunuz?
Mensur Akgün: Şu anlamda söyledi bana kalırsa… Yani aslında doğru şeyi söylemiş. Başbakanın çekiştirilecek başka özellikleri olabilir ama burada onun söylediği şey, gerçekten emri kendisinin verdiğiydi. 
Sinan: “Genel olarak bir emir verdi” diyorsunuz. Doğrudan “gidin Rus uçağını düşürün” demedi demeye getiriyorsunuz ama?
Mensur Akgün: Angajman kurallarının uygulanması konusunda emir verdi. Örneğin polise, “mesela birisi silahını çekerse sen de vurabilirsin” diyorsun. Genel bir emir bu. Şimdi hava sahası ihlal edildi mi? Edildi! Bundan önce Rusya’ya diplomatik kanallarla gereken uyarılar yapıldı mı? Yapıldı! Belli ki bu olay bardağı taşıran son damla oldu. Türkiye’nin destek olduğu Türkmen gruplara yönelik operasyon yürütülmesi sıkıntı yaratıyordu zaten. Burada hata şu bence: meşrulaştırma yöntemi hatalı. Hava sahamızı ihlal eden her uçağı vuracaksak, ege’de ne bizde ne Yunanistan’da uçak kalırdı. 
Sinan: Yılda 2500 den fazla hava sahası ihlali var Yunanistan’la karşılıklı. 
Mensur Akgün: Biz de ihlal ediyoruz, onlar da. Zaten etmemek mümkün değil, Ege’nin çetrefilli durumu düşünüldüğü zaman. Bir de biliyorsunuz Yunanlılar 10 mil iddiasındalar ama kara suları 6 mil! Dünyada görülmemiş, eşi benzeri olmayan bir şey, onlar açısından ihlal olan şey bizim açımızdan olmuyor. Her iki taraf da silahlı uçaklarıyla, birbirini takip ediyor, taciz ediyor. Yani her seferinde biz ya da Yunanistan karşılık vermeye kalksa, iki tarafta uçak kalmazdı. Kaldı ki Ruslar Avrupa’da da pek çok yerde hava sahasını ihlal ediyorlar. Her ihlalde benzeri bir tepki gösterilmiş olsaydı dünya savaşı çıkardı. Evet 17 saniye boyunca Rus uçağı hava sahamızı ihlal etti. Ama iş uçak düşürmeye gelince, bizim ortaya koyduğumuz gerekçelerin çok gerçekçi olduğunu söylemek mümkün değil.  
Sinan: Ama düşürüldü Rus uçağı ve bunun sonuçları var?
Mensur Akgün: Bir Rus uçağını düşürmek için hiç gerçekçi nedenler yok ortada. Suriye uçağı bile olsa yine kolay kolay düşürmezsiniz ama bir Rus uçağını düşürdüğünüz andan itibaren anlamanız ve görmeniz gerekir ki, Suriye üzerindeki her türlü hakkınız veto olacak. Bırakın domates, meyve ihracatı meselesini. Ticari şirketlerinizin zarar görmesi bir yana ki onlar da çok ciddi zarar gördü; turizminizi etkilemesi bir yana, o uçağı düşürdüğünüzde Suriye konusunda başarmaya çalıştığınız siyasi hedeflerden tamamıyla vazgeçmiş oluyorsunuz. Çünkü karşınızda dünyanın 2. Büyük gücü var ve o güç, Ukrayna’nın büyük bir kısmını yuttuktan sonra da, Kırım’ı alıp sınırlarına dahil ettikten sonra da hiç kimse kalkıp hiçbir şey söylemedi. Hiç kimse bu nedenlerle Rusya’ya karşı çıkabileceğini gösteren bir sinyal vermedi. Tamam, uçak düştükten sonra NATO bizimle dayanışma gösterdi ama zaten başka türlü bir tutum beklemek de gerçekçi olmazdı. O mecburendi. Eğer Litvanya ya da Almanya, Polonya, Slovakya bir Rus uçağını düşürmüş olsaydı biz de aynı şeyleri söyleyecektik. “Aman nereden çıktı şimdi bu? Ne gereksiz bir iş yaptılar!” diye düşünmeden edemeyecektik ama yine aynı dayanışmayı da göstermek zorundaydık. O, İttifakın normal dayanışma mekanizması içerisinde gösterilen bir reaksiyondu ve bence İttifakın bütünlüğü açısından da önemliydi. Ama hiç kimse istekli değildi bu konuda. Kimse Rusya’yı karşısına almak istemiyor. Hele ki Suriye gibi bir sorun yüzünden! Bu gerçekleri görmemiz, hesabını önceden yapmamız gerekirdi. Ama maalesef, belli ki gerçekleri görmediler ve yanlış bir eylem gerçekleştirdiler. O uçak düşürüldü ve çok kısa süre içerisinde de Türkiye’nin Suriye üzerindeki tüm uçuşları, hareket kabiliyeti kısıtlandı. 
Sinan: Suriye’deki poker masasından kovulduk mu?
Mensur Akgün: Tam olarak değil. Amerikalılar üzerinden hala orada bir ağırlığımız var. PYD’nin nereye gidip gitmeyeceği konusunda laf söylüyoruz. Bir de şunu unutmamak lazım, Türkiye ne olursa olsun Rusya açısından önemli bir ülke. Tamamı ile bütün çıkarlarını göz ardı etmeleri söz konusu olamaz. Ettikleri zaman biz de onların ayaklarına basmaya başlarız. Eskiden yaptık Çeçenistan’da. Onlar PKK’yı destekledi. Biz çeçen ayrıkçılarını destekliyorduk. Çeçenistan olmaz yarın başka bir yer olur. Onlar hayati çıkarlarınızı kanırtmaya kalkarlarsa, siz de onlara bir şeyler yapmaya başlarsınız
Sinan: Fakat Rusya karşısında biz, Rusya’nın bize karşı olduğundan daha kırılgan değil miyiz?
Mensur Akgün: Tabiî ki daha kırılganız. Ama daha kırılgan olmamız demek, hiçbir şey yapamayacağınız anlamına gelmiyor. Türkiye’de genellikle tarihe bakılmadan yorum ve analizler yapılıyor. 2. Dünya savaşı sırasında İstanbul ahşap evlerin çoğunlukta olduğu bir şehir hâlâ. Selim Deringil’in kitabında, İngilizce baskısında çok güzel bir şey vardı. Yanılmıyorsam Sultan Ahmet Camii olmalı. Camiinin tepesinde Balkan savaşından kalma bir mitralyöz. Hava savunma sisteminin bir parçası. Alman uçakları İstanbul’a saldıracak olursa, o mitralyözler, çeşitli yerlere konmuş toplarla savunulacak şehir. Çatalca Hattı denilen yerde Balkan savaşından kalma, 1 kez ateş edilebilecek ve ikinci dolduruş ancak 40 dakika sonra olabilecek toplar vardı. Buna rağmen İngilizlere, Almanlara, Ruslara karşı kullanılabilme imkânına sahipti. 1939’da İngilizlerle anlaşma yaptık. Dedik ki, savaş Akdeniz’e sıçrarsa biz de gireceğiz. Ama girmedik. Önce Rusları bahane ettik, arkasından yeteri kadar silah alamayışımızı bahane ettik. Ha, savaşın sonunda yalnız kalmadık mı? Kaldık. Ama 6 ay! Sonrasında Amerikalılar Missouri zırhlısını 1946 başında Dolmabahçe rıhtımına gönderdiler. Yani en zor şartlar altında bile Türkiye bir takım şeyler yapabilme kapasitesine sahipti ve yaptı da. Öyle göründüğümüz kadar güçsüz ve çaresiz değiliz. Ama mesele buraya vardırtmamak! Ticaretimizin zarar görmemesini, 5 milyon turistin kaçmamasını, Suriye üzerinde hâlâ etkimizi korumamızı sağlayabilirdik. Uçağı düşürmeden önce menfaatlerimizi daha kapsamlı biçimde hesaplamamız gerekirdi. Ben bu hesabın yapılmadığını düşünüyorum. 
Sinan: 300 bini kamplarda, 2 buçuk milyon civarında sığınmacı var Türkiye’de… 
Mensur Akgün: Tüm Türkiye’de 2 milyon 200 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. 1 milyon 900 bin kadarı kayıt altında. 
Sinan: “Tahmin” ediliyor! Kimin nerede olduğuna dair somut veriler yok. Bu sığınmacılar içerisine sızmış Cihatçıların sayısı bilinmiyor. Kaldı ki, İslam fanatizmi konusunda Suriyelilere gelene kadar Türkiye’de de küçümsenmeyecek bir potansiyel olduğu biliniyor… Demem o ki, Suriye krizinin maliyeti sadece ekonomik değil… 
Mensur Akgün: Ama bunun Rusya ile yaşanan krizle bir bağlantısı yok? Onlar daha önceden de vardı. 
Sinan: Mutlaka! Ama ilişkilenebilir bir hale geldi şimdi. Kırılganlığımız da biraz buradan. 
Mensur Akgün: Rusların bunu kullanacağını zannetmiyorum. Haksızlık etmemek lazım... Tamamiyle soğuk savaşta olduğu gibi topyekün bir karşı karşıya gelme durumu yok. Kaldı ki soğuk savaşta bile öylesi bir durum yoktu. Soğuk savaş şartlarında bile Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler bir şekilde yürüdü. Yine aynı şey söz konusu… Tamam, şu anda tansiyon biraz yüksek ama o tansiyonu biz daha fazla yükseltmezsek, dengeleri iyi ayarlayabilir, konuşmalarımıza dikkat edecek olursak, bir süre sonra tansiyon düşecektir. Tabii eskisi gibi olmayacak, gerçekçi olmamız lazım. Turistler birkaç gün içerisinde geri dönmeyecek. Zarar gördük, görüyoruz ama bu zararı belli bir düzeyde tutmak gerekir. 
Sinan: İsrail’le ilişkimizde olduğu gibi?
Mensur Akgün: Mümkün olduğu kadar.! Yalnız Rusya Türkiye ilişkilerine göre İsrail’le ilişkilerde bir fark var, Rusya ise doğrudan doğruya belli konularda Türkiye’ye ambargo uyguladı. Turizm ve yiyecek ihracatı olmak üzere.
Sinan: İsrail’le tam tersine, özellikle ticari ilişkiler uçtu. 
Mensur Akgün: Uçmadı ama etkilenmedi demek daha doğru. Eğer ilişkiler normal olmuş olsaydı ticaret daha büyüyecekti. Pozitif de negatif de etkilenmedi
Sinan: Bunu neye bağlıyorsunuz. İç politikada bangır bangır İsrail karşıtı söylem pompalanıyor ama öbür yandan ticaret tıkır tıkır işliyor, anlaşmalar devam ediyor?
Mensur Akgün: İyi ki de öyle oluyor. Aksi takdirde onarabilmek kolay olmayacaktı. Belli ki her iki tarafın da bizim göremediğimiz bir sağ duyusu varmış. Toptancı bir yaklaşımı benimseyebilirlerdi, benimsemediler. İlişkilerde ekonomik boyut alttan alta sürdü.
Sinan:  Ama İsrail ile tansiyon sürekli yükseltildi?
Mensur Akgün: Tansiyon yükseltildi evet. Her iki taraf da yükseltti. Fakat şimdi artık ne Türkiye’den ne de İsrail’den birbirini eleştiren sesler çok fazla çıkmıyor. Mutabakat sağlanmış. 
Sinan: Bütün bunlara baktığımızda Hükümetin içeride farklı şeyler söyleyip dışarıda farklı şeyler yaptığını ortaya koyuyor. Sokaktaki adama bu anlattıklarınız doğrultusunda ne tavsiye edersiniz? Türkiye’nin bu süreci sükunetle atlatabilmesi için ne gerekiyor?
Mensur Akgün: İtidal! Bizler itidalli davranırsak, elinde olmayan gücü varmış zanneden, vehamete kapılan her kimse, ister iktidar ister muhalefet olsun, her kimse beklenti içerisine girmeyecek. Türkiye çok daha rahat bir yer olacak. Türkiye’nin gücü, yumuşak gücünden kaynaklanıyor. Bizim güçlü bir ordumuz var ama bu “caydırıcı” bir güç.Sonuçta biz Amerika gibi füzeleri, atom bombaları, binlerce kilometre uzaktan vurabilme yetenekleri olan bir ülke değiliz. Biz sadece kendimizi savunmak için yeterli güç ve imkanlara sahip olan ve gerektiğinde de barış gücü operasyonları ile uluslar arası operasyonlar çerçevesinde bir takım askeri amaçlarla kullanmaya yetecek bir güce sahibiz… Bizim gücümüz ikna kabiliyetimizden kaynaklanıyor, o da yumuşak gücümüzden. O gücü kuvvetlendirmemiz yani ikna kabiliyetimizi artırmamız, dünyada emsal yaratmamız gerekiyor. Demokrasimizde, insan haklarına olan saygımızda, şu an pek parlak durumda olmadığımız ifade özgürlüğü alanında eski günlere geri dönmemiz gerekiyor. Ak partinin “fabrika ayarlarına” geri dönülmesi ve sonra da yine emsal yaratmamız, model olmamız ve böylece sözümüzün dinlenebilir hale gelmesini sağlayabilmemiz gerekiyor. Çatışmaların parçası olmaya gücümüz yetmiyor. O nedenle çözümlerin parçası olmamız lazım. Benim gibi, sizin gibi, sokakta yönetme gücünü elinde bulundurmayan sıradan insanlar şunu bilirlerse rahatlarız: Türkiye güçlü bir ülke ama sadece kendini savunmak için güçlü bir ülke… Dünya düzenini değiştirmek için değil! Eğer bizler bunu bilir buna göre hareket edersek, zannediyorum siyasiler de aynı şekilde hareket edeceklerdir. Çünkü siyasiler siyaset yapabilmek için sokaktaki insanın aklına hitap etmek zorundalar. Eğer o akıllar, beklentiler değişecek olursa onlar da değişecektir.