Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Peki yeni bir orta sınıfın doğuşuna dair bir şey var mı elinizde?
Neşe Özgen: Burjuvanın, kentliliğin doğabilmesi için 1-2 kuşak geçirmeniz gerekir. Bunun tüketim, yaşam kalıpları, adalet anlayışı, eşitlik anlayışı, az çok eğitimli olması beklenir. Dolayısıyla bu yeni orta sınıf dediğimiz şey aslında geçici olarak bazı gelirlere mazhar kalmış ama bir sonraki kuşakta bunu tutamayacak olan insan grupları anlamına geliyor. Bu insan grupları bırakın evlatları için daha iyi bir hayatı hazırlayabilecek kapasitede olmayı, bir şehrin havasının nasıl kirlendiğinden bile haberdar değiller çok fazla. 
Sinan: E kentli değiller ki?
Neşe Özgen: Doğru, kentli de değiller bir yandan. Uzunca bir süre orta sınıfların alt sınıflaşması, kendisine yönelik her türlü baskıyı hak ettiğini düşünerek sinmesiyle karşı karşıyayız. Bana bu daha vahim geliyor. Çünkü bu durumda, büyük gayretlerle elde ettiği, elinde kalan küçük kazançları muhafaza etmek isteyen, ama bunu nasıl muhafaza edeceğini çok da iyi bilemeyen ve bunu yapabilmek için gereken örgütlenme yollarından mahrum bırakıldığı için de sertleşip, nedensiz öfkeler geliştiren bir kesimden söz ediyoruz. Nedensiz öfkelere ket vurmanın eğitimini de almamış olan bu grubun, sokaklarda nedensiz şiddet yaratacağı günlere doğru gebe olduğunu düşünüyorum. 
Sinan: Bir saniye? O zaman şiddetin asıl kaynağını etnik çatışmadan ziyade daha sınıfsal bir alanda aramamız gerektiğini söylüyorsunuz?
Neşe Özgen: Herkesin düşündüğünün aksine Türk ve Kürt çatışmasından ziyade, çeşitli etnik, kültürel, dinsel görünümleri olsa da nedensiz şiddetlerin, birden bire bir ateş gibi yayılıveren, nedensizce de sönen küçük kitlesel hareketlerin gelişeceğini; bu arada da insan canına kastların artacağını düşünüyorum. Böyle bir kaygım var. Eğer bu durumu dikkate alarak, Güneydoğu, Kürdistani iller başta olmaz üzere, muhtemel çatışma noktalarında uygun sosyal- demokratik politikaları geliştiremezsek, şu anda kentlerde yavaş yavaş baş gösteren olayların yaygınlaşacağı bir döneme giriyoruz. Şimdi nefret cinayetleri falan deniyor ama aslında bununla sınırlı olmayan, nedensiz nefretin, rasyonel karşılığı olmayan düşmanlıkların yaygın biçimde görüleceği bir barbarlık dönemine giriyoruz. 
Sinan: Çok dehşetengiz bir tablo çizdiniz. Bunun batıdaki merkez-çevre çatışmalarından farkı ne? Örneğin Paris’te gettolara sıkıştırılan eski sömürgelerden gelen ve sisteme tutunamayan insanların yarattığı öfke ile bu sözünü ettiğiniz köksüz, aidiyetsiz ve saman alevi gibi parlamaya hazır kesimler arasında bir bağ kurabilir miyiz? 
Neşe Özgen: Paris’te insanları asıl dehşete düşüren şuydu: dediler ki “evimizde vurulduk!”. Bu çok önemli bir söz. Demek ki onlara evlerinde başlarına böyle bir şey gelmeyeceğine dair bir söz verilmiş. “Biz yeterinde beyazız, bütün pislikler dışarıda olacak” denmiş. En büyük hayal kırıklığı buydu. “Her yerde olabilir ama burada nasıl olur?” dediler. Bir büyük infial, elem, gam! Ortak paylaşılan duygu buydu, “Hayır burada olmamalıydı! Çünkü burası demokrasinin gözbebeği!” Niye? Hiç de öyle olmadığı görüldü. Fakat Türkiye’nin bir önemli farkı var. Orada gettoya hapsedilmiş olan, itilmiş, dışarı atılmış, süpürülüp temizlenmiş olanlar Türkiye’de “içeride” aslında. Burada çeşitli pozisyonlarda çalışıyorlar işte. Çeşitli biçimlerde, AKP hükümetinin de gayretleriyle “içeriye sızmış olan”, çeşitli vakıflar, STK’lar, dernekler ve devlet eliyle de beslenmiş olan çok ciddi gruplar var. Bakın IŞİD’den falan söz etmiyorum. Özel olarak örgütlenme kabiliyetinden yoksun bırakılmış insanlardan söz ediyorum. Böyle yoksun bırakılmış olan insanlar, ancak ve sadece devlet ya da hükümetle iş yapabileceğine inandırılmış insanlar, kendi örgütlenme iradesinin önü kesilmiş olan insanlardır. Ve böyle bir insan eğitimsiz, akılsız, ahmak bırakılmıştır. Bir “gaddar insafına” bırakılmıştır. Onlar burada... Üstelik burada şu anda gayet prestijli olan bu gruplar, tam da bu gaddar ahmaklığın öfkesiyle harekete geçecekler. Fransa ile farkımız bu, teselli olacaksa.  
Sinan: Zaten iç içe olduğumuz, mahallemizde, sokağımızda yaşayan sıradan insanlar?
Neşe Özgen: Evet bu iç içelikte tekrar tekrar pozisyon almak gerekiyor. Bütün hamasi lafları, sloganları bırakıp, vatanın içinin yeniden tekrar nasıl yapılanacağına bakmak gerekiyor. Bir hayırseverlik yaklaşımıyla değil. İşte görüyoruz, Kürdistani illere bir yardım götürme, barışı oraya taşıma girişimleri falan… Hayır! Yapılması gereken, bunlar değil. Türkiye şu anda, uluslar arası sistemlerin kendi sınırları dışındaki muhtelif çarpışmalarının etkisini hiçbir zaman olmadığı kadar yoğun yaşadığı ve iç sistemlerin de buna göre yoğun belirlendiği bir dönemden geçiyor. Bunun için de özne olarak neleri gerçekleştirebileceğimize bakmamız lazım. Kanımca çok yakın zamanda bir sıkışma yaşanacaktır. Özellikle Newroz’a doğru. 
Sinan: Bir şeyler yapabilmek için çok az zaman kaldığını söylüyorsunuz?
Neşe Özgen: Evet, büyük kıyımlara doğru gittiğimizi ve bunun için de en fazla 2-3 aylık zamanımızın kaldığını düşünüyorum. O yüzden sakin ve birleşerek, örgütlenip hareket etmekte fayda var. Mesela CHP’nin de biraz aklını başına toplamasını diliyorum. Sol- sosyal demokratların da öyle. AKP’nin içerisinde eğer hala kalabildilerse, orada yaşatabiliyorlarsa bazı aklı başında grupların da bunu dikkate almasını umarım. Komşunun kanı üzerinden bir hayat yürümeyecektir. Şimdi o komşu uzakta görünüyor ama o komşu alt katta ya da üst katta oturuyor. Bu “kişiler-arası ilişkiler” meselesine daha dikkat etmemiz gerekiyor. Kent yurttaşını yaratmamız gerekiyor. Daha örgütsüz, yüzer-gezer nedensiz şiddet eylemlerinin hepimizi çok sarsacağını düşünüyorum. Çünkü toplum olarak buna hazırlıklı değiliz.