Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Herhalde en çok herkesin birbirine sorduğu ve muhtemelen bir süredir size de en çok sorulan soruyla başlayayım: “Ne oluyor?”
Neşe Özgen: Hahaha! “Siz kimsiniz?” diye soracaksınız sandım. Her halde “genel olarak ne oluyor?” diyorsunuz.  
Sinan: Dolmabahçe mutabakatı ve arkasından Newroz’da Öcalan’ın mektubuyla yükselen umut, hemen ardından 7 Haziran başarısı ve fakat bütün bunların üzerine 20 Temmuz’da Suruç katliamı ile başlayan bugüne uzanan korkunç şiddet ortamı… Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Neşe Özgen: Tabii yenilenmiş olan seçimler de var işin içinde?
Sinan: Evet… Ama şunu biliyoruz ki, bizim gördüğümüzden ibaret değil hiçbir şey?
Neşe Özgen: Bu yeni Türkiye’nin çok önemli bir özelliği diye düşünüyorum. 80’lerden sonra, neoliberalizmin hızlı saldırısıyla daha güçlü biçimde yerleşti. Artık hiçbir şekilde özne olamadığımız duygusu hepimize yerleşti. Yani ne siyasi, ne vatandaş olarak özne olamadığımız duygusu çok yaygın hepimizde. Olmakta olan her ne ise hiçbir şeye müdahale edemeyeceğimiz, her şeyin elimizden kaçarak gittiği duygusu… 
Sinan: Ve sinizm?
Neşe Özgen: Evet kimi zaman sinizm ile baş etme yolları geliştiriliyor falan ama temel duygumuz aslında özne olamadığımız duygusu. Hep şöyle bir kaygı var. “Arkada bir şeyler oluyor galiba?” Kimimiz bunların iyi olmasını temenni ettiğimiz için iyi şeylere yoruyoruz, kimimiz de aslında çok fazla bilgimiz olmadan bazı spekülatif söylentilere de kulak verebiliyoruz. Ha, şakayla karışık denir ya, “paranoyak olman, izlenmediğin anlamına gelmez”. Bir yandan da hakikaten örgütsüz ve organizasyon kabiliyetinden yoksun bırakılmış insanların artık özne olamamalarını sağlayan bir arka mekanizmanın da hızla çalıştırılması söz konusu. Bizim çok dahil olamadığımız bazı pazarlıklar olduğunu az çok sezebiliyoruz. Kimileri buna daha stratejik anlamlar yüklüyor, kimilerimiz kendince anlamaya çalışıyor. Ben şimdi sizin bu sorunuza ancak kendi bilebildiğim alan itibariyle cevap verebilirim. Çünkü hiçbir zaman neyse ki, çok şükür ki her şeyi bilen bir sosyal bilimci olamadım. Bunu bir haslet olarak da görüyorum ayrıca J. Ama sınırı biliyorum, sınır üzerinden konuşabilirim belki sizinle. 1996’dan beri ağırlıklı olarak Güneydoğu sınırında çalışıyorum. 99’da TÜBİTAK’ın ve üniversitenin de biraz desteğiyle… Aslında bunlar biraz meşrulaştırıcı desteklerdi, hakikaten de minnettarım başlatıcı olmaları açısından. 3 buçuk yıl kadar Suriye-Irak-Türkiye sınırında çalıştım. Orada 5 kasaba 17 köy, 2 şehir odaklı çalıştım. Genişletilmiş vak’a çalışması dediğimiz çalışmayı yaptım. Daha sonra 3 buçuk yıl kadar İran sınırında çalıştım. Esendere, Kapıköy’le Doğu Beyazıt arasında çalıştım. 1 buçuk yıl Iğdır, Azerbaycan sınırında çalıştım. Her sınırda farklı farklı konular daha öne çıkıyordu, odaklanarak öne çıkıyordu.
Sinan: Bunlar ekonomik ağırlıklı çalışmalar mı?
Neşe Özgen: Çoğunlukla, ancak mesela 3 buçuk yıl “Hayıstan Kartveli” sınırında çalıştım onların değişiyle, Gürcistan- Ermenistan sınırında, 2 buçuk yıl da Bulgaristan- Yunanistan sınırında çalıştım.  Bunlar ekonomik ağırlıklı değil. Tabii ki esas olarak bir ülkenin kuruluşunda sınırların oluşmasında iktisat çok önemli bir yer tutar. Yani sınırdan gelen ve geçenin birikimini incelediğinizde, aslında sınırı kimin kontrol ettiğini, aslında networkün içine kimleri koyduğunu da görüyorsunuz. Benim ilk dikkatimi çeken 99 ile 2004 arasında çalıştığım Suriye’de, Arap-Kürt, Kürt-Kürt, Arap- Arap, Türkmen- Kürt, Süryani-Kürt karşılaşmaların ötesinde, Irak’ta da aynı şekilde, sınırdan neyin geçirildiği ve bunların kontrolünü kimin sağladığıydı. Hep söylenen, Türkiye’nin Güneydoğuda feodalitesini tasfiye edemediğidir. Ama bir yandan da bir tüccar burjuvazisi var aslında ve bu tüccar burjuvazisi çoğu zaman aşiret reisi takımıyla mecliste boy gösteriyor. Bunların temsilcilerinin mecliste yer aldığını görüyoruz. Bunun tasfiyesini engelleyen nedir diye baktığımda, giderek sınırı bir tür üretim mekanizması olarak alabileceğimizi düşünmeye başladım. Birkaç şey odak konu üzerinde çalışıyorum ben: Sınırın ekonomik antropolojisi de bunlardan birisi. Yani sınırdan kaçak olarak hangi mal gelip geçiyor, sınırdaki birikimi sağlayın nedir? Kimler bu birikim yoluyla iktidarın merkezinde kimler kıyısında duruyor. Vb.  ben. Çalıştığım bir diğer konu: milletin coğrafyası:Karşıya doğru uzanan sınırlar, frontier dediğimiz… İçeriye doğru gerileyen sınır etki alanları; telin üstü, mayınlı alan… Sadece karşılıklı ilişkiler değil, iki ulus devletin karşılıklı durduğu alanlar. Uluslar arası antlaşmaların dahil olduğu alanlar, ulus aşırı formel ve informel bütün etkilerin alanları… Bunların sınırın içine nasıl taşındığı ve bu burada dururken, hakikaten bizi iktisaden nasıl güçlendiriyor? Eğer iktisadi ve milli bir pazarlık yoksa, bir sınırı meşru bir şekilde olduğu yere dikemezsiniz. Bana baştan beri hakikaten komikgelir: Bir arazi çeviriyorsunuz, sonra diyorsunuz ki burası benim. Sonra biri daha geliyor “evet ama ben daha eskiden beri buradaydım” diyor. Sonra üçüncüsü geliyor, “hmm! bende silah var çıkın” diyor… Sonra dördüncüsü geliyor… Bu, Mlletin ve devletin sınırları bu kadar basite alacağımız bir şey değil gibi geliyor bana. Bazı pazarlık mekanizmalarının olduğunu çok iyi biliyoruz. Özellikle bu uç boylarının, tee beylikler döneminden bu yana, imparatorluklar oluşurkenki zamanlardan bu yana, dışarıyla ve içeriyle yüksek pazarlık şanslarının olduğunu biliyoruz. Şimdi küresel sistem döneminde de, uç boylarının kendi dışlarının uzantılarının pazarlıklarıyla daha iyi oynayabildiklerini biliyoruz. Yani aslında sınır vatandaşı, vatandaş olarak en az 3 dil bilen, oturduğu yerin en az 3 dilde adı olan bir vatandaş. Hem içinde bulunduğu ülkenin ana dilini, hem içinde bulunduğu evin ana dilini, hem karşının dilini hem de bir uluslar arası dili biraz bilen oldukça nitelikli insanlardır bunlar…  Sınırın geçirgenliğinin, yani vatandaş hukukunun ve mülklerin ve de tabii ki de pasaport ekonomisinin ve gümrük ekonomisinin inceliklerine vakıf olan insanlardır. İç bölge vatandaşlarının bu kadar yüksek pazarlık güçleri yok. Belki iç bölge vatandaşlarının radikalleşememesinin ve muhafazakârlaşmasının nedeni budur. Yani toprağın daha kalbinde yer alanların dışarıyla pazarlık şansları fazla değil…
Sinan: Geçirgenlik yok çünkü?
Neşe Özgen: Tabi! Oysa uçlar pazarlığı daha yüksek tutabilirler. Biz hep Selçuklulardan bekliyorduk imparatorluğu değil mi?  Yerleşikler, medeni hukukları, medreseleri, ahlak, adalet eğitimleri var. Hukukları son derece modern, kurumsallaşmış. Hatta yasama yürütme ve yargıyı ayırmaya başlamışlar neredeyse. Ordu çok modern! Birdenbire çok dikkatimizi çekmeyen Osmanlı, muhtelif evlilikler aracılığıyla, kendisini çeşitli imparatorluklarda temsil edecek bazı asker ödünç alıp verme, onlar için bazı akınlara girişmeler karşılığında, tabii bazı entrikalarla, iyi bir diplomasiyle bir anda, birden bire imparatorluk kuruverdi! Bu bize uç beyliklerini dikkate almamız gerektiğini gösteriyor. Ama ulus devletleri içerisinde de uçların her zaman böyle bir karakteri var. Oradaki insanlar için ve dışarısı için sınırın pazarlık mekanizması olduğunu, bu pazarlık mekanizmasının üstelik sadece kültürel birikimler, etnik kimlik, dinsel farklılıklar, karşıyla aynı etnik havuzun içinde yer alıp almama gibi meselelerle ilgili de değil, aslında sınırın iktisadi getirisinin kimin elinde toplanacağı, bu iktisadi getirinin networklerinin hangi siyasi mekanizmalar tarafından denetleneceği ve destekleneceğini ve bu getirinin informalite, illegalite, illegal illegalitesi gibi bir çok birikiminin de kimin elinde birikeceğine bağlı olarak sınırın aslında çok faydalı bir başka üretim aracı olarak alınabileceğini fark ettim. Nasıl toprak, imalat ve ticaret üretim aracıysa, sınırın kendisi de aslında bir üretim aracı. Oranın birikimi hakikaten devlet yıkıp devlet kurabilecek bir birikim.