Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Peki merkezi otorite bunun farkında mı ve bunu enstrüman olarak kullanıyor mu?
Neşe Özgen: Tabi. Mesela Doğu Beyazıt’ın tarihine baktığınızda, İshak Paşa’nın aslında Gürcüler tarafından farklı, Rus tarihi tarafından farklı isimlerle adlandırıldığını görürsünüz. Türk tarihinde İshak Paşa Müslüman bir uçbeyi olarak görülür. Oysa biz biliyoruz ki, bir uç beyi olarak çeşitli pazarlıklarla Osmanlıya dahil olmuştur. Yine benzer biçimde güneyde yeni sınır çizilirken, özellikle devlet taraflısı olan aşiretlerin Türkiye içerisinde tutulmasına gayret edilmiş görebildiğimiz kadarıyla. Bunlar içerisinde de özellikle muharrik olanlar Koçer aşiretlerdir. Yerleşiklerle ilgili bir problem zaten fazla yok. Ve bu Koçer aşiretlerin devlete biatı da sağlanmış. Devletler uçların farkındadır. Çünkü en zayıf noktaların uçlar olduğunu bilirler. Aslında en ilerletici noktaların da, en çok gelir getiren noktaların da uçlar olduğunu bilirler. Bu yüzden ha bire uçlar yaratmaya da çalışırlar. Devletler bir yandan uçları sıkılaştırarak kontrol etmeye çalışarak, bir yandan da içeride kendilerinin kontrolünde  bazı sınırlı alanlar yaratmaya çalışırlar. Mesela serbest ticaret bölgeleri gibi, çeşitli vergisiz gümrük alanları gibi… Uluslar arası ticari sistemlere açık fuarlar gibi… Bunların hepsi aslında içeride, aslında kendi vergi ve gümrük denetiminde yarattığı alanlardır. Fakat açık konuşalım, hiçbir sınır karşı ulus ve uluslar arası, ulus aşırı bazı meşruiyetler dikkate alınmaksızın yerleştirilemez. Yani bir sınırı orada oturtabilmek için sadece kaba kuvvetle oradaki halkı bastırmak yeterli değildir. Ona da bir takım faydalar sağlamak gerekir tabii. Mesela hep dedikodu şudur: Türkiye’nin pek çok yerinde aslında plebisit yapılmıştır sınırlar çizilirken… Bunlardan bir tanesi 1918’de Posof’ta yapılan mesela! Bunun çok dedikodusu vardır. Nigalay onlara çay kahve dağıtmış, şeker vermiş o yüzden Çar’da kalmayı istemişler diye pek çok köyün dedikodusu vardır aslında. Bugün de bazı pazarlık mekanizmaları devreye giriyor. Mesela koruculuk var. Ticari sistemde sağlanan kolaylıklar var. Özellikle bölgenin öncelikli yatırım alanı ilan edilmesinin hemen arkasından çeşitli devlet kurumlarının buraya verdiği özel teşviklerin devlet veya hükümetler tarafından denetlenmesinin pazarlığı var. Bazı şeylerin önceliklerinin pazarlığı var. Tabi bunlar ciddi pazarlıklar. Mevcut sınıfsal mekanizmayı bazen bozan, bazen güçlendiren pazarlıklar. Ama asıl olarak bunun meşruiyetini ulus aşırı ve uluslar arası sistem içinde sağlamak zorundasınız.  Ukrayna ile Rusya’nın durumuna bakın. Siz bir yeri ayırdığınızda, bu size rahatlıkla meşru bir zemin sağlamıyor. Ama eğer gerçekten kuruluşta bazı uluslar arası meşruiyet pazarlıklarını gerçekleştirebilmişseniz durum değişiyor. Örneğin Rusya’nın uçağı kendi sınırınızın içine 1.7 saniye daldı diye onu rahatlıkla düşürebiliyorsunuz. Bunun için bir mazeret geliştirmeniz gerekiyorsa tek söyleyeceğiniz “sınırımın içidir”…  Bu kadar yeterli! Ben 2 senedir bu meşruiyet mekanizmalarının değişmiş olduğunu düşünerek hareket ediyorum. Böyle bir gözlemim var. Dedim ya, ancak kendi çalıştığım alan üzerine bir şey söyleyebilirim diye… Benim görebildiğim kadarıyla özellikle Şimdi türkiye’nin sınır yerleşimlerinde ortaya çıkan devlet şiddetinin asıl nedeni, sınırın ötesinde bir Kürt özerkliği kurulması meselesidir. Rojova’da  ortaya çıkan, hele Kobane ile birlikte gelişen Kürt hareketinin meşrulaşması meselesi ve hemen arkasında öz yönetim tartışmasıdır orada başlayan. Ve Türkiye’de de seçimlerle birlikte HDP’nin bunu sınırın içine, kuzey tarafına taşıyacağını vurgulaması, üstelik bunun sosyalist ve sosyal demokrat kesimler tarafından da (ki liberal tavırlardır bunlar, hiç sosyalist değildirler çoğunlukla) heyecanla karşılanması, geçmişte ve şu anda buradaki meşruiyeti sağlayan devletleri harekete geçirdi. Barzani’nin iktisadiyatını inceleme fırsatım oldu. Orada da bir süre çalışma yaptım, sınır ötesinde iktisat nasıl gerçekleşiyor, bir “Kürdistani ekonomi” var mı? Hadi ondan geçtim bir “Kürdi ekonomi” var mı? diye… Mesela acaba bir Diyarbakırlı, yatırımını sadece Irak Kürt bölgesine mi yapıyor? Buna bakmaya çalıştım. Ama orada sınıfsal mekanizmaların, Kürt etnik networklerinden ziyade, ulusiçi networklere göre işlediğini gördüm. Mesela Diyarbakırlı bir Kürt Irak Kürt Bölgesiyle ile iş yapmak istediğinde, Kocaeli’den gelen ve tercihen hükümet tarafından çok da dışarlıklı sayılmayan, kabul edilebilir bir ticaret ağı içerisindeyse Barzani tarafına daha kolay yatırım yapabildiğini gördüm. Eğer Diyarbakır’dan yatırım yapmak istiyorsanız, ağlarınız da Barzani vb. aile şirketlerinin komisyon ağlarıyla ilerlemek zorundaydı. Benim gördüğüm Irak Kürdistanındaki iktisat hakikaten uluslar arası sisteme tamamen teslim olmuş durumda. Yani 2-3 ay sıkıştıklarında peşmergenin maaşını bile ödeyemeyecek durumdalar. Her şey tamamiyle dışarıdan alınıyor ve bunun için petrol parası kullanılıyor. Banka sistemi yok, sigorta yok, sendika yok. Onu bırakın haftalık çalışma saati denen bir şey bile yok.
Sinan: Sürdürülebilir bir ekonomi yok yani?
Neşe Özgen: Sürdürülebilir bir ekonomi var J
Sinan: Var mı?
Neşe Özgen: Evet. Bunu sürdürebilirseniz sürdürülür J Nitekim bunun sürdürülebilemez oluşunu idrak ettikleri an, TelAbyad yürüyüşü, aynı zamanda Barzani’yi sıkıştırma harekatıydı. Orada hafif bir kalkışma görülür gibi oldu. Barzani uluslar arası şirketlerin kontrolünde olmayı kabul etmek zorunda kaldı. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye-Irak ve işgalci güçler dengesinde yeni bir strateji oluşturulduğunu söyleyebiliriz. Ama şimdi Rojava tarafının buna karşı çıkması, kapitalizm dışında yollar aramasıyla, ABD ve oradaki ittifak kuvvetleri tarafından militarizme hapsedildiğini de görüyoruz bir yandan. Bu öz yönetimsel yapıyı gerçekleştirebilmenin iki basamağı var. Bunu devlet katında yapabilirsiniz ya da üretim katına sıçratabilirsiniz. Rojava, Kobane henüz bunu üretim katına sıçratamayacak durumda. Çünkü süreklileştirilmiş bir militarizmin ve şiddetin tehdidi altında. Süreklileştirilmiş bir savaş haliyle yaşıyor kaç yıldır. Dolayısıyla Rojava bölgesinin Afrin’i de içine alan Kobane ve Cizre kantonlarının şuan gösterebildiği varlık, özyönetimle çoklu anayasal vatandaşlığı kurumsal düzeye taşıyabilmek. Bunun altında gerçekten bir öz yönetimsel, daha dayanışmacı ekonomiyi gerçekleştirebilme aşamasını iddia olarak tutuyor ama bu iddianın aslında kendi başına ne kadar dert açtığını da fark ediyor. Aslında orada Kürtlerin bir ulus devlet ilan etmesi elbette mümkün! Buna uluslar arası sistem çok fazla aldırmayacaktır da. Yeter ki ekonomiyi bir şekilde dünya ekonomisine ekleyin. Ancak iktisadi kopuş, küresel ekonomiden kopuş iddiası işgalci güçleri ziyadesiyle endişelendiriyor. Hele ki bunu Kuzeye, Türkiye’nin Kürdistani illerine taşıma iddiasının çok ciddi bir endişe uyandırdığını düşünüyorum. Ek olarak, Kürtlerin dört parçalılıktan giderek daha fazla söz etmesi, Kürdistan’ın aslında 4 parçaya bölünmüş ama farklı farklı devletlerde yaşayan Kürtlerden oluştuğunu söylemesi kaygıyı artırıyor. Her ne kadar bunun gerçekliğini çok fazla geliştiremeseler de, zaman içerisinde kendi devletlerinden ayrılmaksızın, öz yönetimsel kapasiteyi geliştirebileceklerini iddia etmeleri de kaygıyı arttırdı. Küresel ekonomi, görebildiğim kadarıyla Haziran’dan önce savaşı satın almamıştı. Ne Türkiye’nin Güneydoğusuna, ne bunun uzantısı ola kısımlarda savaş yıkımını istemiyordu. Tam tersine, barışı satın alıyordu. Çünkü ancak barış döneminde yatırım yapabileceğini fark etmişti ve yatırım dediği şeyler de iştahını açıyordu. Henüz arsalaşmamış tarım arazileri, gerçekleşmemiş eğitim, sağlık, kent altyapıları, karayolu alt yapıları gibi, elektrik su gibi temel kamusal alt yapı yatırımları iştahını açıyordu. Liberalizmle birlikte de bölgeye girebileceğini düşünüyordu. Ne zaman ki bu öz yönetim tartışması başladı işler değişti. Kürdistan halklarının kendi üretimsel öz yönetimlerini ilan edeceklerini söylemeye başlamasıyla birlikte alarm zilleri çalmaya başladı. Görebildiğim kadarıyla ABD’nin de içinde bulunduğu ittifaklar gücü, artık Türkiye’deki savaşı satın alıyor. Boşaltılan yerlerin hemen onarılacağına, işte TOKİ konutları falan yapılacağına dair söylentiler de zaten bunun arkasından gelen şeylerdir. Göç ettirilenlerle ilgili programlar mutlaka devreye sokulacaktır. Geçmişte köy boşaltmalarının tanzim edilmeye çalışılması  gibi. Dolayısıyla şimdi türk Devleti bu sınırı insansızlaştırıyor, benim görebildiğim kadarıyla Türkiye’nin sınırı, Roboski’den itibaren başlayan süreç içerisinde özellikle sınırdaki geçişi daha kolaylaştıran Kürt illerinin bazılarını insansızlaştırma gayreti içinde olduğunu görüyoruz.