Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: O halde geldiğimiz noktada meseleyi sadece Türk-Kürt çatışması üzerinden okumamamız gerekiyor? Peki yönetsel anlamda durum ne? Türkiye’yi yöneten bir mekanizma, bir akıl var sonuçta öyle ya da böyle… Bu mekanizma bütün bunların farkında mı sizce?
Neşe Özgen: Açıkçası pazarlığı yürüten grupların bilinçsiz olduklarını düşünmüyorum. Bu tür pazarlıklar genellikle kendi ellerinde de çok fazla şans kalmadığını gören ve başkasının adına karar vermeyi kendisine hak görmüş olanlar tarafından yapılıyor ki bu çok tehlikeli. Ama şu an Güneydoğu’da olanın bir asker hakimiyeti olduğu mutlak. Aslında asker duruma fiilen el koymuş durumda. Hükümetin de kendi yağıyla kavrulup, “Bunu TOKİ mi yapsın? Şunun parasını hangi müteahhite verelim?” dışında çok da fazla söyleyebileceği bir şey yok. Bir tarafta Cizre, bir tarafta Silopi haritası.. Başında 8 general, 10 bin asker.. Ne yapıyorsunuz? El kadar şehirler bunlar? Zaten insanlar günlük yaşam derdindeler. Farkında mısınız Sur’daki, Nusabybin’deki, Cizre’deki, Silopi’deki, Silvan’daki mahallelerin, o delik deşik edilmiş evlerinin farkında mısınız? Beni asıl vuran, o fotoğraflardaki ağır yoksulluk! Gördüğümüz yıkımdan daha önce, bambaşka bir yıkım var orada. Ciddi bir yoksul bırakma var. Süreklileştirilmiş bir sürgün hikâyesi yaşıyor insanlar. Bunun yaraladığı, ama bu yaranın öfkesinin enerjiye dönüşemediği insan gruplarıyla karşı karşıyayız. Herkesin kendince haklı sebepleri olacaktır bir süre sonra. Bu sürece yol açan devlet mensupları, eğer farkındalarsa ne yapmakta olduklarının… Bunun farkında olmalarında da yarar var. Türkiye devlet eliyle yönetilen bir darbe yaşıyor şu anda. Bu darbe hükümet darbesi değil, gerçekten… Yavan bir söz olacak belki ama, hakikaten halka karşı savaş açmış bir darbe. Topyekün üstelik! Öyle Kürtlere karşı falan da değil. Orta sınıfın tamamına, makbul olmayanlara karşı açılmış bir savaş bu… Orada “makbul Kürt, makbul olmayan Kürt” diye ayırım yapılırken Türkiye genelinde bu yapılmıyor mu? Yapılıyor! Makbul olan ve olmayan Türk vs. De var. Bizim yetiştirdiğimiz pırıl pırıl öğrenciler var, çok iyi doktora yapmış öğrenciler var… Ama eğer iktidarla yakın bir ilişki içerisinde değilseniz ömür boyu açlığa mahkûm ediliyorsunuz. Bu, Türkiye’de aşağı yukarı 15 yıldır yoğun ve sistematik bir şekilde yerleştirilmiş bir hükümet politikası olarak gelişiyor.
Sinan:  Bir iktidarı sürdürülebilir kılmak isteyen yönetim anlayışının bundan kaçınması beklenir oysa? Çünkü bu politikalarla sistemin devamlılığının sağlanması da mümkün görünmüyor? Siz şimdi bu iktidarın aklını yitirdiğini mi ima ediyorsunuz? 
Neşe Özgen: Hayır! İktidarın anlamları değişiyor. Siz eğer yönetim mekanizmasını demokrasi kurallarıyla gerçekleştirmek istemezseniz, buna ilişkin bir programınız yoksa, birileri sizin için gerçekleştiriyor zaten. Şu anda olan da bu! Bölgenin militerleşmesi, yüksek askeri bir politikayla yönetilmeye başlaması… 
Sinan: Pardon ama bu daha da kötü? Kuklalaşmış bir yönetimden bahsediyorsunuz?
Neşe Özgen: Evet! Maalesef, o yönetim de sonuçlarını farkında ve kısa dönemli olarak durumu kurtarma  politikaları dışında bir hedefi yok. … 
Sinan: Tipik bir Ortadoğu, Arap yönetim anlayışı değil mi bu?
Neşe Özgen: Ortadoğu’da bazen o kadar hoş hareketler çıkabiliyor ki! Dolayısıyla Ortadoğu benzetmesinin böyle aşağılayıcı bir terim, damga olarak kullanılmasından vazgeçmek lazım. Geleceğe dair benim görebildiğim Türkiye’nin içerisinde muhtelif yeni sınırlaşmaların olabileceği. Bunu AB’nin politikasına uygun bir hale getirip cilalayabilirler de…  Ya da hiç aldırmayıp cilalamayabilirler de. Ama bir soft Ukrayna projesinin, muhtelif grupların daha sınırlaştırıldığı bölgelerin, Türkiye içerisinde daha kolay bir yönetim için gündeme getirileceğini düşünmeye başladım. Mesela Ankara, Karadeniz, Kars-Iğdır-Ardahan bölgesi gibi…
Sinan: Bunun başkanlık sistemi ve beraberinde Türkiye’nin federal bir yapıya geçmesi olasılığı ile bağlantısı var mı?
Neşe Özgen: Muhtemelen. Ne acı ki Türkiye’deki sağın bunun dışında bir politikası da yok. Anayasa politikası, parlemento görüşü yok! Ne  parlementer sistemin geleceğine, ne de gelecekteki 10 yıla dair tahayyülleri yok. Türk Devleti, yönetimi ihaleyle iane arasına sıkıştırdı. Bunun yeterli olduğunu sanıyor. 
Sinan: Sadece sağın değil, kimsenin yok öyle bir tahayyülü?
Neşe Özgen: Evet, ciddi olarak bir sürüklenme halindeyiz. Orta sınıfın çöküşüyle ilintilendiriyorum bunu,
Sinan: Peki Kürt hareketi bunun neresinde?
Neşe Özgen: Uzunca bir süredir yüksek savaş şartları altında yaşayan militerleşmiş bir gruptan söz ediyoruz. Bir yandan da barış süreciyle birlikte, kendi içerisinde Kürdistani politikaları daha sınıfsal mekanizmalarla yorumlamaya başladığını da görmüştük. Kürt özgürlük hareketi,  ‘ne dünyada, ne de bölgede bir etnik kalkışma olarak işe başlayıp, sosyalist bir tavırla kendisini sürdürebilme yüksekliğini gösterebilmiş başka bir hareket örneği yok’ diyorlardı ki, burası doğru…  Aynı zamanda askeri hareketin kendi içinde komünleşme sürecine de daha yoğun bir şekilde geçmiş olduğunu görüyoruz. Gerilla hareketlerinde emir- komuta ile iş göremezsiniz. Herkesin elinde silah var çünkü! Kobane ile birlikte askerin kendi komutanını seçeceği bir yaklaşıma kadar evrilmişlerdi. Bazı komün hareketlerine, dayanışma ekonomisine yüksek derecede sıcaklıkla bakıyorlardı ve bunun olabilirliğini aramaya başlamışlardı. Şimdi yeniden bir şiddet sarmalının içerisine doğru evrildiklerini görüyoruz. Tabii şimdi tam olarak önümüzdeki 10 yıl için politikalarının ne olduğunu bilemiyoruz. Şu an için eli yüksek götürüyor gibi görünüyor. El yükseltiyor yani şiddete karşı. Daha henüz dağ kadrolarını işin içine sürmediğini düşünüyorum. Yani dağ kadroları henüz Türkiye’deki savaşın içerisinde değil bence. Asıl olarak kent kadrolarının bu işi götürdüğünü düşünüyorum hala ve “dağ kadrolarını da bu işin içerisine süreriz” tehdidini ellerinde tutuyorlar. Yani masada el yükseltmeye devam ediyorlar. 
Sinan: Buradaki strateji nedir peki?
Neşe Özgen: Öcalan’ın yeniden işin içine dahil olmasını sağlamaya çalışıyorlar anladığım kadarıyla. Bir süre sonra olacaktır da bu… Ki gereklidir de. Çünkü artık sürdürülebilir bir şey değil bu süreç… Diyelim sınırı temizlediniz ve içeride belirli bir nüfus bıraktınız. Çünkü vatandaşlık politikası artık bir nüfus politikasına, sayı politikasına dönüştü. Gerçek bir vatandaşlık politikası yok. Devlet hepimizi “yönetilebilir bir nüfus” olarak görüyor. Dolayısıyla, belli bir nüfus bıraktınız, peki bu nereye kadar sürecek? Bunun sonu nedir? Eninde sonunda bir biçimde yüksek bir aktörle masaya oturmak zorundasınız. Dolayısıyla bu şartın gerçekleşeceğini düşünüyorum. 
Sinan: Öcalan bir aktör olarak mı yoksa bir kart olarak mı yeniden çıkacak ortaya?
Neşe Özgen: Geçmişte, tüm bu çözüm ve silahsızlanma ya da çatışmasızlık dönemlerinde devletin de herhangi bir politika öne sürmediğini görüyoruz. Aksine, çoklu aktörleri teke indirmekte ısrarcı bir tutum sergiledi devlet. Daha önceden devlet tarafından pazarlığa dahil edilen muhtelif çoklu aktörleri de reddedildi ve Erdoğan’ın kendisini tek aktör olarak ortada bırakmaktaki yüksek inadı sayesinde hakikaten çözümsüzlüğe sürüklenmiş bir dönemden söz ediyoruz. Oysa Kürt tarafı çoklu aktörler kullanıyor. Şimdi yeni durumla birlikte Erdoğan’ın bu politikadan büyük oranda çekildiğini, geriye çektirildiğini ve uluslar arası çoklu aktörler sisteminin yavaş yavaş devreye girdiğini görmek mümkün. Bu bir süre daha sürecektir. İçerideki ulusal çoklu aktörleri çoğaltmaya çalışmalıyız. Çözüm masasından yana,  barışa tarif eden, yapılandıran çoklu aktörleri çoğaltmaya çalışmalıyız. Bunların uluslar arası sistemler tarafından mutlaka dikkate alınmasını sağlamak zorundayız. Kadınlar, gençler, hukukçular, sağın içerisinde yeni aktörler, solun içerisinde yeni aktörler mutlaka arabulucu olarak, ara kategori olarak devrede olmalılar. Bu her iki tarafı da rahatlatacak bir durumdur, hep böyle olur.
Sinan: Peki ama bir yandan sadece günü kurtarmaya çalışan bir yönetim anlayışından söz ediyorsunuz, bir yandan da inisiyatif almaktan… Tek derdi günü kurtarmak olan AKP’nin ve Erdoğan’ın böyle bir stratejik plan içerisinde yer alması mümkün mü?
Neşe Özgen: Mümkün tabii.  Ancak ne kadar yetkin aktörler olacaklar artık bu çok belli değil. Bir tür ayakta kalabilme ve yargılanmama sözü verilmiş olan bir hükümet yapısıyla karşı karşıyayız. 7 Haziran sonrası oluşan tabloda bir uluslar arası adalet mekanizması devreye girecekti. Fakat tabii mülteci politikaları nedeniyle, Avrupa liberalleri ve sağ gruplar ona bir rüşvet vermiş görünüyor. Şimdi de kendisi de aktör olmak için devrede. Görünen o ki kıta Avrupa’sında ağırlıklı olarak sağ grubun derdi, Türkiye’nin içinde bulunduğu demokrasi yapısı değil.
Sinan: Hiçbir zaman olmadı ki?
Neşe Özgen: Eh, olduğu zamanlar da oldu mutlaka ama tabii oradaki sosyal demokrasi mücadelesinin daha yüksek olduğu dönemlerdeydi bu… Ama asıl mesele Suriye ve ıraktan gelecek olan büyük göç! Giderek de bu şiddetin, IŞİD şiddetinden söz etmiyorum, göçmenlerin bu şekilde tutulmasının kıta Avrupasına yaratacağı büyük hercümerç! Çünkü orada da bir iktisadi kriz var, kamu politikalarından hızla vazgeçmiş olan hükümetler var. Kendi vatandaşının, seçkinlerinin güvenliği için diğer her şeyi göz ardı edebilecek yapılar var… Dolayısıyla bu mülteciler politikası önümüzdeki dönemlerde de dünyanın asıl belirleyecilerinden biri olacak gibi görünüyor. Orada çoklu aktörler devreye girecektir.
Sinan: Bütün konuşmamız boyunca IŞİD’i küçümseyen bir dil kullandığınızı görüyorum. Çok fazla önemsemiyorsunuz IŞİD’i anladığım kadarıyla?  
Neşe Özgen: Evet. Müttefikler Esad’ı da kontrol altında tutarak belli bir bölgeye hapsederek, oradaki belli Arap grupları denetim altına tutabilecekleri bir alan bırakacaklar gibi geliyor. Ama bu arada her şeyi de denetim almak isteyeceklerdir. Rojova’yı da, Barzani Kürdistan’ını da, Kandil’i de, Türkiye’deki güçleri de… Bilmiyorum arzular şelale hepimizde, ama önümüzdeki dönem ne gösterecek bakalım…
Sinan: O halde IŞİD şimdilik “kullanışlı” bir aktör?
Neşe Özgen: Kesinlikle! Yüksek bir yönetim politikası olduğu açık… Bu politikanın zaman zaman kendi bölgemizdeki çeşitli totaliter liderleri kıskandıracak kadar başarılı olduğu da mutlak. Bazı ulufelendirme sistemleri üzerinden söylüyorum bunu.  Biz vatandaş eğitimini daha önceden ortadoğudaki çeşitli devletler içerisinde zaten gördük. Saddam döneminde, baba Esad döneminde de gördük. Hatta şimdi Türkiye de gördüğümüz, yani ulufelendirerek yeni vatandaş tipi yaratma meselesini. Önce yoksullaştırıp, sonra boyun eğdirme ve ianeyle ile geçinen bir vatandaşlık tipini yaratmakta çok başarılı olmuş olan topluluklar yarattık biz. IŞİD’in de böyle bir otoriter yeteneği olduğu açık. Gerek kamusal bankacılık yürütmede, gerek yönetim sistemlerini ayarlamakta, gerek çeşitli adalet mekanizmalarını yeniden oluşturmakta hakikaten otoriteryizmin şahikası durumunda. Mesela bize gösterilenin dışında bir adalet mekanizmasını geliştirmek zorunda olduğunu kendisi de farkında. Bir medeni hukuk geliştirmeli, bunun kısmi de olsa bir vicdan adaletiyle bağdaşması gerektiğinin de farkında. Sürekli kafa keserek ve bunu meşrulaştırmadan olmaz. Ama tabiî ki bu işin içinde LGBTİ’ler, “sapkın insanlar”, farklı mezheplerden olanlar, daha İslami usullerde bir adalete terdedilirken; ticaret yapanlar, daha yüksek Arap kabilelerinin önde gelenleri gibi gruplar da, daha yüksek bir liberal adalet içerisinde yer alacaklardır. Şer’i adalet hükümlerini ne kadar gerçekleştirecekler ve bunların açık bıraktıkları arka alanda kendilerini nasıl meşrulaştıracaklar, onu da zaman gösterecek. Ama belli bir bölgede hapsedileceklerini düşünüyorum
Sinan: Bir çekim merkezi haline geldikleri de görünüyor. Dünyanın her tarafından bir akış var? Bu bir sorun teşkil etmiyor mu sizce?
Neşe Özgen: Valla Çeçen savaşında da dünyanın her tarafından fanatiklerle birlikte savaşmaya gidenler oldu. Şimdi ise bu yeni dönemde DAEŞ ile birlikte savaşmaya giden fanatik grupların farkı olduğunu bir görmemiz gerekiyor. Sadece daha kitlesel olmaları açısından değil ama ileri sürdüğü hezeyan ve bunu gerçekleştirme biçimindeki hamasetle de… Aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin de 30’lu-50’li yıllarda çok yabancı olmadığı bir hamasettir bu… Yani kendini büyük bir ülkünün bir fedaisi olarak adama,  gaddar batıya ve kalpsiz kapitalizme karşı kendisini yükseltebilecek tek güç olarak gösterme… Erkeğin bütün iktidarını büyük oranda yüceltme ve sorgulanamaz hale getirme, çok yüksek para sistemlerine ulaşabilme kapasitesi ve bunu hemen yapabiliyor oluşu…  Pek çok anlamda içinde yerleştiği bölgenin geçmişte ve şimdi de hatta uluslar arası aktörler tarafından kabul edilmekte oluşu, kendi elindeki malı ve malzemeyi yer altı zenginliklerini rahatlıkla satıyor oluşu ve bunda şimdiye kadar hiç yargılanmamış olması… Bütün bunlar aslında çekimi gerçekleştiren şeyler. Bunun İslami bir sos ile örtülmüş olması, IŞİD’in hakikaten İslami olduğunu göstermiyor. Saf kötülük denen şey bu! Biz henüz saf kötülüğün ne olduğunu çok fazla görmedik. Saf kötülük denen şey kendisini İslamiyetin de ayrıştırıcı biçimleriyle çok başarıyla birleştirerek ilerletiyor... Ama tabii karşı koyduğunu söylediği kapitalist sisteme ne kadar karşıdır? Bunu nasıl bir adalet mekanizması içine yerleştiriyor? Bunlara dair dışarıya henüz çok belirti vermemiş bir yapıdan söz ediyoruz.  Hani Arap, Kürt kabilelerinin ortaklaştırıldığı bir İslami akıl gibi görülüyor ya, bunun daha derininde ne olduğunu araştırmamız, bunu daha deşmemiz gerektiğini düşünüyorum.