Reportare

Menü

Kategoriler

Arama


Sinan: Herkes yeni ittifaklar içerisinde pozisyon almaya çalışırken,  bir yandan da Kıbrıs’ta yeni bir süreç yaşanıyor. Yani bir yandan Suriye ve Irak’ta yaşanan sorunlar, öbür yanda Rusya çatışması, yukarıda Ermenistan… Ama bu arada Yunanistan- Türkiye- Kıbrıs- AB ekseninde bir başka ittifaklaşma yürüyor. Biraz bunun üzerine de konuşalım?
Neşe Özgen: Oooo! Beni iyice uluslar arası ilişkilerci yaptınız. Ben bir tek sınır biliyorum ama J
Sinan: Biliyorum daha çok insan hikâyelerine dönmek istiyorsunuz. Ama Türkiye kendi etrafında bir takım duvarları yıkarken yeni bir takım duvarlar inşa etmeye çalışıyor. İttifaklar kurulup ittifaklar dağılıyor. Enteresan biçimde 40 yıldır çözülemeyen Kıbrıs meselesinde birden bire bir iyimser hava doğuyor. Gerçi ben bu iyimserliğin kafasını merak ediyorum ama… Siz nasıl bakıyorsunuz buna?
Neşe Özgen: Aslında Lokmacı kapısını çalışmadım. Çok isterdim gerçi çalışmayı… Ama ekibimiz içerisinde Kıbrıs’ın bölünmesi ve halkların geçişlilikleri üzerinde çalışan, kafa yoran hayli arkadaş oldu. Dolayısıyla şimdi söylediğiniz şeyi uluslar arası siyaset açısından değerlendiremeyeceğim. Ama görünen o ki Türk devleti, hakikaten şu anda sadece kendi sınırlarının bir kısmında ve sadece onları sertleştirerek yönetebilecek kadar aciz bir durumda. Yetkisizleşti ve yeteneksizleşti. Keza Bulgaristan, Yunanistan tarafında da sınırın kontrolü artık Türk devletinin elinde değil. Büyük oranda Frontex’in elinde. Frontex bağımsız bir kuruluş olarak, sadece Avrupa Parlamentosu’na hesap veren bir militer kuruluş olarak iş görüyor. Kalan kısımda, yani kuzey sınırlarında işlerin yolunda gittiği tek yer şimdilik Gürcistan gibi görünüyor. Ki orada da ne kadar yolunda gittiğini çok iyi bilemiyoruz. Ermenistan’la olan komşuluk ilişkilerimizin çok da iyi gitmediği çok açık… Kıbrıs’taki durum da Türkiye’den bağımsız cereyan edebildiği için aslında daha iyimserlik katıyor. Halklar birbirleriyle konuşabildikleri zaman iyimserlik yükseliyor. Devletlere rağmen yükseliyor. Yeter ki insanlar birbirleriyle temas edebilecekleri, konuşabilecekleri bir alan bulsunlar. Tekrar söylüyorum: ticari bir alan değil, siyasi bir alan bulabilsinler. Çoklu aktörler bulabilsinler. O zaman işler biraz daha yumuşayabiliyor. Kıbrıs da bu dönemini yüksek pazarlıklarla geçirdi. Geçtiğimiz 2 yıl içerisinde özellikle Kıbrıs ve Türkiye arasında olan kısımdaki doğalgaz savaşları zaman zaman çok sertleşerek, Türkiye’nin kısmi geri çekilmesiyle daha olumlu sonuçlandı.  Sınırların genel halinden çıkarabildiğim şu: Türkiye çok uzun yıllardır sürmekte olan bir devlet politikasını tekrar tekrar sertleştirerek devreye koymuş gibi gözüküyor. Aslında devlet reflekslerinden falan söz etmeyi benimsemiyorum. Çünkü hiçbir ülke kurulduğu zamanki halinde kalmıyor. Hiçbir ülke olduğu gibi kalmıyor, her şey değişiyor. Hiçbir parti, insan olduğu gibi kalmıyor. Bizim varlıksal olarak yapımız süre-durum değildir. Denge değildir. İnsan varlığı olarak yapımız değişmektir. Üstelik engelleyemediğimiz değişmelerdir bunlar. Biz daha iyiye götürmeye çabalarsak iyi oluruz, kötü olmaya çabalarsak hasta oluruz bu kadar…. Yoksa herkes ölür sonuçta. Toplumsal yapıları “doğar- büyür- ölür” şeklinde insan yapısına benzetmek istemiyorum tabi ama, hiçbir toplumsal yapının dünya var olduğundan beri, doğal varlıksal hali süre- durum değildir, denge hali değildir. Sosyal yapılar olarak bizim bu gelişme sürecinde ne kadar söz hakkımız olduğuna bağlı olarak, bir ülkenin demokrasi düzeyini ölçeriz. Türkiye Cumhuriyeti ne yazık ki 38-50’lerdeki soğuk savaş dönemindeki sınır politikasını, çatışmacı politikasını devreye koymuş gibi gözüküyor. Eskiden daha pazarlıkçı sınır politikaları izler gibiydi. Ama 38-50 arasında yani sınırın dışındaki herkesi düşman kabul etme, sınıra yaklaşan herkesi de o düşmanla her an iş birliğine meyyal casus adayı olarak görme hali ve etrafındaki bütün ülkeleri düşman görme hali şuan cereyan ediyor
Sinan: Fakat bu iktidarsızlaşan bir erkeğin agresifleşmesi gibi bir şey değil mi afedersiniz? Bir yandan kontrolü kaybetti diyorsunuz, bir yandan da yetkisizleştikçe sertleştiğini söylüyorsunuz?
Neşe Özgen: Evet. Yetkisizleştikçe ve yeteneksizleştikçe sert ve çatışmalı bir sınır politikasını daha çok benimsemeye başladı
Sinan: Bunun rasyosu ne?
Neşe Özgen: Bunun rasyosu, zaten elinden gitmekte olan bir şeyi döverek içeride tutmaya çalışmaktır. Uzunca süre bunun mümkün olmayacağı açık! Bir süre-durum, sonsuz denge istiyor Türkiye. Hiçbir varlık süre- durumsal değildir. Bir şey dengedeyse ölüdür. Yani dengedeyse tam değildir, tam değilse dengede değildir. Bu varlıkların değişmesi gerekir, devletlerin de.. Bu değişmeye direnmek, sabitlemek, sadece her şeyi kendi denetiminde tutmaya çalışmak tabiî ki otoriter bir politikadır ve tabiî ki yeteneksiz bir politikadır. Otoriter olmak için yetenekli olmaya gerek yoktur. Birini dövmek için yetenekli olmanız gerekmiyor, sadece otoriter olursunuz o kadar. Ama böyle bir yapının başbakanı ya da cumhurbaşkanı olamazsınız. Bütün ülkeyi hapishane haline çevirdiğinizde, onun yöneticisi olmazsınız, en fazla bekleyicisi olursunuz. Kötü bir politika bu!