Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Sinan: Özal, kalkınmanın önündeki tıkacın ekonomide liberalizasyon, siyasette demokratikleşmeyle açılacağını söylüyordu. Şu anda ne kalkınmada, ne demokratikleşmede önümüz açık görünüyor sizin ifadenizle? 
Nesrin Nas: Ekonomiler için en temel mesele kurumsal alt yapının güçlü olmasıdır. Kurumsal alt yapı derken, tabii sadece ekonomik çerçeveyi kast etmiyoruz. Yani Merkez Bankasının bağımsızlığı, ya da bağımsız karar alıcı kurumların siyasetin dokunabileceği kurumlar olmaktan çıkarılması değil sadece…  Aynı zamanda hukuki güvenlikten de bahsediyoruz. Hukuki güvenlik derken bu da bir bütündür. Sadece yatırımcı haklarını, mülkiyetin dokunulmazlığını güvece kapsamına alıp, ifade özgürlüğünü bu kapsamın dışında tutamazsınız. Çünkü biri yoksa diğeri yoktur. Biri diğerine rağmen olmuyor. Mülkiyet hakkı tamam, ama “Ben burada ifade özgürlüğünü sınırlandırıyorum” dediğiniz anda, bir süre sonra mülkiyet haklarının da dokunulmazlığı ortadan kalkabiliyor. Ya da bütünüyle yönetimlere bağlı hale gelebiliyor. Hukuki güvenlik derken, kurumsal alt yapı derken, birinci sıraya hukuki güvenliği koyuyoruz. Türkiye’de bu çok ciddi ölçüde yara aldı. Hatta yara aldıdan öte, ortada bir hukuk güvenliği kaldı mı ondan da emin değilim. Böyle bir durumda piyasada var olmak için kazanmaya çalışan kesimler sadece kısa vadeli kararlarla ayakta durmaya çalışır.
Sinan: “Kazanmaya çalışan kesimler” ifadesini özellikle mi seçtiniz? 
Nesrin Nas: Evet özellikle seçtim. Çünkü üreten kalmadı Sinan Bey. Yani kimisi kazandığı parasıyla mevcut işletmesini ayakta tutmaya çalışır, kimisi geleceğe yönelik bir şey yatmaya çalışır. Ama artık yatırımlardan bahsedemiyoruz. Dolayısıyla, kazanmaya çalışan kesimler kısa vadeli fiyatların peşinde koşarlar. O fiyat dalgalanmalarından para yapmaya bakarlar. Bu da sizin ekonominizi çok öngörülmez hale getirir
Sinan:  Çıkışı nerede görüyorsunuz?
Nesrin Nas: Türkiye’nin yeni bir hikâyeye, yeni bir yol haritasına ihtiyacı var. Bu yeni hikâye, ayağınızı demokrasiye, hukuki güvenliğe basmadan, ayağınızı gelişmiş demokrasilerin bir parçası olmaya basmadan yapabileceğiniz bir şey değil maalesef. İşe oradan başlamanız gerek.
Sinan: AKP’nin böyle bir kapasitesi var mı artık?
Nesrin Nas: AKP’nin kapasitesi olabilir ama artık böyle bir rüyası var mı ondan çok emin değilim. Şu aşamada gördüğüm şey, AKP’nin maliyeti, bedeli ne olursa olsun, olabildiğince gücünü tahkim etme ve o tahkim ettiği gücün arkasında dokunulmaz hale gelme kaygısının yattığını düşünüyorum. Bütün adımlar onu söylüyor. Son dönemde dış politikada yaşananlara baktığınız zaman “bu kararlar nasıl, kim tarafından alınıyor, veriliyor? Hezeyanlar sonunda mı alınıyor?” diye düşünmeden edemiyorsunuz. Hakikaten sanki birileri rüyaya yatıp kalkıp; “ben rüyamda bunu gördüm, uçak düşürürsek çok iyi olacak” ya da “Musul’a gidersek bilmem ne mi olacak?” diyor gibi… Bütün kararlarınızın çok yanlış olduğunun ortaya çıkması için artık öyle çok uzun da beklemiyorsunuz yani... 2-3 gün içerisinde bütün yanlışlığınızla, bütün dünya yüzünüze vuruveriyor o kararı. Tam anlamıyla fırtınanın ortasında kalmış bir gemiyiz. Dümeni kırık. Geminin içindeki yolcular birbiriyle kavgaya tutuşmuş. Ve gemi hızla büyük fırtınanın gözüne doğru yol alıyor. Her taraftan çatırdıyor gemi…
Sinan: Kaptan ne yapıyor bu arada?
Nesrin Nas: Kaptan kendi köşkünün etrafını çevirmekle meşgul. Ama gemi battı mı o da batacak hâlbuki! Ben böyle görüyorum. Ben eski bir siyasetçiyim Sinan Bey. Eğer siyaset yapıyorsanız umutlu olmanız gerekir. Umutsuzsanız siyasetçi olamazsınız. Bir şeyleri yapmak, değiştirmek için siyasete giriyorsunuz. Uzun yıllardır, son 1 yılda olduğu kadar hiçbir dönemde kendimi bu kadar umutsuz hissetmedim. Yavaş yavaş tüm umudumu kaybediyorum. 
Sinan: Siyasetçi umudunu kaybederse, sokaktaki adam ne yapsın?
Nesrin Nas: Müthiş bir sessizlik var, o sessizlik de beni hem üzüyor hem endişelendiriyor. Çok katatonik bir toplum haline geldik. Herkes durduğu yerde sessiz, tepkisiz bir şekilde sallanıyor… 
Sinan: Her şeye rağmen umut var ama?

nesrin nasNesrin Nas: Ondan da emin değilim. Çok az! Giderek daralıyor yani. Güneydoğuda yaşananlara baktığınız zaman, bir de batıya baktığınız zaman anlamakta zorlanıyorum. Bazen arkadaşlarım “çok fazla kaptırıyorsun kendini” diye eleştiriyor. Ben de onlara diyorum ki; “siz farkında değil misiniz, 3-5 yıl sonra İstanbul bombalanacak”… Belki çok aşırı bulabilirsiniz bu söylediğimi… Bizler hem barış sürecine destek verdik ama hep hatırlattık, demokrasi olmadan olmaz diye… Demokrasi ve özgürlüklerin alanını daraltırken, öbür tarafta barışı kuramazsınız. Bunu yapmadığınız zaman da geriye dönüş çok kanlı olur. Bunları hep söyledik, uyardık. Maalesef biz haklı çıktık. Çok üzülüyorum, keşke haksız çıksaydık, keşke biz yanılsaydık da bunu yüzümüze vursalardı. Ama olmadı işte. Bugün oralar kapatıldı. Bir “süpürme hareketi” başlatıldı. Peki 3-5 yıl sonra o süpürme hareketinin buralarda yapılmayacağının bir garantisi var mı? Bunu görmek için çok fazla siyaset bilmeniz, çok ön görülü olmanız gerekmiyor. 90’lı yıllara bakın. O yıllarda insanlar köyleri yakılarak süpürüldüler. Köyleri yakıldığı için göç etmek zorunda kaldı insanlar. Cizre köy yakmaları sonucunda oluşmuş bir yerleşim alanıdır. Köylerinden geldiler ilçelere, şehirlere, şimdi de şehirleri bastırıyorsunuz. Yarın öbürgün nereyi süpüreceksiniz? İzmir’i mi? İstanbul’u mu? Ankara’yı mı? Böyle olmaz bu! Gittiğimiz yol, yol değil. Tuttuğumuz araç, araç değil. Tümden aklımızı mı kaybettik biz? Beni umutsuz hale getiren bu! Toplumun buna çok güçlü bir ses vermesi lazım. Her şey gözlerimizin önünde olup bitiyor. Güneydoğu’yu da bırakın bir kenara, Suriyeli mültecileri görüyoruz. Botlarda boğulanları, sahile cesedi vuran çocukları… Kitleler halinde gözümüzün önündeler. İnsan bütün bunlara bakıp “neden?” diye sormaz mı? “Bu insanlar bu hale neden ve nasıl geldi?” diye sormaz mı? Şimdi bakıyorsunuz, aynı şekilde insanlar ellerinde bavulları, sırtlarında yatak yorganlarıyla Cizre’de, Nusaybin’de, Silvan’da… E yarın öbür gün biz de o bavullarla gideceğiz. Bunlar birbirini takip eden şeyler. Toplumsal olaylar böyledir. Bu taraftan koyarsanız, bu taraftan çıkar, bastıramazsınız. Umutlu olmak için tutunabileceğim ufak tefek bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Tabii ki ayağa kalkacağız, sonuna kadar mücadele edeceğiz. Ama bu geldiğimiz nokta hakikaten inanılır gibi değil.