Sarı Sıcak

0
298

Sarı sıcakların, hiç bitmeyecekmiş gibi geçtiği yıllar… Bir yandan kendimi sadistçe buz gibi suların içine girmek için güneşin bağrına atarken, bir yandan da sanki bu güzel havaların hiç bitmeyeceğini peşinen kabul edip garip bir zamanın durmuşluğu hissi…. Yaz ayları çocukluğumda, gençliğimde hep bir olmamışlık barındırdı hep. Baharın, kışın o durmak bilmeyen deviniminden sonra, o tüm akışının, o tüm döngünün yavaşlayarak ölmesi gibi, durması gibi.

Bodruma gidiş

İstanbul’un bir varoşunda, boş bir arsadan, bitmemiş çıplak tuğlalı inşaatlardan ve önümüzdeki asfalt caddeden ibaretken çocukluğum, bir anda ilk defa duyduğum kente doğru yolculuğumuz başlamıştı. Haritalara olan özel tutkumu bilen babam, birkaç ay önce gelirken getirdiği Bordum Yarımadası çizim haritasını hatmetmiştim. İlk zamanlar beyaz, köşeleri kulakçıklı, mavi pansurlu ve mosmor begonfiller sarmış duvarları ile Bodrum, olsa olsa bir yabancı ülkenin parçası olmalıydı. Beni en çok heyecanlandıran ise, Bodrum’un tüm çizimlerde ve fotoğraflarda hep güneşli oluşuydu. Masmavi bir deniz, ardında yemyeşil ormanlar ve bembeyaz kutu kutu evler. İlkokula küçük bir Bodrum kasabasında devam etmiş, ortaokul dönemimde de harika bir Ege köyünde yaşamaya devam ediyordum. Deniz, hep hayatımızdaydı bu eşsiz yarımadanın içindeyken ama kendisine ulaşmak kolay bir hedef de değildi her zaman. Ama ortaokul yıllarım başkaydı… Yaza ve denize hiç bu kadar doymamıştım…

Uzun yürüyüş…

Bodrum’u bilen bilir. Ortakent’ adıyla müstesna Bodrum yarımadasının ulaşım açısından ortası hakikaten. O zamanlar küçücük bir köydü. O küçücük köyün küçücük bir ilköğretim okulu vardı. 3. sınıfı orada okumuştum, sonra kısa bir süre Milas’a göç etmiş, ortaokul çağıma gelince de tekrar Ortakent’e dönmüştüm. Şimdi ilköğretim ne bilmeyenleriniz de vardır aranızda. O zaman 4+4+4 garabeti yoktu, 8 yıllık kesintisiz eğitim vardı ve ilkokul ile ortaokul, ilköğretim diye adlandırılırdı. Ortaokul için işte tekrar Ortakent’e dönmüştüm. E biraz büyümüş, boy pos artmış, ortamlarda “yakışıklı” olarak anılmaya başlamıştım.

Şimdi bu kadar “orta” kelimesinden bahsetmişken eklememek olmaz. Müzmin kiracılığımız Yakaköy’de devam ediyordu o aralar. Yakaköy’de coğrafik olarak tam yarımadanın ortasındaydı. Ortaokulu, Ortakent Dr. Mümtaz Araman İlköğretim Okulu’unda okurken, bir de yarımadanın her anlamda denize en uzak yerinde oturuyor olmak nasıl kör bir talih anlatamam.

Kiracıyız, arabamız yok, toplu ulaşım deseniz köyden şehre bir sabah bir akşam var. O da ateş pahası zaten. Okula dandik minibüslerle servisle gidip geliyoruz. Servis kaçırmak demek 10 km kuzeye yürümek demek. Deniz 10 km güneyde… O yüzden 3 tarafı denizlerle çevrili bir yerde denize gitmek pek öyle kolay da değildi. Ama deniz bu o kadar da değerli bu yüzden.

Bahar geldi mi, gölgede bile terlemeye başladığınız Bodrum günlerinde, cırcır böcekleri de başladı mı konserlerine sıcaktan bunalma zamanı gelmiş oluyordu. Şimdi okul nüfusu az olunda sabahçı-öğrenci de yok, sabah 9’da başlayan okul akşam 3’te bitiyordu. Ama bir öğren arası var ki 1,5 saat. Bitmiyor, bitmiyordu. Bu kadar tenefüs mü olur? Öğle arasında sıkılan bir çocuktum bu yüzden. Evim de ebemin örekesinde olduğu üzere, ya okuldan arkadaşlarımın evlerine atıyordum kendimi ya da kös kös okulda oturuyordum.

Fakat sıcaklar basınca artık felaket bir hâle geliyordu Mayıs ayları. Nisan’da kavrulmaya başlayan çocuk bedenim Mayıs’ta iflâs ediyor ve kendini her gördüğü suya atası geliyordu. İşte okulun son 2 ayına girmek demek öğleden sonrası 2 dersi herkesin asması demekti. 1,5 saatlik öğle arasına evi yakın olan çocuklar siestasında uyuyakalır dönmez, bizim gibi taşımalı eğitimdeki çocuklar da tabanvay istikamet Yahşi Yalısı derdi…

Sarı sıcaklar, derin mavilikler…

Ortakent’ten Yahşi Yalısı’na mandalina bahçeleri ve zeytinliklerden kıvrıla kıvrıla inen yarı mıcır yarı şose eski bir yol vardı o zamanlar. Okul’dan denize yürüyerek gidebileceğimiz en kestime yol. 4. ders bitti mi çantalarımızı alır fırlardık yola. Dünden bir deniz havlusu ve bir deniz şortu atarak şişirdiğimiz bu çantaların neden bu kadar dolu olduğunu göstermemiz gerekti. En az bir saat yürürdük ki ne yürüme… Güneş tepede, anlık olarak ağaç gölgeleri vaha etkisi yaratıyor… O zamanlar araba da yok pek fazla, traktör geçince hemen otostop çekiyoruz, şanslıysak alıyorlar bizi… Ama en güzel anlar, arada evinin bahçesini sulayan teyzelerin bizi ıslatması olurdu. Sıcaktan kavrulmuş bedenlerimiz 10 dakika nefes alır yarım saatte yapış yapış olup bizi cezanlandırırdı gerçi… Mandalinası, inciri, dutu artık ne varsa yiye yiye öğle yemeğini de eder kendimizi kocaman Yahşi Yalısı’nda bulurduk…

O zaman elektronik namına sanırım tek şey biraz hâli vakti yerinde olanların Casio dijital saatleriydi. Telefon yok zaten. Cüzdandan bozma şeyler var ama içinde para da yok. Çantalarımızı rahatlıkla sahile fırlatıp soyunarak koşup buz gibi maviliklere atardık kendimizi tasasız. Kızgın yağa atılan patatesler gibiydik. Geberene kadar yüzerdik. Öğle sıcağında, güneş tepesinde yürüyüp bir de o saatlerde denize girmek birkaç saat sonra simsiyah olmanıza sebep oluyor zaten, bu yüzden bol bol da yanardık. O kadar yüzmenin acıkması da olurdu tabi… Kimde ne kumanya varsa bölüşür sonra bir tur daha deniz yapardık. Böyle böyle akşamı eder, aynı yolu geri yürür, üstüne bir de ben bir o kadar okulun ordan köye yürürdüm…

Şimdi bugün bakınca hiçbir hayat kaygısının olmadığı, yoksul ama mutlu çocuklardık. Çok acıkırdık, bir şekilde kayıntıyla meyveyle sebzeyle hâllederdik. Ne akıllı telefon, ne dijital saatler ya da bileklikler, ne GPS, ne kamera; şipidik terlik, mavi şort ve bir havluyla onlarca, yüz yıllarca, bin yıllarca sürecek hâyallerimize dalardık. Suya sırt üstü bırakıp kendimizi masmavi gökyüzünü seyreder ve ömür boyu böyle kalmak isterdik.

Hiç unutmam başka bir zevkimiz yatların yolcu indirip bindirdiği denizden 10-15 metre açılmış tahta iskelelerdi. O iskelelerin üstünden atlamak ve o ivmeyle dipleri kulaçlamak en büyük eğlencemdi. Atlaya çıka nefes, ciğer, kulaçlar güçlendikçe cesaretlenip, ilk başka bulup buluşturduğum sonra aileme aldırabildiğim deniz gözlüğüyle daha da derinlere dalmak sanki uzayın derinliklerinde dolaşmak gibiydi o zamanlar. Deniz yıldızları toplar, dikkatlice deniz kestanelerini tutundukları yerden sökerdim. İskelede bu canlıların olağanüstü hâllerini saatlerce izlerdim aslında işkence çektiklerini bilmeden… Kabuklar, midyeler, çeşitli bitkiler, yengeçler, balıklar, balıklar…

Öğleden akşama, hergün her saat kendimi ve yeni dünyaları keşfeder dururdum. Bugün bir “beach”e gitmek bir dert, ekonomik bir şezlong bulmak bir dert, o doğanın pürüzsüz uyumuyla gelen senfoninin saçmasapan pop şarkılarıyla bastırılmasına şahit olmak bir dert, eşyanı bırakıp denize girmek bir dert, dert dert dert… Telefon susmaz, kapatsan olmaz…

Hayatımın en yoksul, en çaresiz, en kırılgan ama en huzurlu ve özgür yıllarıydı. Çok farklı şehirde yaşadım, çok yer gördüm ülkede ve dünyada ama bu tadı hiç bulamadım… Okuldan denize gitmek sanki günlük bir hac yolculuğu gibiydi. Hâlâ her anını hatırlıyorum neredeyse… Yediğim meyveler, başımdan aşağı dökülen sular, bize kikir kikir gülen teyzeler, yürümekten ayağımda parçalanan şipidik terlikler, denizle uzun yürüyüşlerin ardından o buluşma anı… Her dakika her an sadece doğa ve bedenimle verdiğim bir mücadele ve ödül olarak hem yerde hem gökte sonsuz derin mavilikler, sarı bir sıcak, ıcak ne bunaltıcı bir sıcak… Mavi ne güzel bir mavi…


Fotoğraf: Roland Denes / Unsplash