Tom Robbins – Ağaçkakan

0
217

Reportare için şimdiye kadar yazdığım iki yazıyı okuyanlar az çok tahmin ederler ki hayatımda aşk yok ve yalnızlık o kadar da sevdiğim bir şey değil. O yüzden herkes yapıyor ben neden yapmayayım diye düşünüp “date” uygulamalarına giriş yaptım. Aman Allah’ım! Katalog gibi mahallenin ve hatta seçtiğim herhangi bir mesafede yaşayan erkeklerin uygulamaya girenleri cep telefonumda. Et balık kurumu halt etmiş. Erkeklerin bu uygulamalarda gördükleri profiller nasıldır bilmiyorum ama kadınlar için buralar erkeklerden soğumak için ideal alan. Neden mi? Herkes ceo, iş adamı, üst düzey yönetici, herkes spor yapıyor, herkes her bulduğu an yurtdışına gidiyor, herkes aşk arıyor -güyya- ha bir de “açmayın amcalar” şakasını yapabileceğiniz amcalar mevcut. Bir kere mesela bu uygulamalardaki saç-sakal beyazı ve yaş meselesi bir hayli garip. Türkiye erkeklerinin saçları artık çok erken yaşlarda beyazlamaya başlamış meğer. Ha bir de destan gibi mesajları kopyalaya yapıştır yaparak önüne gelen kadına gönderen abilerimiz var. Yani tam bir sosyolojik inceleme alanı aslında, bu konuyu ele alıp çalışmaya başlayan varsa el kaldırsın, sadece bir hafta kullandığım uygulamayla ilgili anlatacak pek çok anım oldu. Üç kez randevuya çıktım ve sonuç gerçekten aseksüel olsam daha hayırlı! Canım eski sevgililerim sizi çok kötü harcamışım vallahi özür dilerim! Biriniz hariç o da kendisini biliyor.

Bugün size daha evvel de hakkında yazdığım ve hatta arkadaşlar ortamlarında sıklıkla bahsettiğim bir romandan bahsedeceğim. Tom Robbins’in Ağaçkakan’ı düşünün bu romanı o kadar çok seviyorum ki, romanın son cümlesi koluma kazılı “Mutlu bir çocukluk için asla geç değildir.”

Ağaçkakan, Prenses Leigh-Cheri ve bombacı Bernard Mickey Wragle’ın aşk hikayesini anlatır. 21. yüzyılın son çeyreğinde aşık olmanın ve aşkı kalıcı kılmanın ne kadar imkansız olduğunu hem uzaydan hem dünyadan örneklerle anlatmaya başlar Robbins, daktilosunun başında. Sürgün edilmiş kumarbaz bir kralla pek anlaşılmayan bir dilde gençliğinde güzel yaşlılığında ise bir hayli tombul olan kraliçenin kızının bir sorusu vardır, “Aşkı kalıcı kılmayı kim biliyor?”

Kızıl prensesimiz Leigh-Cheri’nin -evet kendisiyle kızıllıkla benziyoruz- evi bir gün bir ağaçkakan tarafından yakılır. Prensesimiz bunun üzerine hayatta daha büyük bir amacı olduğunu düşünür ve evden kaçıp Avrupa’ya gitmeye karar verir, uçakta Bernard ile tanışır, aralarında hızlı bir çekim olur. Bundan sonrasında olaylar gelişir.

Ha Leigh-Cheri ile bir diğer ortak noktam ise kurbağa öpmek, evet gerçekten kurbağa öpmekten bahsediyorum, 21. yüzyılda aşka inancı kalmayan prensesimiz bir kurbağa ile yaşar ve “hayat bu, olur ya der” sadece bir kereliğe mahsus kurbağayı öper ve elbette prense dönüşmez. Ben bebekten kurbağaların peşinden koşar, yakalar ve prensesten bir adım öteye gidip onları yalarmışım. Seyyidhan Kömürcü’nün kulakları çınlasın her ayrılığımda şu dizelerini mutlaka içimden geçirmişimdir, “hayat alabildiğince çapkın / hayat alabildiğince olasılık / hayat: tembel tabanlı ayakları / ve temkinli adımlarıyla gençliğime bastı / bir ömür boyu / kurbağa öptüm, hâki! / dudaklarımda hala bataklık tadı/ ne demeli…” Çünkü neden olmasın.

Bu arada romanı okurken dün, bugün ve yarın eleştirmeye devam edeceğimiz pek çok şeyin ana akım eleştirilerini de okuruz. Güzellik, estetik algısı, sanat, aşk, piyasa, ekonomi, terörizm, özgürlük, devrim, iklim krizi, liberalizm, savaş… Tekmili birden, gel abla gel… Ne ararsanız var anlayacağınız hatta eski Camel paketlerinin üzerindeki develerin bile hikayesi var kitabın içinde, Camel paketlerinin üzerindeki develeri biz göremesek bile onları hatırlayan son kuşak olarak biz varız. Bütün bu eleştirel meseleleri romanına müthiş bir ironi ve cesaretle serpiştirmiştir Robbins, bu aslında onun edebiyata dair de bir eleştirisidir, dünyanın her yerinde neredeyse pek çok yazarın en az bir kez kalem oynattığı konuları tek bir romanda üstelik bir aşk romanında ele almıştır.

Leigh-Cheri’nin hayattaki her şeye karşı eleştirel duruşu ve sürekli soru sormasıyla, Bernard’ın yaptığı eylemler onların hayatlarını bir hayli karıştırır. Leigh-Cheri’nin aklı epey karışır. İyi ve kötü için düşündükleri değişir. Bu ikisi bir yandan deli divane aşıkken bir yandan da dünyanın üzerindeki yerlerini ararlar. Hadi gelin biraz aşk edebiyatı yapayım size.

Aşk aslında bir şekilde başkasında kaybolmak ve kendini kaybetmektir. Çünkü sevmeyen sevilmeyen insan gittikçe çürümeye başlar. O çürümenin kokusu da her nerede olur ve hangi pahalı parfümü kullanırsanız kullanın etrafınıza dalga dalga yayılır. Çünkü durduğunuz yer yani yalnızlığınız aslında bir nevi sizi içine doğru çeken bir bataklıktır. O yüzden aşk yeryüzünde bir başkasında ve bir başkası için verdiğiniz kavgadır.

Bu kadar bitti.

Leigh-Cheri ve Bernard dünyanın orasında burasında çeşitli etkinliklerde gezinip dururlar, Bernard’ın neredeyse her yerde bir planı vardır. İnsanlığın acılarıyla insani duygularla değil de bilimden tutun şaklabanlığa varacak çeşitli şekillerde eğlenen ya da bu acıları para kazanma olasılığı olarak gören herkesle bir derdi vardır Bernard’ın. Prenses arada prenses olduğunu hatırlar, nasıl bir prenses olduğunu tanımlamaya çalışır kendince ama o artık dünyaya düşmüştür. Bütün bu kaosun içinde bu ikili bir türlü vuslata eremez. Onlar mercimeği fırına verdiklerinde ise dünya üzerinde nedense iyi şeyler olur.

Bu kitabı yıl içerisinde pek çok kez elden geçiriyorum, altını çizdiğim satırlarına bakıyorum, genellikle hediye ediyorum. Kaç kez aldım kaç kez verdim haberim bile yok. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi aşk romanlarından biri olduğunu da sonsuza kadar savunabilirim. Şu her şeyin her tarafımızı yaktığı bu günlerde tam alıp okumalık, kıkır kıkır gülmelik kitaplardan biridir.

Ama bu kitabın sonunda bir aşk pasajı vardır ki! Hah işte bu pasajın resmini yapan olursa evimin en güzel yerine parası neyse verir alırım öyle diyeyim.

“Aşk zaten bundan ibaret. Kibar bir misafir odasında verilen harpsikord konseri değil aşk. Sosyal güvenlik, bitki özlü kanser ilacı, İrlanda piyangosu ya da döner disko olmadığı da kesin. Aşk mahrem ve ilkeldir. Biraz da tuhaf, ürkütücü tarafta yer alır. Tarot destesindeki Ay kartını düşünüyorum: Garip, devasa bir kabuklu hayvan, zırhı parıldayarak, kıskaçları kıpırdayarak, takır takır sesler çıkartarak bir havuzdan dışarı çıkarken vahşi köpekler, bel vermiş Ay’a doğru uluyup çığırırlar. Kalplerin ve çiçeklerin altında aşk böylesine çılgındır. Onu evcilleştirme, inceltme, yengeçleri güvercin gibi giydirip soprano söyletme girişimleri daima kansız cansız bir sonuç verir. Neticede bir parodi çıkar ortaya. ‘Sevmeyi’ tarif eden pek çok güzel ses var ama ‘âşık olmak’ daha ziyade çığırtkanlık yapmak tarzında bir şey. Yine de not için özür dilerim. Sana bir not daha yazdım, daha yumuşak tondaydı ama ben postacı ayarlayana kadar sen çoktan sultanın gözde devesine atlayıp Seattle’dan dört nala uzaklaşmıştın. Seni suçlayamazdım belki ama sızlayabilirim.”

Bu romanı defalarca kez anlatabilir, içinden aşkı alıp anarşizm tarafını da saatlerce anlatabilirim. Mesele aslında başında da dediğimdir benim için, “mutlu bir çocukluk için asla geç değildir” ve bir aşk bize çocukluk vadetmiyorsa evimize yerleşmeden basıp gitmelidir. Çünkü hayat yeterince ağır, yeterince zor ve karamsar. Yüzümüzü güldüren kediler ve keçiler dışında pek bir şeyde kalmadı şükürler olsun.

Kişisel hikayelerimiz ne kadar zor olursa olsun bir yerde bağırsaklarımızı boşaltmadan önce karşımızdaki insanın da bir hikayesi olduğunu unutmamamız gerekiyor. Çığırtkanlığı kim daha haklı kavgalarında ses yükseltmek sandığımızda ise kimse kimseyi duymuyor. Seçimiydi, ekonomisiydi, değişen düzenin değişmeyen düzenleriydi derken sevgi emekten çok daha öte bir yere gitti, o yer ünlü düşünür Gülşah Saraçoğlu’nun da söylediği gibi “şimdiki ilişkiler narkotik baskını gibi yat yete yat yere yat yere gidiyor.”*

Hadi sağlıcakla kalın. Akşam serinin de çıkıp biraz nefes alın.

* Gülşah anlatıyor