umutsuzluk üzerine, düşünüyor(d)um

0
179

Geçtiğimiz yıl yazılarımı yayınlamaya başladıktan yaklaşık bir iki ay sonra, yaklaşan sınav haftası yüzünden yazmaya ara vermiştim. Biriken bir sürü ders ve bitmek bilmeyen konuların arasında yazılarıma dilediğim kadar odaklanamayacak ve anlatmak istediğim konuların hepsini baştan savma bir şekilde kaleme alacakmışım gibi hissedecektim. Ondan ötürü yapılacak en mantıklı hamle buydu.

Ardından sınav haftası ertelendi, iki hafta boyunca boşuna çalışmışım gibi hissettim diğer on binlerce öğrenci gibi. Fakat önemli değildi, yazılarıma aynı tempoyla devam edecek ve yaşanan ilkim krizinde kendi kendime verdiğim rolü oynamaya devam edecektim. Çünkü yazılarımı benim dışımda kimse yazamaz, Dünya’ya ben değer vermedikçe kimse benim ona vereceğim değeri veremezdi. Çünkü Dünya’yı kurtarmanın hem benimkinden önceki nesilden hem de Birleşmiş Milletler tarafından yaklaşık altmış milyon çocuğa (o çocuklar benim neslim oluyor) bırakıldığının farkındaydım ya da en azından öyle hissediyordum. Bizim dışımızda bunu kimse yapamazdı. Ben yalnızca bu baştan sona yanlış ve hatalı sistemin içindeki küçük bir çarktım, rolümü dahi henüz doğru dürüst sorgulamamışken.

Ne var ki dünyada her şey berbat gidiyordu: büyük umutlar vadeden 2021 senesine girdiğimiz gece Boğaziçi Üniversitesine kayyumun teki atanmıştı ve her yerde protestolar sürüyordu, iktidar sayısız hastalıklarından ötürü sürekli kan kusuyor ve düzenlerine karşı gelen her varlığın da kan tükürecek noktaya gelinceye kadar copla dövüldüğünden emin olmak adına elinden geleni ardına koymuyordu. Yüz elli metrekare içine kapanmak zorunda kalan insanlar (hem de tam iki defa), tüm ülkeleri vuran ekonomik krizlerin hane içlerine de yansımalarının sonucu huzurun zerrelerini duvarlarda arayarak zamanlarını geçirmeye çalışıyorlardı. İklim konusunda zaten dehşet verici bir noktadaydık. Türkiye’de önümüzdeki on yıl içerisinde su krizinin yaşanacağı ve barajların su seviyelerinin kritik seviyede düşük olduğu haberleri ile Kanal İstanbul haberleri yan yana duruyordu; taşlarına, ağaçlarına şiirler yazılan yemyeşil dağlara bir grup “insanın” açlığını yalnızca bir süreliğine dindirmek için iyileşemeyecek kadar büyük, kum rengi damgalar bırakılıyordu. İnsanlar arasındaki ekonomik ve sosyal eşitsizlik, pandeminin doğurduğu küresel sonuçların etkilerini katlıyor ve katlıyordu. Yaşananların hiçbiri yeterince acı verici değilmiş ve insan hayatı yalnızca herhangi bir kumsaldaki herhangi bir taş kadar eşsizlikten uzak ve değersizmiş gibi, canım dünyamda yine canım topraklar için haftalar boyu süren çatışmalarda siviller can veriyordu.

“Bu ülkede büyüyen bir çocuğun “fabrika ayarları” bu şekilde evrim geçirmişti sanırım.”

Bütün bunlar olurken ben, omuzlarımda sosyal medyadaki bütün haber başlıklarının yükünü tek başıma taşıyormuş gibi hissederken, ruhsal olarak pek de sağlıklı olmayan bir dönemden geçiyordum. Dürüst olmak gerekirse pandeminin bana negatif yönde vurmadığına inandım uzun bir süre boyunca. Sonuçta her gün masama yemek koyabildiğim, başımı sokabileceğim bir evim olduğu ve eğitimimi çevrimiçi olarak devam ettirebildiğim için çok şanslıydım ve bu yeterli gibi görünüyordu. Pandemi yalnızca çevresiyle aşırı sosyal insanları psikolojik olarak kötü etkilemiştir diye düşünürken aslında her geçen gün içten içe solmuşum az az, bilmiyordum. Bir gün bunların üstüne günümüz gençlerinin hemen hemen hepsinin aynı benim gibi ruhsal olarak pamuk ipliğinde cambazlık oynadığını fark edince, “Biz bunu hak etmiyoruz. Ben on altı yaşında bir çocuk olarak bu kadarını kaldırmak zorunda değilim. Bu dişli, eşitlikten ve dostluktan ırak dünyada, onu kurtarmak ve yaşanan bütün olumsuzlukların veballerini çekmek kesinlikle ama kesinlikle benim ve yaşıtlarımın vazifemiz değil.” Diyerek ağlarken buldum kendimi. Geriye dönüp bakınca anın verdiği boğucu cümleler biraz abartılı geliyor. Fakat bu cümlelerim üstüne birkaç dakika düşündüğümde yine aynı sonuca varıyorum. O günü, camdan dışarı bakıp boyumu epeyce aşan, büyük sorunların karşısında kum, toz ve yakıcı bir sıcak taşıyan rüzgara karşı durmaya çalışan bir fide gibi ezildiğimi, aylarca beklemenin sonucu büyüyen tek yaprağımın da rüzgarla koptuğunu ve içimde güç bela yaşattığım o son umut zerresini kaybedişimi unutamıyorum, asla unutmamalıyım da. O gün geleceğe ve değişime olan bütün inancımı kaybettiğimi ve yazılarımın samimiyetsiz olduğunu kendime itiraf ettim. Geleceğe dair umudu olmayan bir yazarın başkalarına “Gelecek var, umudu dürtün.” Demesinin, üstüne üstlük bunu söylerken Edip Cansever’i alıntılamasının banal ve komik olmayan bir ironi olmayı aşıp hadsizlik seviyesine vardığına inandım ve bu konudaki görüşüm o günden beri değişmedi. Belki şiddeti azalmıştır, yalan söylemeyeyim. Artık yazıları yazmak yerine direkt o şiiri okumayı seçiyorum, o kadar.

Bu demek değildir ki artık yazılarımda ele aldığım bütün o gerçeklerden ve bireysel olarak yapmakla yükümlü olduğumuz günlük eylemlerinden muafım, hiçbirimiz değiliz. Umutsuzluğumun ve kötümserliğimin beni o nefret beslediğim insan grubundan biri yapmasına izin verecek değilim. Fakat şahsen -sanırsam- benim o eylemleri gerçekleştirmemin ardındaki sebeplerim değişti. Artık yalnızca empati kurarken sınırımın olmamasından kaynaklandığını sanıyorum attığım her adımın. Yerde bir çöp gördüğümde ya da geri dönüşüm kutularının üzerlerinde içine atılması hangi maddeler için uygun olduğu resimli bir şekilde yazdığı halde umarsız ama bittabi “yeşil” bir insanın; doğayı, o doğayla bir olup toprağa evladı gibi bakan ve toprağı o şefkatle tutan çiftçiyi ve ne o doğaya ne de o çiftçiye bir kuruş bile değer vermeyen ve onlar üstünden mümkün olan tüm faydaları sağlamaya çalışacak büyük şirketlerin yalnızca o “yeşil” müşteriyi kendine çekmek ve bir de onun üzerinden para kazanmak adına koyduğu o geri dönüşüm kutularının içlerine sanki iklim değişikliğini durdurmaya yönelik yapılan bütün fedakârlıklar koca bir şakaymış gibi içlerine inorganik atıkların atıldığını gördüğümde “Bunu ben yapmadım.” Diye kendi kendine düşünmek, insanı bir dakikalığına rahatlatıyor. Öyle düşünmek de nafile, yalnızca bir kişinin o anlattığım senaryo içindeki “yeşil” insan olmaması ve gerçekten sürdürülebilir bir yaşam tarzı seçerek yaşaması Dünya’yı değiştirmiyor ne yazık ki. Ben en azından bugüne kadar yazılarımla ya da beni tanıyan insanların hayatlarında yaptıkları eylemler üzerinde önemli bir değişiklik yapmalarına sebep olabildiysem, ne mutlu bana. Hiçbir türlü mutlak gönül rahatlığına erişemiyor insan.

O gün girdiğim ağlama krizinin etkisinden ancak bir iki ay sonra çıkabildim. Bunda kendi yaşadığım ruhsal açıdan zorlayıcı dönemin de büyük bir etkisi olmuştur elbet. Bugünlerde kendimi tamamen özverili bir şekilde iklim krizine vermiyorum, aynı tutkuyla tekrar verebileceğimi de sanmıyorum. Bu yolda hayal kırıklığına uğrattığım insanlar vardır, olduklarını biliyorum. Fakat onların da beni anlayışla karşılayacağını ve aylar sonra kaleme aldığım bu yazının arkasında hiçbir art niyet olmadığını bildiklerinden de hiç kuşkum yok. Çünkü şu gerçeği bildiklerini biliyorum:
Bugüne dek yapmak istedikleri tek şeyin genç olmanın verdiği düşüncesizce ve acemice hareket edebilme lüksünü; orada burada anlamsızca gezerek, ilgi alanlarını keşfedip onlara odaklanarak, zamanlarını ciltleri henüz yirmi yaz görmemişken o an akıllarına ne gelecek olursa olsun sanki bütün hayatları yalnızca o an olacakmışçasına yaşayarak kullanmak olan bir neslin kalplerine öyle büyük gülleler vuruldu ki! O kadar çok şey çalındı ki o tertemiz, el değmemiş bin bir renkle boyanmış hayallerinden… Aklıma her geldiğinde kalbim bir ağır çarpar, baktığım her yer buğulanır. Bu haksızlığa karşı doğduğumuzdan beri dik durmaya çalışmaktan hepimizin belleri ağrıdı. On altı yaşındayım ve bel ağrılarım var, geçmiyorlar.

O dönem içimde çok fazla nefret, bir o kadar da korku birikmişti. Artık hayallerimden öte, gerçekliğim ve inançlarımla arama değil kocaman bir taş konması; sanki ne kadar çabalarsam çabalayayım asla tepesine ulaşamayacağım bir dağ örülmüştü ve ben buna dur diyememiştim çünkü bu ben doğmadan bile önce hazırlanmıştı her şey. Kimse de bunu benim için durdurmaya çalışmamıştı çünkü ne kadar denerlerse denesinler dürüstlük kalmamıştı herkesin en kutsal diye el üstünde gezdirdiği değerlerde. Milletvekilleri, yöneticiler, politikacılar… Hepsi bir gösteriş, hepsi bir yalan ve bunun en trajikomik yanı ise benim bu gerçeği bu yaşımda değil, beşinci sınıftan beri biliyor olmam. Ailem bana öğretmedi, öğretmenlerim bana göstermedi. Bu ülkede büyüyen bir çocuğun “fabrika ayarları” bu şekilde evrim geçirmişti sanırım.

Yine de devam eden ve asla durmayacak olan büyümemin (özellikle geçtiğimiz altı ayda, belki de dünyaya verdiğim ruhsal aradan kaynaklanan zihinsel gelişimimdir bu) verdiği daha kapsamlı ve gerçekçi düşünebilme yetisinin yanında; ülkece geçirdiğimiz çok zor (geride bıraktığımız günleri tasvir etmek için çok basit bir sıfat kullandığımın farkındayım) dönemlerin ardından halkın belirli bir kesiminin de beslenme, barınma ve benzeri; her insanın yaşamlarını devam ettirebilmeleri için sahip olmaları gereken minimum ihtiyaçlarının sağlanmadığını ve üstüne de sömürüldüklerini fark etmeleriyle bir “aydınlanma” yaşandı. Bunun sonucu şunu gördük ki Türkiye’yi ve dünyamızı daha kolay dönemler beklemiyor belki ama en azından birçok yerde de okuduğumuz gibi çoğunluk “ıslak tuvalet terliğini” bile oy vermek için daha iyi bir seçenek olarak görüyor. Sanırım bu durum -her ne kadar istemesem de- bana umudun tohumlarını ekiyor içten içe, usul usul. O tohumlar yine aynı rüzgarlarla uçar mı bilmem, fakat ekildiklerinin farkındayım.

Atılan her haber başlığıyla normalleşen dehşet dünyası, ona ve özellikle de Türkiye’ye karşı geliştirdiğim beni korumasını umduğum dikenlerimi birer birer kırdı, yalnızca izleri kaldı bilincimin kırık beyaz duvarlarında. Bugün bu yazıyı sizlerle paylaşmak için bir sebebim varsa da, o da bahsettiğim izlerdir. Yazmayı hiç unutmadım, bazı günler bilerek yazmamazlık da yapmadım. Bunu şu satıra gelinceye kadar anlamışsınızdır zaten. Yazıyı nasıl bitireceğim üzerine de düşünmedim ve bu yazıyı yazma gibi bir planım da yoktu aslen. Artık öğlen güneşi mi vurdu bilmem, aklıma satır satır geldiği gibi durmadan yazdım bütün gün. Ayrıca bu yazıyı diğer yazılarımdan farklı olarak tamamen “ben” olarak yazdım. Daha çok notlarıma yazdığım paragrafları andıran bir fikir yazısı olarak kabul edilebilir belki de, bilmiyorum. Kendimle yaptığım bir sohbete benziyor dokusu ve bundan samimi olarak keyif aldığımı da eklemem gerekir kesinlikle. Ne olursa olsun hayat devam ediyor, bunu da fark ettim. Çirkin herhangi bir olay yaşandıktan sonra söylenen basmakalıp ve hiçbir niteliği olmayan bir cümle belki ama doğruluğu inkar edilemiyor gibi aynı zamanda. İleride gördüğümüz, duyduğumuz ve konuştuğumuz her şey daha çekilmez bir hal alır ya da almaz, geleceği bilemiyoruz; fakat ben yine de yazmaya devam ediyor olacağım. Yazılarımın rengi hep böyle olmaz. Yazılarım da bana hep zaman tanımaz. Kendimi bir kalıba zorla sığdırıp o kalıptan dünyaya bakmak ve dünyayla konuşmak benliğime ve değer verdiğim gerçeklere çok ters bir eylem. Ben bugün, biraz yukarıda anlattığım on altı yaşındaki gencin istediği gibi yaşamaya çalışıyorum. Anlamsızca orada burada gezip ilgi alanlarımı ve kendimi su gibi sürekli olarak keşfediyorum rüzgara karşı. Bu arada yanlış anlaşılma olmasın, ben rüzgarı çok severim ve rüzgarla çok dostane bir ilişkim vardır. Burada kendilerini yazımı desteklemek adına bir unsur olarak kullandım, beni bağışlasın. Bizi çok sıcak günler bekliyor.

Sıcakta çok kalmayın, su içmeyi unutmayın.

Görüşürüz.

Görsel : Janset Nehir Gizer