Alçaklığı ile Anılacak Bir Gün : 7 Aralık 1941

0
360

Başkan Franklin D. Roosvelt, Amerikan Kongresinin 8 Aralık 1941 günü yaptığı ortak toplantısında, bir önceki gün gerçekleşen ve Pasifik donanmasının neredeyse tamamının imha edildiği Pearl Harbor baskını sonrasında şöyle seslenir :

“Dün, alçaklığı ile yaşayacak 1941 yılının 7 Aralık günü, Amerika Birleşik Devletleri, aniden ve kasten, Japon İmparatorluğunun donanma ve hava kuvvetlerinin saldırısına uğramıştır. Amerikan halkı, neye mal olursa olsun, böyle bir saldırıya tüm kararlılığı ile karşı çıkacak, mutlak zafere erişine dek savaşacaktır. Yalnız kendimizi savunmakla kalmayacağımız ve benzer alçaklıkların tekrarlanmaması için sonuna dek gideceğimiz konusunda, Kongre’nin ve Amerikalıların desteğini sağladığımıza inanıyorum.”

***

Japon İmparatorluğu uzunca bir süredir hapis olduğu adalarda kendini rahat hissetmiyor, ana kıtada yaşam alanları açmak için fırsat gözlüyordu.

ABD 1930’ların sonlarında hala kendisini ekonomik krizden sıyırmaya çalışırken, Japonya çok daha önce düze çıkmış, yeniden yapılanma sürecini başlatmıştı. Özellikle, krizden derinden etkilenmiş taşra coğrafyasından kentlere akıp gelen gençlerin askere katılmaları, bu anlamda İmparatorluğun tüm gücünü orduyu ayaklandırmaya yöneltmesi, dolayısı ile şaşırtıcı değildir. Japonya için, topraklarını sınırlandığı kabuktan çıkartmak, ekonomik bağımsızlığına ve güvenliğine gölge düşürmemek için önemli bir şarttır.

O dönemlerde serbest ticaret söz konusu değildir. Tüm ülkeler kendi sanayilerini korumak adına gümrük duvarlarını aşılmaz kılmışlar, kolonileri vasıtası ile, kendi toprakları içinde bulamadıkları ürünlere ulaşmaktadırlar. Japonya’nın bu anlamda çok fazla olanağı yoktur. Her şeyden önce enerjiye dönüşebilecek madenler ve benzeri doğal kaynaklar açısından hiç zengin değildir. Gerçi tekstil ürünlerini Britanya ve Fransa’nın egemen olduğu güneydoğu Asya’ya ve ABD’ye satmaktadır. Son yüzyılın bitiminden itibaren kontrolünü ele geçirdiği Kore, Mançurya ve Tayvan’daki girişimlerinden de bazı kazanımları yok değildir. Ancak bunlar kesinlikle yeterli değildir.

Bunu ters yüz etmek amacı ile 1937’de Çin topraklarına saldırması, Amerikan kontrolündeki Filipinlere, Fransız kontrolündeki Çin Hindine ilgi duyması hep bundan dolayıdır. Kararlılıkla büyütmekte olduğu ordusunun ihtiyacı olan hiçbir kritik malzemeyi, petrolü, kauçuğu ithal etmekten başka çaresi yoktur.

Ancak emperyal ihtirasları, Çin’de giriştiği katliamlar, en büyük ticari ortağı ABD’nin sert ekonomik ambargosu ile karşılaşır. Mal sevkiyatı durur. Donanmanın yüzmesi için ancak altı aylık stoku kalmıştır.

Öte yandan Japon ordusu Çin’den öte, Sovyet Birliği ile de karşı karşıyadır. 1905 savaşından bu yana, Uzakdoğu’nun ilgili bölgesi rahat yüzü görmemiştir. Mançurya’da kurulan kukla devlet buradaki gereksinimleri karşılamaktadır ancak, Japonların daha da genişlemek gibi bir hedefleri vardır ve bunun adına attıkları adımlar Sovyetlerin katı savunmasına çarpıp dökülmektedir adeta. Kuzeye doğru yol almanın önü dolayısı ile tıkanmıştır.

Avrupa’da savaşın başlamasından sonra, Fransa’nın kontrolündeki Çin Hindine, Hollanda’nın kontrolündeki Endonezya’ya, Britanya kontrolündeki Malay yarımadasına yaptıkları cüretli saldırılar, niteliği ve niceliği ne olursa olsun, kaynaklara ulaşmak içindir.

Bir de iç dinamiklerden söz etmek gerekir.

Bir reform, çağdaşlaşma dönemi olarak tarihe geçen Meiji devri, imparatorluğun toparlanma, merkezi yönetime geçiş, modernleşme dönemidir. Asgari müşterekte birleşen akil adamların, ekonomiden, askeri konulara, üretimden, dış ilişkilere dek hemen her konuda ülkeyi koordine ettikleri, merkezi idarenin ağırlığının hissedildiği bir süreçtir. Ülke yönetiminde çığır açan bu dönemin mirası, kendisi kadar verimli olmaz. Akil adamların etkilerini kaybetmeleri ile, kurumlar arasındaki ahenkli çalışma, yerini asker merkezli bir erke terk eder.

Nitekim, ordu, 1931 Mançurya başarısının etkisi ile Asya’da istediği tasarruflarda bulunacak, evde ise otoriteye ilk önce ortak, sonrasında sahip olacaktır. Çin ile yaşanan sıcak savaş yıllarında ve sonrasında, devlet kurumları, kamuoyu, eğitim sistemi, kolluk kuvvetleri hep bu erkin güdümüne girecektir. Buna rağmen, Japonya için tarihçiler, Nazi Almanya’sı için  yaptıkları gibi totaliter devlet tanımlaması yapmayacaklardır… Bu işleyiş şekli ile Japonya, otoriter bir rejim tarafından, büyük beklentilere cevap vermek adına, cesaret, onur, gurur, gelenek kavramları üzerinde çokça durularak yönetilecektir.

Geleneksel devlet yapısı içinde gittikçe etkisiz hale gelen İmparator Hirohito, pasif kalmakla, bir barış adamı olarak hükümetin savaş talebine direnmemekle suçlanacaktır. Oysa, Meiji döneminden sonra Japonya’da İmparatorlar hüküm sürecekler ancak yönetemeyeceklerdir.

Hep gündeme gelen konudur : İmparator daha etkin ve baskın bir kişi olsaydı ve ordu ile donanmaya söz geçirebilseydi, 7 Aralık saldırısı gerçekleşir miydi ? Veya teslim olmak için bu kadar uzun bir süre beklenir, dolayısı ile ülke, insanlığın nükleer ile tanışmasında nesne haline gelir miydi ? Düşünülmeğe değer, ancak, bir o kadar da spekülatif bir konudur bu.

Japonya’nın kendisi için yaşamsal olduğunu ileri sürdüğü konular Avrupa’da benzer talepleri gündeme taşıyan Nazi Almanya’sı ile benzerlikler göstermektedir. Dolayısı ile bu iki ülkenin, özellikle Sovyetleri çift taraflı kıskaca alma anlamında, Miğfer paktı etrafında güç birliği yapmış olmaları mantıklıdır.

Japon halkı başarıları ile gururlanan, dolayısı ile batılı ülkelerin kendisine karşı sergilediği bazı ırkçı yaklaşımlardan rahatsızlık duyan bir halktır. Milletler Cemiyeti’nin kuruluşunda imza altına alınan anlaşma metnine, ırk eşitliğinin katılması talebinin ABD ve Britanya tarafından geri çevrilmesi Japon toplumunda, bu ülkelere karşı fikirlerin yoğunlaşmasına neden olur.

O dönemde siyasi erke doğrudan etki eden ordu ve donanmanın bu durumdan fayda çıkartması şaşırtıcı olmayacaktır : Halkın, ulusun geleceği için her tür fedakarlığa katlanacağı bellidir. Askerdeki aşırı özgüven, kavgaya tutuşacakları ulusları küçük görme eğilimi, Japon karakterine hakim olacak etnik ve ırkçı yaklaşımlara kapı açacaktır. Asyalı olmalarına rağmen kendilerini Asya’nın temsilcisi olarak görmeyecekler, daha üst bir ırk kimliğinden söz edeceklerdir : Disiplinli, çalışkan, tavizsiz, fedakar, geçmişi ile gurur duyan, ve her koşulda İmparatora bağlılığını gösteren bir ırktır bu. Zaten askerin su istismar edeceği halkın bu karakteridir.

Uzakdoğu Asya’nın batı emperyalizmi altında zulme uğramış halklarına kendilerini kurtarıcı olarak gösterirler. 1930’lardan itibaren giriştikleri tüm savaşlar, “Asyalı halkları batının egemenliğinden kurtarmak içindir” gibi geçerli sayılabilecek bir nedenleri dahi vardır… Hem Japon halkının hem de toprağında savaşın sıcak yüzünü kabul etme durumunda kalmış diğer halkların, ilk başlarda, bu söylemi satın aldığını söylemek yanlış olmaz. Ancak zaman içinde Japon askeri yönetimlerinin, kontrol altına aldıkları ülkelerde uyguladıkları ırkçı davranışlar ve zulme ulaşan yaptırımlar, Asya halklarının Japonlara karşı günümüze dek gelen – en hafifinden – kırgınlıklarını canlı tutacaktır…

***

Pearl Harbor baskını Japonya’ya, Asya ve Pasifikteki girişimleri için zaman kazandıracak bir adım olarak planlanmıştı. Ordu ve donanma, ABD’nin bu baskın harekat ile sendeleyeceğini hesap etmişti. Ancak böyle olmadı. Kendisini derinden etkileyen ekonomik krizle boğuşurken, sınırları ötesinde olup bitene kayıtsız kalan ABD, artık savaşın bir parçasıydı.

Nazi Almanya’nın, Japonya yanında ABD’ye savaş açması, o tarihlerde Rusya’nın derinliklerine nüfuz eden Alman birliklerinden gelen zafer haberlerinden kaynaklanan bir coşku ile olmuştu belki de. Churchill’in defalarca destek için kapısını çaldığı Roosvelt’i ikna etmek için Hitler’in ABD’ye savaş ilan etmesini beklemesi bir ironi olsa gerekti.