Ben Ne Zaman Böyle Oldum?

0
372

Hani şu meşhur deney var ya, bir bölümünüz, hatta çoğunuz biliyorsunuz çünkü üç aşağı beş yukarı aynı sosyal medya hesaplarını takip ediyoruz. Bu yüzden de aynılar aynı şeyleri biliyorlar. Birbirimizin hayatını da sanki karşı dairenin kapısı açıkmış da aynı apartmanda komşuymuşuz şevkiyle takip ediyoruz. Sanki evinin kokusunu biliyoruz. Evet…Ha deney. Şu şey deneyi. Dur oraya geleceğim. Felaket bir yağmur başladı önce pencereyi kapatayım. (…)

Kapadım, geldim. Burada öyle sanıldığı gibi çok yağmur yağmıyor. İngiltere’den söz ediyorum. Ben buraya taşındığımdan beri ayda iki kere çok yağan yağmur gördüm, onun dışında yok. Sanıldığının aksine Roma hatta İstanbul bile buranın bilmem kaç katı yağmur alıyor, sadece burada hava kapalı. Neyse konumuz bu değil. Ama şaşırttı beni bu kadar yağmursuzluk. Bir tek o da değil. İnsanların bu kadar sempatik, güler yüzlü olması ve iletişime meyilli oluşları da. Aslında belki çok değiller ama İstanbul’da yaşarken bana öyle bir suratsızlık hakimdi ki buranın yüzü fazla güleç geldi. Öyle beceriksizlikler yaptım ki iletişim konusunda. Öf… Kaldı ki verdiğim ders konularından biri de iletişim. Buna rağmen nasıl iletişim durgunu olmuşum. Dakika bir gol bir, ilk alışverişimde, markette kasaya geldiğimde “Selam nasılsınız?” diyen kasiyere “-İki poşet.”, diye yanıt verişim, ya da kapıda parlayan gözlerle kolimi teslim edip “iyi bir gün dilerim, kendinize dikkat edin.”, diyen abiye “Hiç bozukluğum yok.” demem?

Pandemi zaten güzelce anti sosyal yanımı kışkırttı ama öncesinde de İstanbul’da sokak adabı diye bildiğimiz şeyin beni kıskıvrak ele geçirişinin eseriymişim adeta. Deneydeki gibi işte. Sokakta kimseyle göz göze gelmem ben. Birisi ile üçüncü kez yolda karşılaşmışsam ertesi günden itibaren güzergahımı değiştiririm. Giyim kuşamıma zaten nasıl isteniyorsa o derecede saygı gösteririm. Yolda biri arkamdan mı yürüyor, hemen telefonumla pis birisiyle konuşuyor gibi dururum, o öne geçer, ben arkada kalırım, oh böyle güvenli. Bazen daha da pisleştiğim oldu tarihimde, karşıdan iki üç kişi geliyor ve bana bakıyorlarsa burnumu iğrenç bir şekilde çekip, sokağa tükürüyormuş mimiği yaptığım bile oldu. Beni iğrenç bulsunlar, öyle görüp peşimden gelmesinler diye. Ne berbat bir nahiflik. Ama anlık tepkiler bunlar, bunları sonra düşününce ya ağlıyorsun ya çok gülüyorsun. Öyle anlık tepkiler ve yanıtların vardır ya hayatta, defalarca aklına gelen, Neden öyle demedim de böyle dedim? Bunu neden yaptım? Ne saçmalamışım ya, korkmuşum herhalde, gerçi ben çok cesurumdur hiçbir şeyden korkmam ama, dediğin…

Bitmedi: İş hayatımda adım çıkmasın diye ilişkilerimi hep sınırlandırırım. Sıcakkanlı görünürsen işte başarılı olmak için kadınlığını kullanmandan tut da bir sürü “iş atma” yolluluklarlarından nasiplenirsin etiket bazında. Sosyal medyada kızlara yanıtlar veririm de erkek takipçilere genelde “amin”li dua sandığımız ama “take five-çak bir beşlik” olan içi temiz insanların kullandığı o el hareketini atarım. “Çok güzelsiniz” yazmışsa mesela yapıştırırım iki avucu birbirine kapanmış emojiyi. “Minnetle eyvallahlı yengemsi Allah yolunda bu beğeniyi kabul ettim” anlamında. Bir de balon koyuyorum bazen. Tehlikesiz geliyor işte bana. Çok mu beğendin? Şak balon. “Hiç yaşlanmayacak mısınız, su gibi güzelsiniz?” mi demiş? Gülücük şak balon! “Size hayranım” mı yazmış, şak iki balon, bir çiçek…Kendi ‘İstanbul Sözleşme’ni yaratıyorsun böylece. Seni korumaya alan şıkları bir bir kendin inşa ediyorsun, çünkü sonrası yok… Adalet anlayışın başka bir yere kayıyor. Sanal ve yanlış bir tutum olduğunu bile bile çevrene aşılması imkansız duvar örüyorsun. Bir de sahte davranış biçimi uyduruyorsun savunma olsun diye. Sanallığın hoş geldiği bir hayata adım atarken şahitlerin huzurunda sürekli şablonlara göre imajlar oluşturuyorsun. Sokaklarda bu ifadelerle gezmeye başlıyorsun. Birisi güzel mi baktı sana, hop balon gözlerle karşılık ver. İş yerinde güzel bir şey mi söylendi? Bir Yunus Emre edasıyla ulvi duygularla kabullen beğeniyi. Daha profesyonel olarak, duymama, görmeme mimikleri oluştur. Sanki sadece tek duyu organın var; o da burun. Gözler: yok, İşitme: yok, Tatma: hiç girme oraya. Dokunma: Balon…”Bugün de iletişimde yanlış anlaşılmalardan, iletişim kazalarından yırttık oh” diye eve gelip, ayaklarını uzatıp doğru etkileşimler için okumaların. Öyle bir şeye dönüşüyorsun ki, kötü bir yetimhanenin müdire hanımı olur ancak senden, astığı astık, kestiği kestik, sinirli gibi görünen, kalbi temiz ama sadece saygı duyulmasını bekleyen, bazen sempatik ama çalışkan, iki ayağının üzerinde duran ama içinde derinlerde bir yerde kırılgan ama bunu belli etmeyecek kadar güçlü.

Aklım galiba fazla karışık, ben ne zaman böyle oldum, bilmiyorum, dersin bir ara. Sonra rutin bölgeye dönmek seni güvende ve konforlu hissettirir ve başa dön. Bütün ilişkilerinde bu hale geliyorsun. Sahtelik yapışmaya başlıyor üzerine. Tanımlayamıyorsun.

Devrim kadınlarla gelecek diyorlar. İnanıyorsun buna. Ama önce onlar başlasın istiyorsun. Diğer kadınlar. Çünkü güven duygunu yitirmişsin. Sen de güvenilmezsin, kendine bakınca. Olsun, onlar daha güvenilmez. Bu kadar kadına yönelik işkence, cinayet, şiddet biliyoruz, hala erkek ağızlı yorumlar yapıyorlar. Sen böyle değilsin. Ama onlar öyle. Çok zor bir durum. Öyle ikilemde ki kadın. İçindeki kadını bastırmaya çalışırken başka bir şeye bürünmüş. Beğenilmenin ve beğeninin, desteklenmenin, onaylanmanın, iltifatın, yaşama isteğinin, gülmenin, güldürme isteğinin çok ayıp sayıldığı bir yerden konuşuyorsun şimdi. Kadın olduğun için çok utandırıldığın, utanman gereken ve bunun her saniye bilincinde olman istenen yerde bu boyuta nasıl da gelmişsin fark etmeden. Hah işte tam Kaynayan Kurbağa deneyindeki gibi. Kurbağayı suya koyuyorlar da, yavaş yavaş ısısını arttırıyorlar ya, anlamıyor kurbağacık. “

Hiç anlamamışsın ne zaman böyle olduğunu. Yavaş yavaş üstünde uygulanan ayarlamalar, kendi oluşturduğunu sandığın kişiliğini şekillendirivermiş. Sıcacık suyun içinde ayakları uzatıp uzanıyorsun şimdi. Utanmayı, beğeniyi geç, hayatta kalabilmenin yolları aslında bunlar. Kendi İstanbul Sözleşmesi maddelerini gözden geçir. Neler seni hayatta tutmaya yarar, neler suçun değil, hakkın tanımla. Çünkü kendinden başka güvenebileceğin çok az şey kalmış etrafında. Ya da ayağa kalk, en yakınındaki bir kadının elinden tutarak başla yaşamaya…

Yağmur dindi, hava açılıyor sanki, gidip pencerelerimi açayım. Belki biraz serinlik gelir. Çünkü çok sıcak olmuş…

Ha bu arada aklıma gelmişken; Bohemian Rhapsody izlediğim en berbat bio-pic’di…

Reportare · Ben Ne Zaman Böyle Oldum? | Ayçe Abana