Bir Gecede Cahil Kalmak Mümkün müdür?

0
454

Oldum olası soru cümlesi şeklinde atılan başlıkları sevmişimdir. Yazar için konuya rahat bir giriş yapma imkânı sağlamasının yanı sıra okurda da merak uyandırır ve soru ne kadar tuhaf olursa beklenti o kadar yükselir. Bu yazının başlığına taşınan soru ise ne merak uyandırıcı ne de beklenti yükseltici olma koşullarını sağlayabiliyor, ayrıca cevabı da insanı hayal kırıklığına gark edecek kadar basit: Hayır! “Bir gecede cahil kaldım!” diyene olsa olsa “Geçmiş olsun, nasıl oldu bu kaza? Travmaya bağlı retrokrat amnezi (Tıp bilgisi desen var… Şaka bir yana da bu tıbbî terimi bana öğreten Dr. Özcan KARTAL’a sevgiler.) mi oldu ne oldu?” diye sorulur. Başka bir olası hikâyede ise uzaylılar tarafından dünyanın fizik kurallarının geçerli olmadığı bir uzay gemisine ve belki daha heyecan verici şekilde başka bir gezegene kaçırılma durumu söz konusu olabilir ki bu durumda zaten cahil kalan masum arkadaşa soru sorma imkânı da ortadan kalkmıştır artık. Hülasa, olağanüstü bir durum yoksa insanların bir gecede  tümden cahil kalması imkân dahilinde değil. Burada sorun “âlimliği” okuma-yazma biliyor olmakla eşit görüp ümmîlikle cahilliği birbirine karıştırmak ya da bile isteye bir kafa karışıklığı yaratama isteği gibi görünüyor. “Cahillik nedir?” sorusu başka bir tartışmanın konusu olabilir.

            Cevabı bu kadar aşikâr olmasına rağmen bu soruyu başlığa çıkarmamızın gayet tahmin edilebilir nedeni ise uzunca bir zamandır, her yıl, özellikle ekim ayı sonu-kasım ayı başında  tekrar ve tekrar ateşlenen ve içinde muhakkak “Bir gecede cahil kaldık/bırakıldık.” cümlesi de geçen “Harf Devrimi” tartışmaları. Aslında çok kısa bir şekilde özetlenebilecek olmasına rağmen meseleyi tarihlere ve akademik metinlerden alıntılara boğmadan biraz ayrıntılandırmaya çalışacağım: Önce her şey bir gaz ve toz bulutuydu… Neyse, o kadar geriye gitmeyelim ve insanoğlunun yaklaşık 5500 yıldır çeşitli işaretler kullanarak yazı yazdığını söylemekle iktifa edelim. Sümerler ilk defa bir yazı sistemi kurarak insanlık tarihinin belki de en büyük buluşlarından birini yaptıklarını biliyorlar mıydı bilmiyorum; ama kendilerinden 5500 yıl sonra insanların hâlâ bu buluş üzerine yazıp çizeceklerini bilseler bence çok eğlenirlerdi.

            Sümerlerden sonra başka birçok bölgede farklı yazı sistemleri geliştirildi ve insan toplulukları bu yazı sistemlerini kullanarak başta ekonomik ve idari olmak üzere çeşitli ihtiyaçlarını karşıladılar. Yumuşacık kalplerin taş kesmesini istemem, ama ekonomik ve idari vurgusunu yapmam çok önemli. Zira insanlar yazıyı sevgiliye şiir yazmak ya da sıla hasretini anlatmak için değil; elde edilen ürünü kaydetmek (Tarım Devrimi olmasa yazının icadı gerçekleşmezdi, matematik için de aynısı iddia edilebilir.), alacak-verecek işlerini düzenlemek, vergi kaydı tutabilmek ve idarî kararları (nispeten de olsa) uzak bölgelere iletmek için icat ettiler. Nüfusu artan topluluklar ve mekânsal olarak büyüyen idare mekanizmaları akılda tutulabilecekten ve konuşmayla aktarılabilecekten çok daha fazla ürün ve kural ürettiği için yazı bir iletişim ihtiyacının sonucu olarak doğdu. Yazının fazlasıyla dünyevî işlevleri karşılamak üzere kullanılmasından çok zaman sonra, dinlerin yazılı hâle gelmesiyle yazıya kutsiyet atfedildi, duyguların yazıya geçirilmesi ve edebiyatın yazılı hâle gelmesi ise çok daha sonra oldu.

            Yazı sistemleri çeşitlendi, ama esas büyük atılım alfabelerin ortaya çıkmasıyla gerçekleşti. İlk yazı sistemlerinde kullanılan işaretler tek tek sesleri ya da heceleri değil; nesneleri, eylemleri ve düşünceleri temsil ederken (örneğin Mısır’ın en eski hiyeroglifleri) daha sonra fonogram adı verilen ses işaretleri ortaya çıktı. Bu tabii ki –tabiri mazur görün- zart diye olmadı, insanların yazıyla geçen ve yaklaşık 2000 yılı bulan mesaisinin bir çeşit evrimsel sonucuydu. Yaklaşık 3500 yıl önce Akdeniz ticaretinde etkin olan bir toplum olan Fenikelilerin 22 işaretlik (yani harflik ki bunlar sadece ünsüzleri gösteriyordu) ilk fonetik alfabeyi kullanmaya başlaması hikâyeyi hızlandırdı ve sonuçta bugün dünyanın büyük bir kısmında kullanılan fonetik alfabeler ortaya çıktı. Ek olarak, Çin ve Japon alfabeleri için durumun azıcık karışık olduğunu söylemeden geçmeyelim.[1]

Talat Tekin | Tarih Boyunca Türkçe Yazımı

        Türklerin ve Türkçenin alfabelerle ilişkisine geldiğimizde dünya tarihinde çok da sık rastlanmayan bir durumla karşı karşıya kalırız. Toplumların yazı sistemlerini değiştirmeleri görülmedik iş değildir: Romalılar Etrüsk yazısını, İslamiyeti kabul eden Farısîler Arap yazısını, Japonlar Çince karakterleri alıp kullanmışlardır; ama en azından benim bildiğim kadarıyla Türkçe, yazımı için bu kadar çok değişik alfabe kullanılan tek dildir. Talat Tekin’in Tarih Boyunca Türkçenin Yazımı[2] adlı eserinde aralarında İbrani ve Ermeni alfabeleri de olmak üzere 13 farklı alfabe yer almaktadır. Bunlardan bazıları dönem ve bölge olarak sınırlılık gösterse dahi Türkçenin yazımı için tarih boyunca beş alfabenin kitlesel olarak kullanıldığını söylemek mümkündür: Göktürk, Uygur, Arap, Latin ve Kiril alfabeleri. Göktürk (ya da Köktürk) ve Uygur alfabelerinin artık kullanılmadığını düşünürsek hâlihazırda Türkçenin yazımı için üç ayrı alfabe kullanılmakta. Bu durumda Türklerin tarih boyunca birçok defalar “bir gecede cahil kaldığı”nı söylemek işten bile değil; ama gel gör ki kazın ayağı da öyle değil, perdeli.

            En eski Türkçe metinler Göktürk alfabesiyle yazılmış olup benim şahsî kanaatime göre bu alfabe Türkçenin fonetik yapısına en uygun harfleri barındırmaktadır ve bugün dahi Türkçenin yazımı için rahatça kullanılabilir. Türklerin kitlesel olarak Maniheizme ve Budizme intisap etmesiyle önce Manihey alfabesi daha sonra da Soğd yazısının işlek bir türü olan Uygur alfabesi kullanılmaya başlanmıştır ki bu sonuncusu da yine benim kanaatime göre Türkçenin yazımı için tercih edilebilecek son alfabedir. Okuması bin beladır, yazmayı tahayyül bile edemedim.  10. yüzyıldan itibaren kitleler hâlinde İslamiyete geçen Türkler bu dönemden itibaren Arap alfabesini kullanmaya başlamış olmakla beraber Uygur alfabesi de bir prestij yazısı olarak yer yer kullanılmıştır, Fatih Sultan Mehmet’in Uygur harfleriyle yazılmış fermanları bu alfabenin sarayda, nadiren de olsa, kullanımına devam edilen bir prestij yazısı olduğunu gösterir. Arap alfabesi bin yıla yakın bir süre kullanıldıktan sonra yerini Latin ve Kiril alfabelerine bırakmıştır. Bu arada Yeni Uygurca, Irak Türkmencesi, İran’daki Azerilerin Türkçesi hâlâ Arap alfabesiyle yazılmaktadır. Bu defa alfabe değişikliği; din değişikliğine bağlı olarak değil, başka siyasî ve sosyo-kültürel değişimlere bağlı olarak gerçekleşmiştir. Sonuç itibariyle Türkçe hâlen üç farklı alfabeyle yazılmakta olup tarih boyunca da ondan fazla alfabeyle yazılmıştır; çünkü yazılabilmektedir!

            “Bir gecede cahil kaldık!” cümlesinin ekürisi olan bir cümle de “Bir gecede dilimiz değişti.”dir. Dil tabii ki değişir, dünya üzerinde değişmeyen sadece ölü dillerdir; ama burada kastedilen, alfabe değişikliği ile dilin de değiştiğidir ki bunun alfabeyi dil sanmak gibi bir  safdillikten (Haydi öyle diyelim.) öte bir anlamı olamaz. Son yıllarda bu cümleyi kaç kere yazdığımı bilmiyorum, ama birçok defa daha yazacağım kesin gibi görünüyor: Alfabe dil değildir! Alfabe yazı yazmak için kullanılan ve çoğunlukla fonetik (sesçil) işaretlerden oluşan bir araç setidir. Abartmak pahasına söylemek isterim ki her dili her alfabeyle yazabilirsiniz. Uyarlayın Gürcü alfabesini, yazın İngilizceyi Gürcü alfabesiyle. Ne her Gürcü (Galiba “Gürci” demek gerekiyor ama emin de olamadım şimdi. Gürcü ya da Gürci bir arkadaş yazıyı okuyup geribildirim verirse sevinirim bu konuda.) İngilizce biliyor olacaktır ne de Gürcü harfleriyle yazıldı diye İngilizce bir metin İngilizce olmaktan çıkıp Gürcüce olacaktır.

Dillerin kendilerine özgü fonetik özellikleri vardır ve bunlar diller arasında fonetik farklar yaratır; ama ne gam… Bir dilin fonetik gerekliliklerini kullandığınız alfabede bir ölçüde de olsa (Bazen bu ölçü çok ama çok sınırlı olabilir.) telafi edebilirsiniz. Örneğin bu, Arap alfabesi kullanılırken Türkçe için yapılmıştır: Arap alfabesinin orijinalinde var olmayan; ama Farsçada ihtiyaç duyulduğu için İranlılar tarafından Arap alfabesine eklenen پ (p), چ (ç) ve گ (ön damak g’si) ile beraber Türkçe sözcüklerde sıkça kullanılan ڭ (damak n’si ya da yanlış bir tabirle nazal n) de Arap alfabesine eklenmiştir. Üç farklı dilden bahsettik yukarıda: Arapça, Farsça ve Türkçe. Üçü de Arap harfleriyle yazılabilmektedir, yazılmıştır ve yazılmaktadır; ama aynı alfabeyle yazılan bu dillerin aynı dil olduğunu söyleyebilmek için bir geceden çok daha uzun sürecek bir cahillik mesaisi gerektiği kesindir. Arap alfabesini kullanarak yazdığımız Türkçe bir metin Arapça olmadığı gibi Latin alfabesiyle yazılmış Türkçe bir metin de Latince değildir. Bu kadar basit bir bilgiyi tekrar etmekten hicap duysam da yapacak bir şey yok: Alfabe dil değildir! Keşke olsaydı, zira bir alfabe öğrenmek bir dil öğrenmekten binlerce kat daha kolaydır.

Daha sonra konu edebileceğimiz “Dil Devrimi”ni, ünlü kitabında[3] hararetle eleştiren İngiliz bilim insanı Geoffrey Lewis bile Latin harflerinin kabulünün Türkçenin yazımı için son derece doğru bir karar olduğunu belirtirken yukarıda bahsettiğim uyarlamalara rağmen Arap alfabesinin Türkçe için neden uygun olmadığını gayet yerinde örneklerle anlatmakta, gerekçelerinin başına da Arap alfabesinde ünlüleri gösteren hiçbir aslî harf olmamasına karşılık Türkçenin çok zengin bir ünlü sistemine sahip olduğunu yerleştirmektedir haklı olarak.

Yine aynı kitapta Latin harflerine geçiş için yapılan tartışmaların ve girişimlerin derli toplu bir tarihçesi de verilmiştir. Arap harflerinden Latin harflerine geçiş bir gecede gerçekleşmiş bir hadise olmayıp yüz yıla yakın süren tartışmaların bir sonucudur. Daha ortada ne Mustafa Kemal Atatürk ne de Cumhuriyet varken, Tanzimat Dönemi’nde başlayan tartışmalar, o dönemki Osmanlı coğrafyasının özellikle batı kısımlarında etkili olmuş, başta Arnavutlar olmak üzere Osmanlı egemenliğindeki çeşitli toplulukların yanı sıra İstanbul ve Selanik merkezli bir aydın-okuryazar çevresi de Latin harflerinin safında yer almıştır. Aslına bakılırsa benim açımdan konunun tartışılacak pek bir yanı yok. Her iki alfabeyle de Türkçe okuyup yazabilen biri olarak söylüyorum ki Latin harfleri bana göre de Türkçenin fonetik yapısına Arap harflerine göre çok daha uygundur. Burada şunu da belirtmeden geçmek istemem: Bu değişiklik sadece Türkçenin fonetiğini yazıda daha iyi yansıtmak amacıyla yapılmamıştır tabii ki. İşin bir de Batılılaşma boyutu vardır ki bu belki de esas amaçtır; ama işin açığı benim ona da bir itirazım yok.

Şimdi gelelim şu “cahillik” ve “dedelerimizin mezar taşları” meselelerine. Osmanlı’da okuryazarlık konusunda Doç.Dr. Emrah Safa Gürkan’ın popüler, popüler olduğu kadar eğlenceli, eğlenceli oluşu ölçüsünde de faydalı çalışmasını[4] referans alarak durumun içler acısı olduğunu söylemekte hiçbir sorun görmüyorum. 1927 yılında, devletin resmi kayıtlarına göre Türkiye nüfusunun sadece…. Sıkı duruuuuun… %8,61’i okuryazardı. Yani bir yıl sonra gerçekleşen ve 1930 Haziran’ına kadar tamamlanan Harf Devrimi (Buradan sonraki sözlerdeki ironi anlaşılır diye umuyorum.) nüfusun olsa olsa %9’unu cahil bırakmış olabilir “bir gecede”. Mezkur tarihte iddia edildiği gibi ortada cahil kalan büyük kitleler yoktur, kaldı ki Latin harflerini bilmediği için hiçbir doktor işinden atılmamış, hiçbir öğretmene görevden el çektirilmemiş, kimse sınır dışı edilmemiştir. Harf Devrimi’yle beraber başlatılan okuma-yazma seferberliği ve genel eğitimin yaygınlaştırılması çabalarıyla okuryazarlık oranının hızla arttığını söylemeye gerek bile yok aslında.

Son olarak, dedesinin mezar taşında ne yazdığını merak eden; ama mezar taşı Arap alfabesiyle yazıldığı için okuyamayanlara dev hizmet! Eğer mevta önemli bir devlet adamı, tarikat ulusu, üst rütbeli bir asker vs. değilse mezar taşlarında dedenizin/ninenizin (“Ebeveynin ebeveyni mevta birey” diyelim buna hatta.) adı, doğum ve ölüm tarihi, kimi zaman mesleği ile genellikle bir dua yazılıdır. Bunun yanında bugün de mezar taşlarında görmeye alışık olduğumuz “Ruhuna El-Fatiha” ya da “Huve’l-baki (Ebedi olan odur!)” gibi kalıp ifadeler sıklıkla görülebilir. Yani yazılı kısımda ne hayatın anlamı ne de size özel bırakılmış gizli bir mesaj var. Hatta mezar taşlarındaki yazılı kısımlardan ziyade taşların şekilleri ve taşıdıkları kavuk, fes, tarikat başlığı gibi dinî; kılıç, çapa, devlet arması gibi meslekî çeşitli semboller ön plandadır. Eğer rahmetli ebeveyn ebeveyni mevta bireyiniz garibanın tekiydiyse öyle simge, işleme falan da olmaz: “Huve’l-baki – Ahmet oğlu Mehmet – 1306 – Irgat – Ruhuna El-Fatiha…”

[1] Konu hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. “Crowley., D., Heyer., P. (Ed.). (2011). İletişim Tarihi. Siyasal Kitabevi: Ankara.” Bu eserdeki ilk iki bölüm yazının öncülleri ve icadı konularında meraklıları tatmin edecektir.

[2] Tekin., T. (1997). Tarih Boyunca Türkçenin Yazımı. Simurg: Ankara.

[3]  Lewis., G., L. (1999). Turkish Language Reform: A Catastrophic Reform. Oxford University Press.

[4] Gürkan., E., S. (2020). Bunu Herkes Bilir. Kronik: İstanbul.