Biz Bu Hayatı Ne Vakit Yaşayacağız?

0
203

Sevgili okur bu hafta aklımda bambaşka şeyler yazmak vardı. Mesela biraz aşktan konuşalım diyecektim. Sevilme merakımızdan ama sevme korkumuzdan. Gelin görün ki gündem yine müsaade etmedi. Malumunuz 24 saat içinde yüzlerce şeyin yaşanabildiği sekiz saat içinde ise unutulabildiği bir coğrafyadayız. Bu durum sadece bizim yaşadığımız ülkeye özgü değilse de biz bu konuda gerçekten tüm dünyayı kıskandıracak durumdayız. Kimse bizim gündem değiştirme hızımızı sınamaya kalkmasın!

Evden işe giderken iklimin değiştiği, kahve içerken fakirleştiğimiz, sosyal medyada yaptığımız bir paylaşımla kahraman ya da hain olabildiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Ve bütün bunların çoğunda biz yani birinci tekil şahıs olan kendimiz edilgen bir fiilden başka bir şey değiliz. Öznesi olduğumuz, nesnesi sayıldığımız pek çok şeyin yüklemiyle hiçbir ilgimiz yok. İşaret zamiriyiz ismimiz yok, cismimiz muamma.

Birkaç örnek vereyim; Mesela hemen her gün sosyal medyada özellikle kadınlar konusunda ‘engin bilgisi, tecrübesi olan bir erkek’ güzel, akıllı, kadının nasıl olması gerektiğini tarifler. Bir kadını işaret edip “bu kadınsa diğerleri ne” der ya da “şunu yapamayan da kadınım demesin” diye demeç verir. Sonra özellikle yine yüzlerce çok bilen beyefendinin ölçülerine ve ölçütlerine yanıt verme yarışına girer. Özne kadındır. Nasıl olması gerektiği birileri tarafından tarif edilmiştir.  Eğlenilecek, evlenilecek kadınlar vardır. Kahve içilecek ya da ‘bardan kaldırılacak’. Bu ‘pırıltılı minik zekaya’ sahip erkeklerimiz kadınların da kendileriyle eğlendiğini bazılarıyla sadece kahve içip bazılarını bile isteye bardan kaldırdığını nedense kavrayamazlar. Bu hale hadsizlik dediğiniz anda en hafifinden “ne biçim kadın” ya da “orospu” yaftası yemeniz saniyede gerçekleşir.

Tezkereler çıkarılır mesela. Öznesi siz ya da sizin çocuklarınızın olduğu savaşa gitmenize birkaç yüz kişi karar verir. Ve onların çoğunun evladı hiç askere gitmemiştir. “Bizim orada ne işimiz var?” diye sorduğunuzda saniyesinde “vatan haini” ilan edilirsiniz. Öznesi olduğunuz meselede “bu hain” işaret zamiri haline dönüşürsünüz.

Mesela biri “Deizmde bir adam kızıyla evlensin hiçbir sakınca yoktur” diye ahkam keser öteki Atatürk ticareti yapar. Herhangi birine karşı çıktığınızda ya yandaş olursunuz ya da azılı komünist.

İktidara laf söylediğinizde çekemediğinizdendir, muhalefeti eleştirmeninin sırası ise nedense hiçbir vakit gelmez çünkü ortalık hep karışıktır.

Hep bir çerçeve var çizilen. Hep bir çerçeve var içinde kıpraşmadan durmamız istenen. Ve herkes bulunduğu çerçevede olmayana düşman.

Ödeyemediğiniz faturaları konuşamazsınız. Ölürsünüz ama iş cinayetlerini sorgulayamazsınız. Kazanmak için yıllarınızı verirsiniz ama okulunuzu savunamazsınız.  Seç denileni seçmenizdir istenen, sev denileni sevmeniz. Sorduğunuzda, itiraz ettiğinizde ya huysuz olursunuz ya geçimsiz ya da terörist… Bir çerçeve var çizilen… Bir çember var dışına asla çıkmamız istenmeyen…

Peki kim belirliyor bunları?

Kadının nasıl olması gerektiğini kim nereden biliyor?

Erkeğin nasıl davranması gerektiğinin hükmü kimde?

Bir ülkeyi sevmek için mutlaka ölmek gerektiği nerden çıktı?

Öznesi olduğumuz kararların, sınavların ve sınamaların belirleyicisi niye biz değiliz. Niye bizim aklımız, vicdanımız, kaygımız veya kavgamız değil. Niye hep başkalarının kavgasının sıra neferi olmak zorundayız?

Bir ömür var bize biçilen. Ne vakit biteceğini hiç bilmediğimiz. Öznesi olduğumuz hani… Bir tane olan ortalaması 75 olan…İşte biz o hayatı ne vakit yaşayacağız? Siyaset hep yükseklerde konuşuluyor malum. Biz fani kulların aklının ‘ermediği’ meseleleri onlar saniyesinde bağır çağır hallediyorlar; sayelerinde bolca ölüyor, yoksullaşıyor ve yoksunlaşıyoruz. Hani diyorum biz alçaklarda yaşayanlar en azından kendi ‘basit’ fakat biricik olan yaşamlarımızda usul usul konuşmayı, anlaşabilmek için dinlemeyi denesek mi?  Çünkü herkesin birbirine düşman olduğu bir süreç belli ki herkesin pişman olduğu bir sonu getirecek…

Kargo: Buraya bir türkü bırakıyorum Haluk Levent ve Cem Adrian “Şifa İstemem Balından” diyor. Nesimi’nin o şahane zarif sitemini usul usul ama yaşayarak “ yeter dikenin batmasın” diyor.

Buraya bir kitap bırakıyorum. Beş yıldır tutuklu Selahattin Demirtaş’ın son kitabı Efsun. “Aaa ne kadar klasik bir hikâye dediğiniz yerde ters köşe yapıyor. Gündem müsaade ederse kitabın neler düşündüğünü bir sonraki yazımda yazacağım. Şimdilik uzatmaya gerek yok.