ChatGPT Paradigması

0
78

Şu sıralar çevremden, yaşadığım toplumdan giderek uzaklaştığımı, iletişimimin azaldığını hissediyorum. Aslında uzaklaşan ben miyim bunda da pek emin değilim. Konuşmalara bakıyorum, sosyal medyadaki paylaşımlara, çoğunlukla bir vakti doldurma çabası sanki. Yakalamıyor beni, çok boş geliyor. Ortalıkta dolaşan medya içerikleri, yazılar, videolar, filmler, kitaplar… Dünyalar ayrı, kimi zaman hiç bağ yokmuş gibi. Olan biten her şeye başka türlü bakıyormuşuz hissi içimde baskın bir hal alıyor. Ayak uyduramıyorum vesselam.

Yeni bir durumdan da bahsetmiyorum aslında. Hayatın akışında, şu toplumu, ülkeyi bildim bileli yaşadığım bir his bu. Lakin son zamanlarda giderek yoğunlaştığını düşünüyorum. Anlamak ya da anlaşılmamak sorunu olmaktan öte bir şey açıkçası. Gerçekliği kavrama, anlamlandırma bakımından çevremden, toplumdan uzaklarda bir yerlerdeyim.

Nietzsche gibi “Beni anlamıyorlar. Ben bu kulaklara göre ağız değilim” deyip işin içinden çıkmak, kestirip atmak da istemiyorum.

Toplumsal nitelikte, herkes için üzerinde düşünülmesi gereken bir fenomen bu. Düşünsenize bütün bir hayatı paylaştığınızı sandığınız çevrenizle, toplumla aslında paylaştığınız bir şey olmadığını yakalıyorsunuz bir an. Olgulara, olaylara bambaşka baktığınızı, belirli şartlar nedeniyle yalnızca bir arada yaşamakta olduğunuzu düşünüyorsunuz. Tanıdığınızı sandığınız insanlar, yaşadığınız toplum sanki bir yabancı…

Eminim çoğu kişi böyle bir duyguyu farklı şekillerde, farklı düzey ve nedenlerle deneyimlemiştir. Neyse ki bu konuda daha belirgin bir görüşüm, bir açıklamam, belki de bir tesellim oluştu. Meselenin adı açıklığa kavuştu: Paradigma değişimi.

Başıma geleni daha bir anlıyorum artık. Yaşadığım toplumla bakış açısı, yargılar, değer ve ölçütler bakımından köklü bir farklılığın oluştuğunu, geçmişe, bilindik yaşam alışkanlıklarına gömülmüş, değil karşı koymak toplumsal kabullerden sıyrılamamış insanların arasından geçtiğimi ve halen de geçmekte olduğumu görebiliyorum. Çevremle aramdaki mesafenin fiziksel olarak değil ama düşünsel olarak epeyce açılmış olduğunu, düpedüz politik aklın gelişimini ilgilendiren bir sorunla karşı karşıya olduğumu anlıyorum. Olan biten hepsi bu…

Yaşıtlarım da dahil olmak üzere herkes şu hayatın içinde egemen toplumsal düşüncelerle bir kere olsun karşılaşmış, birçok öğreti, deneyimler edinmiştir muhakkak. Lakin bütün bunlar her birimize farklı bir etkide bulunmuş olmalı. Zira kimimiz zamanın getirdiği değişimlerden etkilenerek, toplumsal kabullere karşı gelip, kendini zamanda ve düşüncelerinde ileri doğru taşırken, kimimiz de işin içinden çıkamayarak, o kabullere boyun eğdi gitti.

Misal ahlakla ilgili, ahlaki normların kaynağı üzerine bir konu olsun. Üretim ilişkilerinin belirleyici bir unsur olduğu ifade edenlerle inanç ve geleneklerin belirleyici olduğu düşüncesinden hareket edenlerin toplumsal paradigması aynı olabilir mi? Bir yanda tarımın egemen olduğu bir toplum düzeninden fabrika üretimine dayalı bir düzene geçişle birlikte toplumlardaki ahlaki norm kaynaklarının ve buna dayalı olarak değerlerin değiştiğini açıklayan bir görüş var. Öte yanda dinin ve katı geleneksel kodların belirlediği ahlak normlarından bahsedenler.

Çevremde böylesi farklı paradigma unsurlarına dayalı düşünüşler, inanç, ilişki ve davranışlara tanık oluyorum. Üstelik üretim ilişkilerine dayalı egemen toplum anlayışı, dijital teknolojilerin dayattığı bir ekonomi politik değişim süreci sonunda tüketim ilişkilerine dayalı yeni bir sınıfsal bir toplum yapısı doğurup, ahlaki normlar bir kere daha değişirken…

Zaman benim için olduğu gibi herkes için de aynı hızla ilerlemesine rağmen düşüncelerin değişim hızı aynı değil işte. Bazılarımız politik akıl olarak bir yerlerde takılı kalmış, geçmişte yaşamaya devam ediyor. Ülkenin geneli için de aynı şeyleri söylesem pek yanlış olmaz. Üstelik farklı yönlere savrulduğumuz açık.

Burada belirttiğim politik akıl terimi ile de yalnızca bilinegelen siyasi partiler, siyasi söylemlerden ibaret bir politik düzenin yarattığı akıldan bahsetmiyorum. Yanlış anlaşılmasın. İnsan toplumsal bir varlık olarak zaten politik. Kendini toplum içinde var ediş şekliyle politika yapar, doğası bunu gerektirir. Politika tercih yapmaktır, her tercihimiz politik bir davranıştır. Sahiplendiğimiz, savunduğumuz değerler, inançlar, düşünce biçimimizi oluşturan her şey, alışkanlıklar, kabuller. Hepsi politik bir aklı belirleyen, politik akıl tarafından belirlenen konular. Dolayısıyla bir toplumdaki egemen düşünüş biçimi insan aklını ve politik gelişimini de doğrudan etkiler diyebiliriz.

Paradigmayı anlamak, değişimi görerek yeni paradigmaları tasarlamak, değişen paradigmaları yakalamak önemli bir mesele. Ve sanırım bu konuda pek maharetli bir toplum değiliz.

1970 yılı dünyayı ilgilendiren birçok olayın yaşandığı bir yıl. Aslında yeni bir paradigmanın temellerinin de atıldığı 68’leri takip eden bir dönem. Neoliberalizme kaynaklık eden modernizm karşıtlığının yükseldiği yıllar. Tek tip üretim ve yaşam biçiminin kaynağı olan fabrika ve ona dayalı üretim ilişkilerinin yarattığı baskıcı toplumsal yapılara karşı çıkan post modernistler tüketim toplumu sorunsalına da gidecek olan yolu bu yıllarda açmışlardı. Belki niyetleri bu değildi ancak iyi bir neden oluşturdukları açık.

1970’te yaşanan bir gelişme daha vardı.

Thomas Samuel Kuhn adında bir bilim insanı “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” adlı kitabının ikinci baskısını yayınlatmıştı. Dünü, bugünü, toplumu ve toplumsal tüm olguları açıklamak bakımından yol gösterici bir yaklaşım ortaya koymuş ve bilim çevrelerinde oldukça eleştiri almıştı. Kuhn eserinde işte benim de sorunuma ışık tutan kavramı ortaya atmış, bir algı düzeneğinden, insanın gerçekliği, yaşadığı hayatı algılama biçimini belirleyen düzenekten bahsederek adına da paradigma demişti.

Bilimin gelişmesinde anahtar terimin paradigma olduğunu öne süren Kuhn bilimsel devrimlerin yapısına ilişkin önermelerden bahsediyordu. Çalışmasında bilim çevrelerine ses vermeyi amaçlamıştı ama ortaya koyduğu kavramlar ve yaklaşımlarla toplumsalın tümüne ilişkin görüşler sunuyordu. Sosyolojik sorunlara ışık tutacak bir kavram doğmuştu.

Eserinde, bilim insanları tarafından kabul görmüş olan inançlar bütününe veya problemlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda üzerinde hemfikir olunan geleneklere paradigma adını vermişti. Şöyle diyordu: “Bir konuda zihinsel veya kavramsal modele sahip olmak demek o konuda bir paradigmaya sahip olmak demektir. Bilim insanlarının hangi deneyleri nasıl yapacaklarını, hangi sorunları öncelikli kabul edeceklerini, hangi soruları soracaklarını belirleyen şey sahip oldukları paradigmalardır. Belirli bir paradigmaya sahip olmayan bir bilim insanı olguları bir araya bile getiremez, çünkü paradigmanın olmadığı yerde bilimin gelişmesini sağlayan tüm olgular eşit derecede önceliklidir. Bir olgu diğerlerinin içinden seçilmiş ise bu paradigma sayesinde olur.”

Bütün bu söylemi benim başta dile getirdiğim sorunuma da çözüm oldu. Çevremle, toplumla sahip olduğumuz paradigma bakımından köklü bir şekilde farklı olduğumu kavramıştım. Aynı şeyleri görsek dahi gerçekliği farklı anlamlandırıyorduk. İçinde bulunduğumuz dünyaya aynı bakmıyorduk ve onun parçaları arasındaki ilişkileri de farklı anlıyorduk.

Nihayetinde değişen ben ile değişemeyen diğerleri arasında paradigma farkı olduğunu kabul ettim. Sahip olduğum değerler, yargılar, kabuller farklıydı neticede. Yerleşik tüm kurallar ve uygulamalar, içinde bulunulan çağı kavrayış biçimi, anlayış ve bakış açıları bakımından aynı değildik.

Gelişmiş dünyada değerler, kabuller, inanışlar köklü bir şekilde değişime uğrarken içinde yaşadığım toplumda ve o toplumun unsuru olan çevremde aynı değişimler olmamıştı. Teknolojinin dayattığı ve değişime zorladığı üretim ve tüketim biçimleri insanı ve toplumsal alanı başkalaştırmaya devam ederken bizde hala kadının saçı, etnik sorunlar, evlilik yaşı, kınanın nasıl yakılacağı konuları bir türlü aşılamıyordu.

Peki aynı dünyada yaşıyor, aynı şeyleri duyuyor ve görüyor olmamıza rağmen böylesi bir paradigma farkının kaynağı ne olabilir?

Bana göre yanıtı oldukça açık. Başta medya kurumları olmak üzere, din ve eğitim kurumları gibi egemen sınıfın bilinç kontrol ve yönetim araçları bu işi görüyor. Sonuçta paradigma bir düşünüş seti ve insanların nasıl düşüneceği, neyi ne kadar düşünebileceği konuları kitle iletişiminin önemli bir başlığı…

Şunu hatırlatmakta yarar görüyorum: Paradigma sınıflı toplum düzeninde farklılık içerir.

Egemen sınıfın paradigması boyun eğdiren bir paradigmadır, diğerleri boyun eğenlerin paradigmasına göre dünyayı algılar. Edindikleri değerler, kabuller, yargılar ve inanç anlayışları tamamen buna göredir. İnsan aklının egemen sınıfın sunduğu paradigma çerçevesinde ele geçirilmesini kitle iletişim düzeninin araçları sağlar. Bu araçlar boyun eğdirilmesi gereken sınıflar için dünyayı anlama ve ileriye dönük tahminler, öngörüler yapabilmeyi önleyebilecek düzeyde etkili, güçlü araçlardır.

Aklın Gücü (Powers of the Mind) adlı kitabında “paylaşılan varsayımlar seti” olarak ifade ettiği paradigma için Adam Smith şunu der: “bir paradigmanın tam ortasında iseniz diğer bir paradigmayı hayal etmeniz çok güçtür”. İşte diğer paradigmanın hayal edilmemesi için yaşanılan paradigmanın ortasında kalınması gerekir. Egemen düzen paradigma değişimini neden istesin değil mi?

“Belki şehre bir film gelir”, “iklim değişir Akdeniz olur” umudu başka bir paradigmanın ifadesidir. Ama ne film gelir ne iklim değişir. Dizi filmlerde, haber programlarında, dini metinlerde, okullarda, ders kitaplarında, müzik notalarında boyun eğmenin paradigması devamlı olarak zihinlere ekilir.

Oysa gelişmiş dünyanın ülkelerinde işler çoktan değişmiştir. Dijital ile “meta toplumu” doğmuş, birey özne olmaktan çıkarılmış, bir nesneye, tüketimin ve üretimin bir nesnesi haline dönüşmüştür. Araçların insan uzantısı olması hayal edilirken tam tersi olmuş, insan kendi adına her şeyi yapan teknolojinin, dijitalin bir uzantısı haline gelmiştir. Yeni dünyanın paradigması ChatGPT olmuştur.

İnsanlık tarihi yeni bir politik döneme adım adım ilerlerken şu yaşadığımız ülkenin egemen sınıfı ise binlerce yıl öncesinin değerleriyle, çoktan toprağa gömülmüş eski dünyanın paradigması ile toplumsal egemenliğini sürdürmeye çalışıyor. Benimse yaşadığım ve ayak uyduramadığım her şey tamamıyla bundan ibaret.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz