Dolandırılmanın Dayanılmaz Hafifliği

0
164

Bu kafamın içindeki bir tartışmanın yazısı… Bir yere varmayı vaat etmiyor. Bir sonuca ulaşmaya çalışmıyor ama klişeleşmiş bilgi ve davranış kalıplarını da merak ediyor. Neden her seferinde lades dediğimizi düşünüyor. Önümüze koyulan bilgi çöplüğüne karşı ne yapabileceğimize dair bir fikri olmamasına karşın en azından bir farkındalığın olduğunun sinyallerini vermeye çalışıyor. Önermelere ve durumlara bakarak sorular soruyor. Cevaplarını herkesin kendi kafasının içinde tartışmasını umuyor ya da keyifli bir okumalık olarak huzurlarınıza sunuluyor.

“Haliç’in altında altınlar varmış. Japonlar biz çıkarırız ama yarısını alırız demişler. Bu yüzden izin verilmiyormuş.” Gördük Haliç’in altındakileri… Külçe külçe altın beklerken denizlerimizin her yeri müsilaj. “Balıkların hafızası 3 saniyedir.” Bunu nasıl ölçtük mesela? Bir balıkla tanışıp üçüncü saniyede adımızı tekrar etmiş olamayız sanıyorum. Ya da bir balığa verdiğimiz sütsüz kahve siparişinin sütlü gelmesinden dolayı ortaya çıkan bir söylenti değildir bu. Ayrıca balıkla yoğurt yersek zehirleneceğimiz bilgisi de gerçeği yansıtmıyor. Gastronomik olarak kötü bir ikili olması dışında bir problem görünmüyor. “Çin Seddi uzaydan görülebilir.” Gören var mı? En azından bir beyan? “Evet, ben gördüm yeminim şart olsun” diyen bir astronot var mı? Tabii ki yok. “Eşekler inatçı olur” önermesinde ikinci el araç pazarlığı yaptığımız bir eşek küsuratı mı silmedi? Bir eşekle ne gibi bir inatlaşma yaşadık? Onu gitmek istediğimiz yöne götürememek inattan başka dinamiklerin olduğunu işaret ediyor olamaz mı? Tabii ki bir eşek bizlerle inatlaşmıyor. Lozan antlaşması da 2023 yılında son bulmayacağına ya da antlaşmanın gizli maddeleri olmadığı bilgisine de sahipsek nereden geliyor bu yanlış bilgi seli? Hatta yanlış bilgiye karşı duyduğumuz heyecanın sebebi ne?

Dolandırılmanın Dayanılmaz Hafifliği

Üzerimize çığ gibi atılan enformasyonun altında kalıyor ve daha çok yayılmasına çanak tutuyoruz. Her gün onlarca kanaldan bilgi akıyor minik dimağlarımıza. Bir haber sitesinde gezerken pop-up reklamlar kaplıyor her bir yanımızı. Instagram hikâyelerini 1,5 saniyede geçerken arada küçük reklamlara kapılıyoruz. Yoksa ben nereden bilebilirim AB-SHAPER gibi bir aletin varlığını… Bugüne kadar Instagram hikâyelerine dikkatini veren bir dünya vatandaşı var mı? Online toplantılarda alınan ekran görüntülerimizi paylaştığımızda dikkate alan bulunuyor mu? Etiketlendiğimiz her paylaşımı otomatik olarak paylaşıyor muyuz?

“Non-Profit Organization” yazısını görünce ağızlarımız sulanıyor. Twitter’da sahte olduğu her halinden belli bir paylaşımı retweet etmekten kendimizi alamıyoruz. Takipçi sayısı yüksek bir hesabın yanlış yapabileceğine ihtimal vermiyoruz. Ayrıca bir tıkla vicdani sorumluluklarımızı yerine getirmek içimizi rahatlatmıyor mu? Tabii ki dolandırılmak hepimizin hakkı ve her sosyal medya kullanıcısı maddi ya da manevi bir kere dolandırılmıştır. Ben hiç dolandırılmadım ama dolandırılan arkadaşlarım var oradan biliyorum(!) Bazen yavrusu için lif satan bir hesabın onlarca sabıkası olan çocuksuz birine ait olduğunu öğrenir, bazen de DM köşelerinde uzun süre yazıştığınız, her hikâyesine alev attığınız kızın aslında erkek olduğuna şahit olmuşsunuzdur. Dolandırıldığımızda Kübler-Ross’un Yasın Süreçleri modelinde olduğu gibi 5 aşamayı yaşarız. İnkâr, kızgınlık, pazarlık, depresyon ve kabullenme ki kabullenme kısmını “basiretim bağlandı inanır mısın?” cümlesiyle sonuçlandırırız. Bulaşık yıkamanın bittiğini gösteren hareket sarı bezin tezgâhın üstüne koyulmasıysa eğer, “basiretimiz bağlandı” cümlesi dolandırıcılığın sarı bezidir. Sosyal medyada dolandırıldığımızı 185 tweetlik floodlar yapmadıysak paylaşıyor muyuz? İnternetten dolandırıldığımız bir durumu ya bir flood şölenine ya da içimize attığımız, yeminlerimiz gibi kendimizde tuttuğumuz bir sır olarak konumlandırıyoruz. Ortası neden yok?

Şu ana kadar verilen örnekler ne kadar da hayatlarımızın içinden değil mi? Bir yerden duyduğumuz, gördüğümüz, yaşadığımız onlarca örnek vermek mümkün. Doğru bilinen yanlışlar, büyük resim, algı operasyonu, gizli güçler, üst akıl falan filan her yerde. Saçma sapan bir fikri savunmak isterseniz fikrin başına “yapılan araştırmalara göre” ibaresini eklemeniz yetiyor. Bu araştırma nedir, ne şekilde, hangi örneklemle, hangi koşullarla yapıldı gibi sorular bu muazzam çığın içerisinde küçük, tatlı ve gereksiz teferruatlar gibi mi geliyor? Önümüze sunulan her bilgiyi sünger gibi çekmek ve daha beteri bunu fikri şiddetle savunmak ne kadar doğru? Mesela aşı karşıtlığına hangi yönden bakıyoruz? Aşılara karşı çıkarken bile kalıplaşmış, ezbere savları zorla pazarlamaya çalışmıyor muyuz? Bilgisayarımızın faresine birkaç dokunuşla her bilgiyi teyit edebilecekken ya da daha basiti, “işi bir bilene” sorarak hareket etmek daha risksiz değil mi? Dünya düz mü yoksa?