Bazen Hayvanları ve Bitkileri Bulduğumuz Yerde Bırakmalıyız

Tarihin tozlu da olsa, yakın da olsa tüm sayfaları doğaya hükmetmek isteyen zihniyetin nasıl ters teptiğini anlatan absürt hikayelerle dolu.

1
141

İnsanlık olarak gurur duyduğumuz ve duymaya devam edebileceğimiz pek çok keşfe imza attık. Çevremizde olan biten her şeyi merak etme huyumuz bizi taş devrinden çıkarıp uzaydaki kara deliklerin sırlarını çözmeye yöneltti. Sanat eserleri ürettik, felsefeyle neden varız sorusundan başlayarak meraklarımızı bilime evrilttik, toprağı ekip biçtik, arpadan birayı, üzümden şarabı yaptık. Genlerimizi ve nasıl çalıştıklarını az da olsa çözdük, yapay zekaya hayat verdik. Gurur duyduğumuz her gelişmenin karşısında da mutlaka başka bir konuda bir biçimde saçmaladık. Bu süreçte başarı listemiz de batırma listemiz de hayli uzun ve çetrefilli. 

İnsanın en yaygın hatalarından biri önyargı, şimdi peşine bir de politik doğruculuk eklendi ki bu başka bir günün konusu olsun. Önyargılarımız bizi hep ikiye ayırıyor. Düalizm kültürümüzün bir parçası ve onu -üzerinde uyumayı sevdiğimiz yastık gibi- gittiğimiz her yere götürmekten hiç çekinmiyoruz. İnsanlık, konu her ne olursa olsun bir noktada kutuplaşıyor ve bu kutuplaşma yönetenlerin toplulukları kontrol altına almasını kolaylaştırıyor. Sesi daha gür çıkanlar, etrafına fütursuzca hüküm bildirenler, ekonomiyi istediklerine ulaşma aracı olarak görenler çoğu zaman galip geliyor ve batırma potansiyelimiz işte tam bu noktada uyanıyor. 

24 Tavşan Avustralya’yı nasıl işgal etti?

Tarihin tüm dönemlerinde insanın bencilliği ve aç gözlülüğü sınırsız gibi duruyor. İnsan evladı bu bencillik ve aç gözlülüğün en belirgin yansımasını da doğaya hükmetme noktasında gösteriyor. Tarihin tozlu da olsa, yakın da olsa tüm sayfaları doğaya hükmetmek isteyen zihniyetin nasıl ters teptiğini anlatan absürt hikayelerle dolu. Bunlardan birisi Thomas Austin isimli İngiliz bir gencin on dokuzuncu yüzyıl ortalarında İngiltere’nin Avustralya kolonisine katılmasıyla başlayan hikaye. Thomas Avustralya’ya gittikten bir süre sonra geniş bir arazide koyun besiciliği yapmaya başlıyor, bu bizim yüksek akıllı Thomas’a yetmiyor ve İngiltere’deki yaşam koşullarını Avusturalya’ya ithal etmeye çalışıyor. Avlanırken kendini ülkesinde hissetmek için İngiltere’den sülün, keklik, yabani tavşan, karatavuk ve ardıç kuşu getirtiyor. Yirmi dört tane de İngiliz tavşanı… O yirmi dört tavşan birkaç yıl sonra binlerce tavşan oluyor. Yaklaşık on yıl sonra her yıl iki milyon tavşan vurulmasına rağmen 1920 yılında işin iyice suyu çıkıyor, o yıllarda sadece Avustralya’daki tavşan nüfusu günümüz insan nüfusunu aşıyor ve on milyarlara varıyor. Bu kadar boğazı doyurmak için bitkilerin de çabaları yeterli olmuyor. Her ne kadar tavşanların üremelerini kıskansalar da üreme hızlarına erişemeyen ve nesli tükenen bitkiler dolayısıyla toprağın çoraklaşmasına ve ekosistemdeki pek çok hayvanın aç kalıp neslinin tükenmesi sebep oluyor. Ah bu arada toprağı tutacak bitkiler artık orada olmadığı için erozyon sorunu baş gösteriyor. Devamında bilim kimseleri olaya el atıyor ve tavşanlarla amansız bir mücadele başlıyor. Bu hikaye böyle uzayıp gidiyor…

Shakespeare’i onurlandıralım derken gelen felaket…

Şimdi de bir başka yüksek akıllı olan Eugene Schieffelin’in hikayesine göz atalım. Shakespeare okumayı sever misiniz? Eugene 1890 yılında New York’ta Shakespeare’i onurlandırmak adına yazarın oyunlarında adı geçen kuş türlerini Amerika’ya getirtmek gibi “parlak” bir fikirle yola çıkıyor ve işin ilginci bu konuda Amerikan İklimlendirme Derneği’ni ikna ediyor. İlk denemesini tarla kuşlarıyla ve ardıçlarla yapıyor ve bu denemesi başarısız olsa da Samuel Beckett’in dediği gibi:

“Hep denedin.

Hep yenildin.

Olsun. 

Yine dene. 

Yine yenil.

Daha iyi yenil.”

mottosuyla yeniden deniyor. Bu kez Central Park’a altmış tane sığırcık kuşunu salıveriyor ve sayı kendisine yeterli gelmemiş olsa gerek daha sonra parka kırk tane sığırcık kuşu daha salıyor. Bu kuşlara ne mi oluyor? Aslında soruyu şöyle evirmek lazım: Bu kuşlar ekosisteme ne yapıyor? 

Çin’i felakete sürükleyen 4 haşere kampanyası

Buradan Mao Zedong’un hikayesine geçmek hiç zor olmaz. Başkan Mao Çin’de iktidara geldiğinde, ülkesinde maalesef sağlıksal bir kriz hüküm sürmekte. Kriz yönetimi mantıklı düşünen insan gerektirir. Mao’da ülkesindeki krizi yönetmeye çalıştığı esnada mantıklı mantıklı ilerlerken bir zaman sonra yolundan şaşıyor ve dört bela kampanyasıyla halkın karşısında beliriyor. İlk iki bela sivrisinekler ve sıçanlar ki bu anlaşılabilir. Mao’nun seçtiği diğer bela ise serçeler. Serçelerle ilgili tespit edilen ana sorun ise tahılları yemeleri. Akıllı yönetimin vazifeşinas halkı tarafından serçelerle girilen savaşta ilk günde yaklaşık iki yüz bin serçe öldürüldüğü tahmin ediliyor. Savaş sona erdiğinde öldürülen serçe sayısının bir milyar olduğu söyleniyor. Ne şanlı bir zafer! 

Neticede Avustralya hala tavşan nüfusunu kontrol altına almaya çalışıyor. Amerika’da sığırcıklar tarım ekonomisine zarar veriyor ve hatta bir sığırcık sürüsü 1960 yılında motorlarını tahrip ederek bir uçağın düşmesine bile sebep oluyor, serçelerin yokluğundaysa serçelerin kendilerine yemek olarak seçtiği çekirgeler o kadar çok artıyor ki, çekirgelerin tahılları toptan yemesiyle Çin’de kıtlık baş gösteriyor. 

Bu hikayelerin tamamını ve daha fazlasını Tom Phillips’in “İnsanlar – Her Şeyin İçine Nasıl S*çtığımızın Kısa Tarihi” isimli kitabından okuyabilirsiniz. 

İnsan evladının görevi ne eksiltmek ne de eklemek…  Uyum içerisinde yaşayabileceğimiz zamanların yakında olması dileğiyle… 

Tom Phillips – İnsanlar, Her Şeyin İçine Nasıl S*çtığımızın Kısa Hikayesi – Konu Kitap – Çeviri: Nazlı Tancı

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz