Yeni Distopyamız: Pozitif Düşünce Üzerine

0
135

Başlangıç tarihini tam olarak kestiremiyorum. İlk kim, ne zaman, nerede ve ne sebeple her koşulda pozitif olmayı öğütlemeye başladı bize? Günlük dertlerin içerisinde kıvranıp dururken gülümsemeyi ihmal etmemeyi, başımıza gelen irili ufaklı kötü olaylardan mutlaka bir ders çıkarmamız gerektiğini, yatma kalkma, yemek yeme, yürüme çakralarımızı açmamızı, kendimize bitmek bilmeyen bir efor ile sürekli yatırım yapmamız ve “kişisel” olarak mütemadiyen gelişmemiz gerektiğini, mutluluğun mutlaka “ruhumuzun” derinliklerinde bir yerlerde olduğunu, eğer onu aradığımız yerde bulamıyorsak daha da daha da derinlere bakmak zorunda olduğumuzu, mutlaka nefes terapisi, yetmiyorsa yoga yapmamızı, gezegenlere yıldızlara akıl fikir sormamızı – ki bu başka bir günün konusu- … liste böyle uzar gider. Kitapçılarda baş köşe uzun zamandır kişisel gelişim kitaplarının tek elinde. İç huzurunu bulmanın yirmi yolu, kendine güvensizlere güven tavsiyeleri, sağlıklı yaşlanmanın seksen yöntemi – okurken yaşlanma garantili-, gezegenlerin kötü etkilerinden korunma kılavuzu, aşkı bulmanın mümkünse saklamanın yolları, on adımda on bir adım… Aklıma gelen gelmeyen her konu kolaylıkla kişisel gelişim şemsiyesi altında kendine yer bulabiliyor.

Hız çağında yaşıyoruz ve yerimizde saymak kendimize ve topluma bir suç teşkil ediyor. Herkes koştur koştur bir yerlere yetişirken biz yerimizde sayıyorsak, geride kalmış oluyoruz. Tüm favori kitapları okumalı, yeni yayınlanan dizilerin bütün bölümlerini bir bilemediniz iki gecede izleyip hemen hakkında fikir sahibi olmalı, sosyal medyada o gün her ne konuşuluyorsa az da olsa “yorumlara” katkıda bulunabilmeli, ölmeden önce o bin yeri mutlaka gezebilmeliyiz. Bu hız ve keşmekeşin içerisinde anlam nerede kalıyor? Özümseme? Kendimize ait çıkarımlarda bulunabilme? Tutku? Bilgiyi ya da keyfi damıtabilme nerede kalıyor? Hedef artık öğrenme ve gelişme değil, tüketme ve hızla tüketecek yeni bir şey bulma. Hedef artık derinlemesine bir konudan zevk almak değil moda olan her konuya bir parça dokunarak bende yaptım diyebilmek.

“Pozitif düşünce” baskısı ise bir distopyaya dönüşmüş durumda.

Bize canımızın isteği, aklımıza gelen her şeyi yapabileceğimiz öğütleniyor sürekli. Her tarafımız başarı öyküleriyle dolu. Rol modeli diye önümüze koyulan kimseler, ne zorluklardan çıkıp çıkıp şu an ki muhteşem hayatlarına kavuştular değil mi? Nasıl da özenilecek bir yaşam. Tüm dünya bir Amerikan rüyası. Demek ki gerçekten istersek biz de yapabiliriz. Bizim de yıldızlı hayatlarımız olabilir. Eğer yapamıyorsak bu bizim suçumuzdur. Yeterince istememişizdir ya da yeterince çabalamamışızdır. İçimiz gerektiği kadar huzurlu değildir, fırsatları değerlendirme konusunda beceriksizizdir. Yani olmayan her şeyin sorumlusu bizizdir. Hemen yeni bir konuda daha kişisel olarak gelişmeye çalışmalıyızdır. İstediğimiz her şeyi yapabileceğimiz fikri şimdi o kadar da cazip gelmiyor değil mi? Yapamadığı yerde insan kendi zihninde bir “başaramayan benim!” suçlamasıyla baş başa kalıveriyor bir anda. Sonra gelsin terapiler… Hastalığınız da tedaviniz de bizde!

Her daim pozitif düşünmeye olan teşvik neticesinde kendini sürekli pozitif olarak lanse edemeyen insanlar topluluklardan hızla uzaklaştırılıyor. İnsan yeni bir evrim geçirdi sanırım ve bizim haberimiz yok. Evrimdeki yeni noktamız: Mutlu insan! Bu noktada biraz soluklanmak istiyorum. Yapı olarak neşeli bir insanım, pek çok koşulda yaşamdan keyif alırım ve mutsuz, huysuz, karamsar, hasta, içe dönük, sinirli olma hakkımı sonuna kadar kullanırım. İnsanım. Pozitif düşünce çılgınlığı ise hasta olmama müsaade etmez, huysuzlanmama, en sevdiğim aktivite olan vıdı vıdı söylenmeme, o sabah yataktan soldan kalkmama, bir köşede sessizce zihnimin sıkılmasına izin vermez. Başımıza gelen her kötü olaydan bir şeyler öğrenmiş daha iyi bireyler olarak çıkmamızı bekler. Bunun ucu o kadar kaçmıştır ki travmatik olayların ardından bile “bu seni daha güçlü bir birey haline getirdi.” diyen birileri mutlaka çıkıyor. Pozitif olmaya devam etmelisin. Travmalarımızdan çoğu zaman daha güçlü çıkmıyoruz, kırık dökük belki yolunu kaybetmiş olarak bir zaman aralığında sallanıyoruz. Belki yolumuzu değiştirmeye çalışıyoruz ve başaramıyoruz. Tabi ki hemen aynı yere, kendimize dönüyoruz çünkü yapamayan “biziz”. Yaralar kendi kendine iyileşmeyen bir uçuruma dönüşüyor. Kişisel gelişimcilerin ve pozitif düşünce sevdalılarının gözden kaçırdığı önemli bir konu var. İnsan tek başına yaşayan bir varlık değil. İnsan şahsi yaşamını her şeyden uzakta kendi başına, elindeki tüm zamanı ve sonsuz imkanları sadece kendisine vakfederek kurmuyor. Doğduğumuz ve içinde büyüdüğümüz toplum, ekonomik durumumuz, yaşadığımız ülkenin yönetim şekli, üzerinde bulunduğumuz coğrafyanın iklimi bile hayatımız üzerinde belirleyici olabiliyor. Brezilya’da çete savaşlarının ortasında yaşıyorum ama nasıl mutlu ve pozitifim. Ez cümle insan yalnız bir varlık değilken ve hayatının yönünü belirlerken türlü çeşit baskıya, olumsuzluğa maruz kalırken, kendini tek başınaymış ve hayatta olumsuz hiçbir şey yokmuş gibi gün be gün pozitif tutmaya çalışmasının salık verildiği günümüz toplumunun tam bir distopya olduğunu düşünüyorum. Sürekli negatif olalım demiyorum, sürekli pozitif olamayız diyorum.

Kişisel gelişim denildiğinde benim anladığım kişinin kendini sevdiği, ilgilendiği konular hakkında donatması. Beyin de diğer her organ gibi yaşlanıyor ve kullanılmadığında doku kaybına uğruyor. Zihni canlı tutmak için düzenli yeni bir şeyler öğrenmek, yaşamda daha önce deneyimlemediğimiz konulara merak salmak beyin sağlığı için önemli. Bunu çağın dayattığı çılgınlık seviyesinde değil kendi ritmimizde yapmamız gerekiyor. Kişinin biricikliğini kabul edebildiğimiz, pozitif/negatif, neşeli/sıkıntılı, yorgun/enerjik günlere…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz