Gerçekler ve kırmızı pabuçlar…

0
211

Hayattan beklentilerinizin dibe vurduğu, coğrafyanın kader, bilginin az bulunan hazine, şuurun ise arada rastladığınızda sizi mutlu eden nadir bir özellik olduğu bir geçiş sürecindeyiz. Sabah yataktan kalktığımız andan, gece uyuyana kadar inanılmaz stres ve bunun sonuncu olarak da gerginlik yaşıyoruz. Ekonomist olmamakla birlikte karman çorman eğitim hayatımın bir kısmında iktisat bilimi tünelinin ucundan girip yol aldıktan sonra içim daraldığından çıkışa kadar sabredemeyip geri dönmüş ve farklı yollara sapmış olsam da, literatürden aklımda kalanlar, yaşanmışlıklar ve güncel okumalar sonucunda şu an ki yolumuzun bizi asla aydınlığa götürmeyeceği gerçeğini gayet net biliyorum. Dolayısıyla iç dünyamın, sizinkinden farklı, rengârenk bir cennet havasında olmadığını bilmenizi isterim. 

“Enseyi karartmamak gerek” desem de, yarına olan güvensizlik, yaprak gibi savrulduğumuz hissi ve çürüyen değerlerin asla canlanmayacağı öngörüsü ile yalnızlaştığımızı, içe kapandığımızı, gülümseyişlerimizin bile anlık ve acıyı gizleme amaçlı olduğunu gözlemliyorum. Köşe yazılarımın konusu fantastik dünya olsa da, ne yazık ki ayaklarım bu dünyanın buz gibi topraklarına basmak zorunda. 

Bu kadar iç kararttıktan sonra size yemyeşil çayırlar, gök kuşağı tadında renkleriyle cennetler tasvir etsem de sanırım pek faydası yok. Tek tesellimiz; hiçbir şey sonsuza kadar kötü gidemez! Bir şekilde, bulunduğumuz o karanlık, soğuk ve tekinsiz ortamdan sıyrılacağız. Bir büyücünün asasını yere vurarak tüm dünyayı adaletsizlik, ikiyüzlülük, yalan ve kişisel hırslardan arındırmayacağını bilsek de, içimizi ferah tutup kalp krizinden, felçten ve mide kanamasından uzakta, en azından eskisi kadar mutlu yaşayacağımız günlerin geleceğine inanmamız gerekiyor. 

Benim zihnimdeki fantastik evrenin en belirgin özelliği, iyi ile kötünün mücadelesinde içinden çıkılamaz hale gelen bir durum olduğunda, kötülüğün galibiyeti kesinlik kazanmak üzereyken, birileri çıkar ve tam da olması gerektiği gibi geleceğimizi kurtarır. Yani en azından inanmak istediğim bu! Gökten zembille inip, üç kelime ile bizi tüm dertlerimizden kurtarması değil elbette; umudumuzun tazelenmesi. 

Başında olduğumuz mart ayı ortasında “yeni normal” ile tanışalı tam iki yıl dolmuş olacak. Bu iki yılda hep birlikte yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve duyduklarımızla hayatımızda ilk kez karşılaştık. Pandemi bazında bakarsak bundan önceki en yüksek sayıda ölüm vakası İspanyol Gribi ile 1900’lerin başındaydı. Bir sonraki ve hala devam etmekte olan ise HIV/ AIDS. İlkinde maske takılıyordu, hijyenin önemi anlaşılmıştı ancak zamanın yoksunlukları ve teknolojik, ekonomik problemlerle daha da büyümesi kaçınılmaz olmuştu ve sonuçta 75 Milyon insanın ölümü ile tarihte yerini aldı. İkincisi ise korunmasız seks, uyuşturucu bağımlılarının yeterli hijyen koşullarını sağlayamaması yüzünden hala devam etmekte ( şu an dünyanın gündeminde olmasa da HIV/ AIDS 1960’lardan bu yana varlığını kesintisiz olarak sürdürüyor ve tam sayısı bilinmese de 30 Milyondan fazla kişiyi öldürdüğü tahmin ediliyor).

İki yılda yaşadığımız felâketin boyutlarını ise, ülke politikaları, ekonomik çıkar ve kaygılar, hükümetlerin pandemiye karşı müthiş bir gayretle tedbir aldıkları algısı yaratma istekleri sonucunda asla tam olarak bilemeyeceğiz. Ama neresinden bakarsanız bakın, yazıyı yazdığım ana kadar belgelenmiş 6 Milyon insan Covid – 19 sebebiyle hayata gözlerini yumdu ( bu rakam bence asla gerçeği yansıtmadığı gibi, gerçek rakamın kaçta kaçı olduğunu da kimse bilemiyor ).

İçinizi karartmak amacı gütmesem de sanırım gerçekleri art arda sıralamak bile can yakabiliyor. O yüzden bazen, ayaklarınızı bastığınız bu katı, soğuk ve acımasız dünyanın sınırlarından çıkmanızı öneriyorum. Pencereden dışarı bakarak ilk kahvenizi içerken plazaları, evlerin çatılarını, şehrin kaotik sokaklarını görseniz de, gözlerinizi kapatıp derin bir nefes alın, kendinizi hayallerinizde var ettiğiniz o büyülü atmosfere atın, varsın millet size “çocuk ruhlu”, “ergen kafasında”, “hayalperest” desin. Bir anlığına da olsa en mutlu olduğunuz o sokak aralarına, köy evinin bahçesine, dere kenarına, yaylaya, sahil kasabasına, şehrin göbeğindeki o eski mahalleye gidin. 

Hayatın bize sunduklarını mantık ve sabır ile üst üste koyarak sineye çekerken, bir yandan da kendi renkli dünyamızı yaratmamızın gerekli olduğu zamanlardayız bana göre… Hayallerinizi, isteklerinizi, gıpta ettiğiniz o satır ya da sahneleri özlemle bağrınıza basın artık. Çevrenizde gördüğünüz her çocuğun an itibariyle yaşadığı o “hayal dünyasına” siz de yeniden adım atın. Aradan asırlar geçmedi ama koltuk minderleriyle kaleler, evler, şatolar yapıp içine girdiğiniz, plastik çay setlerini annenizin özenerek sehpasının üzerine yaydığı dantel örtünün üzerine dizip en yakın arkadaşınızla saatlerce hayali kek, pasta kesip, üzerine de havayı hüplettiğiniz zamanları unuttunuz!

Koskoca insanlar karşılıklı oturup, kulpuna parmağınızın girmeyeceği minik fincanlardan çay içermiş gibi yapın demiyorum, o başka bir probleme yol açabilir tabii ama çocuğunuzun, yeğeninizin, kuzen çocuğunun ya da komşu çocuğunun o leziz kitaplarından bir tanesini alın kucağınıza şöyle göz atın. Okuyun, resimlerine bakın, sadece birkaç dakika da olsa omuzlarınızdaki o sorumluluklar silsilesini kenara atın. Ormandaki kulübenin kapısını aralayıp ayı ailesinin tüm yemeklerini yiyen, yavru ayının yatağına kıvrılıp uyuyan kız olun. Ya da Kel Oğlan gibi düşün yollara diyar diyar gezin.

Hayatın tüm sorumlulukları, acıları, gereklilikleri ve yüklerinden birkaç dakika dahi olsa sıyrılmak, en severek giydiğiniz kırmızı pabuçların, kendinizden geçerek, motor sesi çıkarta çıkarta oynadığınız o minik arabanın, maçın en heyecanlı yerinde taşa denk gelip patlayan plastik topunuzun, giydiğinizde kendinizi prenses gibi hissettiğiniz ama ortasına basıp tabanını kırdığınız için annenizde azar işittiğiniz yüksek topuklu ayakkabının, bayram için alınmış ama sizin sabredemeyip bir gün önce evdekilere çaktırmadan üzerinize geçirip sokakta koşarken yırttığınız pantolonun, deniz kıyısında kumdan inşa ettiğiniz, size göre devasa ve yıkılmaz kalenin bir hayal olmadığını, hepsini yaşadığınızı, kendi dünyanızı yarattığınızı, o dünyayı istediğiniz renklerle bezediğinizi, istediğiniz kurallarla yönettiğinizi, sizi siz yapan bu “yaşanmışlıkları” zaman içinde unuttuğunuzu hatırlayın… 

Sözün özü; hayallerimiz kadar var olduğumuz o fantezi dünyasında, hepinizin, kendisi için sınırsızca kurguladığı bir masalın kahramanı olmasını diliyorum…

Kapak görseli: Tirza Van Dijk/Unsplash