İnsan Ne İle Yaşar?

Tek adam rejimi için referandum kararı alındığı dönem, nasıl olur da onca darbeye dayanmış parlamenter demokratik rejim bir insanın iki dudağı arasına sıkıştırılabilir; nasıl olur da insanlar demokrasiden bu kadar kolay vazgeçebilir; nasıl bu deli saçması fikir referandum konusu olabilir diye evde saçımı başımı yoluyordum. Öfke ve üzüntü ile ağlarken dokuz yaşındaki kızım yanıma geldi ve neden ağladığımı sordu. Ben de referandum konusunda endişeli olduğumu anlattım. O zaman benim işten geç gelmeme bile bozuk atan küçük kızım bana “Git onlara (halka) ‘Hayır’ demeleri gerektiğini söyle.” dedi. O gün benim için dönüm noktasıydı, kızımın sözünü tuttum ve Halkevi’nden İz Grubu’na, Seçim Süreci Meclisi’nden yaşadığım ilçenin muhalif partilerine kadar tüm çevrelerle iletişime geçtim. Düzenli toplantılara, iletişim eğitimlerine katıldım. Arkadaşlarımla ev ziyaretlerinde, pazarda, sokakta, sahilde, parkta, fuarda, festivalde, nerede insan varsa biz de orada koşuşturduk durduk; konuşabildiğimiz kadar insanla konuştuk.

Genç değildim, bu, öyle henüz polisin giremediği ODTÜ Kampüsü’nde kantinde konuşmaya; ağaçların, kuşların, seni seven dostların, siyasi yoldaşların arasında yürüyüşlere katılıp slogan atmaya benzemiyordu. Tek tek kapıları çalıyor, o kapıların yüzümüze kapanmasını, küçümsenmeyi, alay edilmeyi göze alıyorduk. Utanmadım mı utandım, korkmadım mı korktum…

Öyle ya konfor alanımdan çıkmıştım. Farklı sosyo-ekonomik, siyasi ve kültürel tabakalardan insanların hayatlarına girip oylarını yönlendirmeye çalışıyorduk.

Koskoca dünyada bir noktanın, noktasal hareketinden ne beklenebilirse bizden de o beklenebilirdi. O dünya ki büyük ve katıksız kötülüklerle yoğrulmuştu. Herkesi dehşete düşüren Nazi zulmünün ve bu zulme maruz kalanların torunlarının Filistinlilere eziyetinin, ABD’nin Hiroşima veya Nagazaki’ye attığı atom bombalarıyla yarattığı dehşetin asıl kaynağı ölülerin sayısında değil, herkesin gözü önünde, bile isteye “reel politik” safsatasının gölgesinde yaşanıyor olmasıydı.

Yine ortalık yerde gerçekleşen ama yerel kötülükler arasında sayabileceğimiz mesela Diyarbakır cezaevinde 12 Eylül Darbesi’nden sonra Kürtlere uygulanan sistematik ağır, onur kırıcı ve ölümcül işkenceler; Madımak ’ta aydınların, çocukların diri diri yakılması; Maraş, Çorum, Suruç, Ankara Gar katliamlarındaki ölümlerin sayısal etkisi, savaşlara ya da soykırımlara göre nispeten sınırlı ama barındırdıkları kötülük onlar kadar sınırsızdı. Hepsi modern dünyanın ayrımcı, ötekileştirici iktidar sahiplerinin ya doğrudan yaptığı ya da yapanlara ses etmediği katıksız kötülükler olarak tarihe geçti.

Peki o zaman umudu yok etmek için, muktedirin, bile isteye, sonuçlarını pekâlâ tahmin ede ede yaptığı, yaptırdığı kötülüklere rağmen nasıl hala çiçekler filizlenebiliyor? Misal, Diyarbakır Cezaevi’nde işkence görmüş Kürtler, onların çocukları, torunları, dostları yani bu acı ile hemhâl olanlar, nasıl oluyor da düz ovada siyasete soyunuyor? Nasıl oluyor da düz ovada siyasete soyunanları hukuksuzca yıllarca hapse attıkları halde, onlar, intikamın değil barışın siyasetini güdebiliyorlar?

Nasıl oluyor da İslam temelli ataerkil toplum kodlarına sahip, her yıl yüzlerce kadının katledildiği ülkemizde kadınlar, ülkenin en etkili siyasi hareketlerinden birinin fitilini ateşleyebiliyorlar? Nasıl oluyor, tarikatçı ailesi tarafından üstü, başı, yolu kapatılan gencecik kızlar, hayatının iplerini kendi ellerine alıp, her türlü tehdit ve şiddete karşı kendilerine başka bir dünyanın kapısını açabiliyorlar?

Nasıl oluyor, 17 yaşında Suriyeli bir genç korkusuzca göğsünü her türden ırkçı, utanç verici sözün önüne atarak sıradan vatandaşa bir insan olduğunu hatırlatıp onların ırkçılığını teşhir edebiliyor? Bu baskıcı ve yobaz iktidardan başkasını görmemiş üniversiteli gençler nasıl oluyor da mezuniyet törenlerinde yancı rektörlerini paniğe sürükleyen konuşmalar yapabiliyor?

Nereden geliyor bu cesaret? Umuttan… Canlılar içinde sadece insan umut eder ve karanlığı umuduyla yırtar, sadece insan umutla yaşar.  Devrimciler, akla hayale gelmeyecek eziyetlere ancak böyle katlanır, hatta aralarında 12 yıllık işkencenin ardından José Mujica gibi devlet başkanı olanlarına da rastlanır.

Elbette biz sıradan insanlar için bunlar son derece uç örnekler. Çoğumuz o işkencelere de dayanamayız, bir başkan olmak ya da bir efsaneye dönüşmek de değildir hedefimiz. Sadece daha adil, daha temiz, insan onuruna yaraşır bir dünyada yaşamak isteriz.

Sızlanmak yerine harekete geçer, umudu kimse için değil sadece kendimiz için tetikleriz. Muktedir, bize bizi öldürmek değil umudumuzu kırmak için saldırır. George Orwell’in kült romanı 1984’te Düşünce Polisi, romanın kahramanı Winston’a işkence ederken hedefi onu katletmek ve bir kahraman olarak ölmesine izin vermek değil, bizzat elinden bu ‘kahramanlığı’ almak, içinde bu şartlar altında zar zor yeşerebilmiş ufacık direniş arzusunu çürütmektir. Ona içi boşalana, tüm umutları, özlemleri, aşkı bitene kadar eziyet ederler. Sonra sokağa salarlar, umutsuzluğu, boşluğu yaysın diye. Romanı dikkatlice ve heyecanla okuyan kızımla bu denli distopik bir romanın hala çok okunmasının insanlık adına bir tehdit içerip içermediğini tartıştık. Sonunda umudu ve dolayısıyla insanlığı yitirmenin sanılanın aksine çok ama çok zor olduğunu, bugün az ya da çok elimizdekilerin değerini anlamamızı sağlayan bu romanın zifiri karanlığının kalbimizde ışık yaktığına karar verdik. 

2016-2019 yılları arasındaki seçimler boyunca, sahada sivil inisiyatiflerden arkadaşlarımla afişler hazırladık bastık, gece yarıları çıkartmalar yapıştırdık, kuşlamalar yaptık. Sarıyer’in sandıklarında çoğu kadın bir avuç aktivistin yönlendirdiği 400 sandık görevlisi çalıştı. Bu süreçte kaç insanı ikna ettik bilmiyorum, belki hiçbiri değiştirmedi oyunu. Ama bugün önüme düşen niteliksel araştırmalarda “O zaman ‘’Evet oyu’ vermeyin tek adam rejimi gelir.’ demişlerdi, keşke onları dinleseymişim.” diyen, düne kadar Ak Parti seçmeni ama bugün kararsız kadın, belki de benim yıllar önce kapısını çaldıklarımdan biriydi, kim bilir?

Bu yazıda bana 6 Ekim 2017, Goethe Institute’de Anlamak ve Politika: Arendt’den Öğrenmek başlıklı konuşmasıyla ilham veren kadim dostum siyaset bilimcisi Alev Özkazanç’a teşekkür ederim.

Kapak Görseli: Mahdi Dastmard

Benzer İçerikler
Devamı

Hani Her Şey Çok Güzel Olacaktı?

Yaz gelince bollaşan tarım ürünleri ile beraber Gıda enflasyonunda gözle görülür ve hissedilir bir düşüş olacak ve çarşı…
Devamı

Kalbimde Kara Bir Delik Var

Karadeniz’de dağlar denize paralel, rüzgâr kıyıya sert iner. Rüzgârın kıyılara sert indiği bir sonbahar gününde komşumuzun oğlunun nişanı vardı.…
Devamı

Ne Efendinin Ne Kölenin Ahlâkı!

Ahlakın bozulduğu yerde her şey bozulur! Çok mu iddialı? Şimdi ahlâk nedir, kime göre, neye göre konularına girip…

Reportare, dünyada ve Türkiye’de yaşanan sosyal, çevresel, ekonomik ve siyasal olayları analiz eden, bu alanlarda farklı görüşlere sahip programcı ve konukları ile yaşanan sorunlara yapıcı çözümler sunmayı amaçlayan tam bağımsız bir ortak yayın inisiyatifidir.

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli içerikler sunabilmek için desteğinize ihtiyacımız var. Youtube KATIL botunu üzerinden bize katkıda bulunabilirsiniz.

KATIL