Sinek Kanadından Çıkan Büyülü Dünya

Hayatım okumak ve seyretmekle geçti dersem sanırım tam olarak tanımlamış olabilirim yaşam döngümü. Tek ve yalnız bir çocuk olarak evde geçen saatler, günler, yıllar beni daha çok okumaya, daha çok seyretmeye yöneltti. Dışarıda diğer çocuklar yakan top oynarken ben kil yoğururdum. Saklambaç yerine harçlıklarımı yatırdığım Paşabahçe’den deney tüpleri, beher kapları ile eve gelip ilkel de olsa, minik mikroskopumun acınası merceğinin izin verdiği kadar sinek kanatlarını, soba arkasında dana jelatini üzerinde ürettiğim küfleri, annemin arkadaşından gelen preparatları saatlerce mikron mikron incelerdim. Severek oynadığım tek oyun, mahalle pazarının tezgahlarının sıra sıra istiflendiği boş arsada bir tezgâhı ters çevirip, alt ortasına büyükçe bir taş koyup, arkadaşlarımla her bir ayağa tutunarak oynadığımız, dalgalı denizlerde seyahat eden korsanların hazin ama kahramanlık dolu oyunuydu. Yüksek binaların arasında hayal ettiğimiz o devasa dalgalı denizlerde yaptığımız yolculuklar hayatımın en eğlenceli zamanlarıydı… Sonunda bilim insanı ya da korsan olamadım ama farklı perspektifleri, hayal dünyamın çeşitliliğini ve kendi kendime bir evren kurarak orada inanılmaz mutlu olabileceğim gerçeğini öğrettiği için, o az arkadaşlı evde sürekli bir şeyler okuyan sessiz çocukluğuma çok şey borçluyum.

Fotoğraf: Tyler Lastovich/ Unsplash

Aradan geçen yıllar, bilim ve bilim dışı kavramları daha net algılamamı sağladı. Mercek altındaki sinek kanadının görseli ne kadar bu hayata dair ve gerçekse, o görüntünün bir ağaç kadar büyük olduğunu hayal ettiğim ve yarattığım hikâyeye eklediğimde aldığım haz da o kadar geçek olmaya başladı. Hayatı fantastik kurgu yaşayamasak da kimsenin görmediği transparan bir dünyanın, tam da bizim yaşadığımız reel dünyanın üzerine geçirilmiş bir başka dünya olduğunu hayal etmenin keyfini sürdüm. Hayata dair tüm sıkıntıların ters yüz olduğu bir fantastik evrenin varlığına kim inanmak istemez ki? Üstelik orada ya da burada olmanız için bir kapıdan geçmenize de gerek yok, zaten her adımınızda bir onun, bir de bunun içinde yol alıyorsunuz!

Sonrasında yazmaya başladığım o an geldi. Etrafımda gerçek bir hayat akışı varken ben de saatlerce anlamsızca duvara bakarak kimsenin göremediği o büyülü dünyanın içinde yaşamıyordum tabii ki ama sizlerin göremediği o dünyayı tüm detaylarıyla görebiliyor ve tasvir edebiliyordum. İşte o zaman size bir hikâye anlatma ihtiyacı duydum ve ilk satırlar, paragraflar dökülmeye başladı.

Daha önce şiirler, kısa öyküler, günlük yazılar yazmış birisi olarak sayfalarca sürecek bir macerayı size nasıl aktaracağımı bilmiyordum ama daha ilk paragrafta söylediğim gibi ben hep okudum ve seyrettim. Dolayısıyla harfler kâğıda dökülmeye başladığında zaten o an gözlerimin önünde cereyan eden olayları yazıyor gibiydim. Günler sonra önümdeki ekranda, nasıl yazdığımı şu an bile tam olarak anlatamayacağım, detaylarını hatırlamadığım ve kurduğum cümlelerin bazılarını başkası yazmışçasına yabancıladığım romanım duruyordu. Bitmişti. Aslında bitmemişti, macera daha yeni başlıyordu çünkü artık hayal dünyamı başkalarına açma cesaretini göstermiştim. Açılmış, kendimi özgürleştirmiş ve bana göre eşsiz bir hikâyeyi konu alan, tarihsel gerçeklerle kurgunun harmanlandığı, iyi ile kötünün hikayesine farklı bir pencereden bakan, asıl önemlisi de yazabileceğimi düşünmediğim fantastik bir eseri vücuda getirmiştim…

Fotoğraf: Sammy Willams/Unsplash

Buraya kadar size kendi hikayemi, bu yolculuğa nasıl başladığımı anlatmak istedim. Tahta pazar tezgahında korsan hikayeleri kurgulayan, evdeki yalnızlığını ise mikroskop merceği altındaki renklendirilmiş fare böbreği preparatının detaylarında dünyalar gören bir çocuğun, erişkin olduğunda da asla ayakları yere basmayan bir hayal dünyasında gezinmesi kaçınılmaz. Ama şunu içtenlikle söyleyebilirim ki, bu yazının konusu olan fantastik kurgularda, bir delinin zırvaları diyebileceğiniz öyküler aslında gerçek hayatın tüm acı ve sevinçlerini, çocuksu bir gözle sizlere aktaran masallardır. Orada kanserden ölen anne, babalar yerine, kanatlanıp göğe yükselen ve asla bir daha acı çekmeyecek ebeveynler; evde yakacak kömür olmadığı için soğuktan donmak üzere olan bebekler yerine, buz yaratıklarının soğuk nefesi yüzünden bir anda donup kalan ama son anda bir büyücünün minik bir jestiyle hayata dönen perileri okursunuz. Aslında çevrenizde gerçekleşen tüm acı olayları, savaşları, politik kavgaları, insanın insana zulmünü okursunuz/izlersiniz ama o an büyülü, renkli dünyanın içinde bunun farkında değilsinizdir. Son satırı okuduğunuzda ya da jenerik akmaya başladığında içinizde bir his oluşur, hepsi size tanıdık gelmiştir okuduklarınızın, seyrettiklerinizin. İşte o yüzden fantastik edebiyat size yabancı değildir, tam da hayatın içinden, gerçekliğin kaskatı yerindendir ve tüm söylemek istediğini renkli kalem dokunuşlarıyla, büyücüler, vampirler, ejderhalar, iblisler, kurt adamlar, periler, goblinler, zombiler, elflerin ağzından size aktarır. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi serisini duymayan yoktur sanırım. Tüm dünyada en çok satılan kitaplar listesinde, 150 milyonluk satış rakamı ile ikinci sırada yer alan kitap serisi J.R.R. Tolkien’in Hobbit adlı kitabından sonra yazdığı ve ilk kitabın kat kat üzerinde heyecan, entrika ve çatışmayı anlatan, yaşadığımız dünya haricinde bir dünyada geçen, Epik/Yüksek Fantastik diyebileceğimiz bir eserdir. Gücü, kötülüğün kaynağını, iyiliği ve iyi insanların hayatta karşılarına çıkan her türlü zorluğa rağmen, dünyayı, geçmişte olduğu gibi gelecekte ya da başka evrenlerde de kurtardığını/kurtaracağını anlatır.

Kurgu edebiyatının en önemli noktası, hayal gücünüzün sınırlarını çizme işini size bırakmasıdır. Öyle ki; ister başka bir evren tasarlarsınız, ister bu dünyada var olmuş ya da olacak olan bir maceraya doludizgin girersiniz. İsterseniz vampirler, kurt adamlar, isterseniz büyücüler, ejderhalarla bezeli hayallerinizi kâğıda nakış gibi işlersiniz. Kılıç ve mızrakla kanlı savaş sahneleri hayal edebilir ya da bir büyücünün elindeki çubuğun küçücük hareketiyle dağları yerinden oynatabilir, insanları sonsuza kadar aynalara hapsedebilirsiniz. İyiliğin ve kötülüğün sınırları sadece sizin etik ve kültürel kaygılarınızdır. Hayal gücünüzün eseri olan bir dünyada istediğiniz gibi hareket edebilir, istediğiniz karabasanları ya da güzellikleri tasvir edebilirsiniz.

Fantezi edebiyatının özellikle genç nesle bu kadar cazip gelmesinin sebebinin sözlü edebiyattan bu yana aslında vazgeçilmez bir unsur olan masalların anlatım diliyle neredeyse bire bir örtüşmesi olduğunu düşünüyorum. Bence Homo Sapiens ateşten sonraki en büyük buluşunu o ateşin başında diğerlerine anlattığı av maceralarını hikayeleştirerek yapmış oldu. Sonrasında yazılı ve görsel tüm anlatımlar, nesillerdir anlatılan masalların renklendirilmiş, kabartılmış, etiketlenmiş halidir. Masal kahramanlarının yanına yaratıklar eklenmiş, yaratıkların dünyasına insanlar, insansılar yerleştirilmiş ama hikâyenin teması değişmemiştir. İyi ve kötü dengesinin korunması amaçtır. Gerçek dünyada karşı çıktığımız, içimize sindiremediğimiz güçlü kötülerin karşısında en az onlar kadar güçlü iyileri çıkartarak kendimizi rahatlatma güdüsüdür…

Hayallerimiz kadar var olduğumuz o fantezi dünyasında, hepinizin, kendisi için sınırsızca kurguladığı bir masalın kahramanı olmasını diliyorum…

Benzer İçerikler
Devamı

Kusura Bakmayın Ama…

“Kusur” Arapça bir sözcük ve ne eksik ne fazla, bire bir “eksiklik” anlamına geliyor. Aynı Arapça kökten dilimize…