Rahatımı Bozmayın

Şurada bir bardak çayı rahat rahat içemeyecek miyiz arkadaş? İki lafın biri de dönüp dolaşıp bu konuya mı gelmek zorunda? Bir rahat bırakın, bir salın yahu. Şu kısacık hayatta biraz da olsa biz de keyfe göre yaşayalım. Zaten otuz yılı aşkın bir telaşın içinden yeni çıkmışız. Üstelik ne yorucu bir telaş… Gözlerimin önünde giderek çürüyen bir şeyleri göre göre…

“Eee hocam ne düşünüyorsun? Bu kadar genç yaşta emekli mi olunur ya?”

“Neden olmasın, hak ettim sonuçta.”

“Herhalde ders vermeye devam edersin.”

“Vermem.”

“Ciddi misin sen?”

“Ciddiyim.”

“Hayda. Niyeymiş o?”

Ya şimdi sana nasıl anlatsam? Neresinden başlasam? Hem neyi anlayacaksın? Hadi anladın, ne yapabilirsin? Şu yaşadığın hayat biçimine bir bak! Bundan sana ne? Zengin adamın tekisin. Ülkede olan bitenler hakkında zihnine ekilmiş resmi devlet söyleminin ötesinde zerre kadar bir deneyimin ya da fikrin de yok. Üniversite desen gözünde bir statü, mesleki itibar konusu olmaktan başka bir şey değil. Öğrenci dediğin de derslerine girmekten, bir meslek öğrenmekten başka ödevi olmayan bir robot. Eleştiren, sorgulayan genç eşittir zararlı genç… Şu toplumda ne oluyor ne bitiyor, kim eziliyor, kimler eşitsizliğin çukurundan çıkamıyor, nedir bu adaletsizlik? Ne kadar düşünüyorsun ki bunları?.. Üstelik bu kurulu düzenin tüm çarkları senin bu yaşam biçimini sürdürmen için çalışmıyor mu? Üniversite dediğin, dersliklerinde, atölyelerinde, laboratuvarlarında, konferans salonlarında izinli hocaların, davetli konuşmacıların ağızlarından saçılan nutukların atıldığı, şu resmi devlet ideolojisinin belletildiği kurumlardan başka bir şey mi? İtaat düşüncesi ve ilişkilerinin öğretilmesinden başka bir halta yaramayan çağın dışında kalmış değerleri, sömürüye dayalı ekonomi modelini benimsetmekten başka hangi işi görüyor?

“Ya boş ver, üniversiteler düşündüğün gibi yerler değil, üzerinde konuşmaya değmez.”

“Doğru sen de haklısın. Üç otuz kuruşa saat ücretli ders mi verilir? Koskoca profesör olmuşsun, olacak iş mi?”

“Hayır konu o değil. Her şeyi de şu para denilen lanet şeyle ölçer oldunuz be kardeşim…”

Para önemli ama…”

“Bak, üniversiteler sence özgür mü? Yani özgürce bilimin yapılabildiği, konuşulabildiği, baskının olmadığı yerler diyebilir misin?”

Yani, açıkçası pek diyemem.”

“Peki bu durumda bilimsel gelişmeyi, bir ilerlemeyi nasıl bekleyebilirsin? Ya öğrenciler? Özgür bir akla sahip olmayan, kendini ifade edemeyen, baskı altındaki bir gençten nasıl yaratıcı bir akıl bekleyebilirsin? Eleştirel bir akla sahip olmayan bir gençten kendini geliştirmesini nasıl bekleyebilirsin? Ama öyle ya… Hepiniz itaatkar genç sevmiyor musunuz?”

“Ama dünyada da…”

“Ya kes bu dünyada da martavalını. Sen ve senin gibiler ezberlemiş gibi hep aynı şeyleri söylenip duruyorsunuz. Yok dünyada da böyle değil mi hocam, Amerika da şöyle değil mi hocam?.. Amerika’nız batsın. Değil. Dünyada da Amerika’da da iyi olduğu söylenemez. Ama bu ülkedeki kadar berbat değil durumlar…”

“Ama bu iktidar…”

“Bu iktidar da deyip durma… İşiniz gücünüz bir suçlu aramak. Sanki geçmiş iktidarlar pek şahaneydi… Sen ne yapıyorsun bu konuda? Ya bu toplum? Bilime çok mu aşıksınız? Her gün bilimsel bir içerik okuyacağım diye yanıp tutuşuyor mu bu topraklarda insanlar? İktidar dediğin senin, geniş anlamda benzerlerinin oluşturduğu toplumun bir yansımasından başka bir şey değil. Kimsenin bilimsel bakış açısına, bilime ilgisi yok. Kör, cahil bir yaşam herkesin kolayına geliyor.”

“Abi sen de amma alemsin. Çok abartmadın mı? Hem sana ne düzenden?”

“Bak, bu kadar çürümüş, öğretim anlayışı, yapısı çağın gerisinde kalmış, işleyişinde ne yapsan fayda etmez bir hal almış üniversitelerde bir şeyler değişsin diye çırpınmanın bir anlamı yok artık. Bilmiyorsun bu konuları… Benim verdiğim dersleri biliyor musun mesela? Onca yıldır muhabbetimiz var.”

“Yok bilmiyorum… Valla haklısın…”

“İletişimle, medya düzeniyle ilgili dersler anlattım yıllarca. Toplumsal konuları doğrudan ilgilendiren bir alandan bahsediyorum. İletişim dediğinde şunu anlamalısın, iletişim egemen fikirlerin üretimini, yani toplumda egemen düşüncelerin yaratılmasını içerir. Sen şu anda nasıl yaşıyor, olaylar, gelişmeler hakkında nasıl düşünüyorsan, neleri niçin tercih ediyorsan, bunu belirleyen bir konudan bahsediyorum. Şu taktığın bilmem kaç bin dolarlık saati tercih etmeni sağlayan, ancak öğretmeni dahi olmayan bir okulda hayata tutunmaya çalışan bir çocuktan, yoksulluktan, yetersiz beslenmeden şu anda hastanenin birinde hayata veda etmekte olan bir bebekten habersizce yaşamanı, üstelik yan masadan duyacağın üzere Survivor gibi bir programda kimin elenip kimin elenmeyeceğinin şu toplumsal düzendeki sorunlardan çok daha önemli olmasını sağlayan bir konudan bahsediyorum.

Bilimsel bilgileri aktarırken reel politikten, egemen toplumsal düzen ve ilişkilerden bahsetmeden hiçbir şeyi olması gerektiği gibi aktaramazsın. Bir kere üniversiteler bu bakımdan sıkıntılı ortamlar. Simit satmıyoruz orada, fikir aktarıyoruz. Hoş simit satsak o da bir düşünsel aktarım. Onu da açıklardım ama konu uzar. Bir çay daha söyle de bedavaya gitmesin bu konuşma…

“Çay sana feda olsun ya…”

“Bana hiçbir şey feda olmasın bu saatten sonra. Bizim hayat zaten feda oldu.  Sen bu türden, eleştirel dile sahip olan bir öğretim üyesinin üniversitelerde kolay mı kabul göreceğini sanırsın? Altın tepside mi ikram oluyor bazı şeyler sana göre? Hayatın boyunca rüzgara karşı yürümüş gibi bir hissi yaşadın mı hiç?… Şunu bilmelisin en azından, toplumsal konuları ilgilendiren ders içeriklerinde bilimsel bilgiler eleştirel düşünceden bağımsız sunulamaz. Ama üniversitelerin bugün içinde bulunduğu ortam buna izin verecek bir ortam değil. Hem zaten boş ver bunları. Dediğin gibi parası da gerçekten para değil. Üniversiteye gitmek için harcadığın benzin parası ders saat ücretinden fazla.”

“Yok artık, o kadar da değildir herhalde.”

“Üniversiteler boşu boşuna vasat hale getirilmiyor. Unutma, eleştirel zekası gelişmeyen toplumlar bilimsel düşünceden ve akla dayalı toplumsal düzenden kopar. Vasatlığın her şekilde kalıcı olmasını sağlamak istiyorsan en kestirme yol üretim ilişkilerini boz ve kontrolü ele geçir. Alınma ama sizin gibilere ne diyeyim bilemiyorum. Hem kel hem fodul derler ya. Tam olarak bu. Hem bilmiyorsunuz hem araştırıp konuya akıl da yormuyorsunuz. İşiniz gücünüz boş boş öğüt vermek. Üstelik politik bilinç sıfır.”

“Hocam o kadar da değil ama!”

“O kadardan da fazla. Bak toplumun egemen fikirlerini, neyi nasıl hangi eğilimle düşüneceğini belirleyen koskoca bir iletişim sistemi içindesin. Bu kadar anlattım, anlaman lazım… Medya bunlardan biri. Eğitim kurumları, din kurumları, sivil toplum kurumları egemen fikirlerin, ideolojinin dolaşıma sokulduğu yapılar. Yüksek öğretimde öyle. Milyonlarca genç buralarda, merkezi YÖK denetimindeki kurumlarda belirli içeriklere maruz kalır. Bunun öncesi de var tabi. Koca bir milli eğitim düzeni var. İlk, orta, lise derken yirmi milyona yakın gençten bahsediyorum. Bütün hayatları boyunca bilimsel bilgi mi aldıklarını sanıyorsun? Evet matematiği öğreniyorlar. Ama esasında itaati öğreniyorlar, şu dönen çarka uyumu öğreniyorlar.

Üniversitelerde içerikler, hocası, kitabı, yayını ne varsa titizlikle işleyen bir düzen içinde seçimden, kontrolden geçer. Kimse böylesi bir ince elemenin yapıldığını açıklamaz tabi. Ama profesyonel işleyiş artık buna göre düzenlenmiş durumda. Akademik unvan sahibi kişilerin nasıl belirlendiğini sanıyorsun? Egemen politik düzenin isteklerini yerine getiren birer hizmetkardan başka bir şey olmadıklarını, belirli sınırlar içinde kaldıkları müddetçe akademik unvanlarıyla var olabildiklerini göremiyor musun? Yani sen gerçekten akademik kadrolara, donanımı, bilgisi ve yeterliliğiyle olması gereken adayların atandığı gibi bir düşünceye mi sahipsin?”

“Ama sen başka bir şeyden bahsediyorsun.”

“Herhalde. Düşün bir hele. Milyonlarca gencin eleştirel, egemen düzeni sorgulayan bilgi ve fikirlerle tanışmaması lazım. Ekonomi politik olarak egemen olan efendilerin fikirlerine itaat etmesi lazım. Üstelik bu gençler mevcut düzene itaat edecek şekilde bir bilince sahip olmalı, sosyal bilimler alanında kör kütük cahil kalmalı, yaşadığı topluma, dünyada olan bitene yabancılaşmalı, sömürüye ve tüketime dayalı bir ekonomiye alışmalı, ezmeye dayalı, özgürlükten, eşitlikten ve adaletten uzak nitelikteki politik sistemlere itaat eder hale gelmeli.”

“Ama birader o zaman sahadan kopmamalısın, en azından gençler için kalmalı, devam etmelisin.”

“Yapmam.”

“Hayda…Ne inatçı çıktın bu akşam. Gençlerin ne kabahati var bu düzende?”

“Var… Sadece onların değil, hepinizin var. Bir kere üniversitedeki gençler de sayenizde, sizin gibilerin akıllarıyla suyun dümenine uymuş. Ne okuyor ne araştırıyor ne de tartışıyorlar. Benci duyguları öylesine güçlü hale gelmiş ki, her şeyi ezmeye açık bir akla sahipler. Sıkı dur, senden beterleri de geliyor…”

“Ama üzüyorsun…”

“Üzül birader. Biraz da sen üzül… Tanık olduğum çok az sayıda genci bir kenara koyayım, çoğunluk bir diploma kağıdının, dahası kısa yoldan bir iş bulup zengin olmanın peşinde. Şu yaşadığımız toplumu, insanlığı anlamayan gençlerle birlikte olmak da ayrı bir yorucu biliyor musun? Bak dediğim gibi parası zaten para değil. Onu anladık. Bu YÖK denilen yapı da zaten egemen düzenin kontrolünde, çürümüş. Onu da anladık. Eh bu gençlere ne oluyor arkadaş? Bu kadar mı bihaber olunur olan bitenden.

“Yok abartıyorsun artık.”

“Öyle san.”

“Madem bu görüşleri savunuyorsun devam etsene o zaman. Belki oradayken bir şeyler yapabilirsin. Hem senin gibiler de vazgeçerse ne olur bu hal, bu gidiş?”

“Yapmam. Nereye giderse gitsin. Herkes yaşasın olacakları, görsün göreceğini. Ben yeterince gördüm. Bak, politik güçlerin her şeyin ta orta yerine oturduğunu, kurumsal yapıların çözüm üretme yeteneklerini kaybettiğini, tümüyle politik güçlerin kontrolüne geçtiğine inanıyorum. Üniversitesi, özel sektörü, medyası, sivil toplumu ne varsa, politika koridorlarından bağımsız olarak işleyemiyor artık. Kendi varlıklarıyla toplumsal ihtiyaçlara cevap veremiyor, özgürce işleyemiyor, eleştirel düşünceyi yaşatamıyor. Yani senin serbest piyasaya dediğin düzen hayal bir düzen… Kurumların içinden bir şeyler yapmak, üretmek, çözümler bulabilmek bitti artık. Oralarda durmamın bir anlamı da yok.”

“Benden sonrası tufan, rahatıma bakarım diyorsun yani.”

“Senden bir eksiğim mi var?”

Kapak Görseli: Trent Erwin/ Unsplash

Benzer İçerikler
Devamı

Savaş ve Elma

Yaklaşık 13 yılını Suriye, Irak ve Lübnan’da geçiren bir gazeteciyim. Yıllardır herkes aynı soruyu sorar; kim kazandı, kim…
Devamı

Gölgelerin gücü adına…

“İnsan, anlamsız bir hayata dayanamaz.” Carl Gustav Jung İnternet en başında anonim bir sahneydi. Sonra hepimiz Andy Warhol’un öngörüsünde olduğu gibi “15…
Devamı

Golf ve Lüks Markalar

Güzel manzaralar, taze kesilmiş çimlerin kokusu, etrafınızdaki doğanın sesi, dinlenmek için mükemmel bir kaçamak. Lüks ile özdeşleşen sporların…

Reportare, dünyada ve Türkiye’de yaşanan sosyal, çevresel, ekonomik ve siyasal olayları analiz eden, bu alanlarda farklı görüşlere sahip programcı ve konukları ile yaşanan sorunlara yapıcı çözümler sunmayı amaçlayan tam bağımsız bir ortak yayın inisiyatifidir.

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli içerikler sunabilmek için desteğinize ihtiyacımız var. Youtube KATIL botunu üzerinden bize katkıda bulunabilirsiniz.

KATIL