Şehrin Gladyatörleri: Eski Zaman Dolmuşları…

Amerikan otomobillerine düşkünlüğüm çocukluğumun dolmuşlarıyla başladı desem yalan olmaz herhalde. Eski Zaman Dolmuşları; Chevrolet, Playmouth, Dodge, Desoto, Ford, Buick gibi markaları ilk dolmuşlardan öğrendim. Dolmuş sırasında beklerken hem önde oturabilmek hem de sevdiğim modele binebilmek için annemin elini çekiştirip “arkadakine binelim” diye söylenirdim. Hele sırada 56 Chevrolet BelAir varsa…

Tank gibi kaportaları, tam şasiye sahip büyüklükleriyle ters orantılı küçük camları, camın küçük bir bölümünü silebilen ve her seferinde bir metronom gibi ses çıkaran silecekleri, yanlarında kelebek camları, kimilerinin kırlangıç kuyrukları, güneşte parlayan nikelajlarıyla dışarıdan bakıldığında bir çocuk için “Mad Max” filminden fırlamış savaş arabaları gibiydiler. Dururken ki yorgun, yaşlı, “ağır abi” görünümleri hareket ettiklerinde değişir, o hantal görünümlü otomobiller Amerikancıların deyimiyle sessiz “fısır fısır” kuğu gibi süzülürlerdi. Yekpare uzun ön koltukta oturup arkama yaslandığımda ayaklarım havada kalır, bir yandan otomobilin “dashboard”unu inceler bir yandan dışarıyı seyretmeye çalışırdım. Otomobilin büyüklüğü, ağırlığı, yüksekliği her Amerikan’da olduğu gibi müthiş bir güven duygusu verirdi. Henüz tek renk sarıya boyanmamışlardı ve orijinal renklerini korurken, camların altında boydan boya geçen önceleri sarı yekpare daha sonraları damalı şeritler dolmuş veya taksi olduğunu vurgulardı.

Ahşap ile kromajın mükemmel bir uyum sağladığı, gri/siyah plastiğe yer olmayan ön konsolda analog düğmeler, otomobilin cüssesiyle ters orantılı incecik direksiyon simidi, içinde daha da ince bir halka da hemen göze çarpardı. Henüz kaset çalarlı teypler çıkmadığı için ya krom kaplı radyo açık olur ya da konsolun hemen altına yerleştirilmiş genellikle Philips marka otomobil pikabı ve kapı cam koluna takılmış deri veya vinil bir çantada 45’lik plaklar yer alırdı. Daha sonraları kasetlerin dedesi olan büyük kartuşlu teypler pikapların yerini alacaktı. Şoföre yakın bir düğmeye asılı deri bir bozuk para kesesi sarkardı. Kimilerinin ön camının üzerinde kenarları nikelajlı mor bir güneşlik yer alırdı. Güneşte ısının şeffaf yumuşak plastik koltuk kaplamaları, otomobilin kendine has kokusu ve hafif benzin kokusuyla karışarak hala hatırladığım hoş bir koku oluştururdu. Eğer yazsa dışarıdan gelen mimoza, erguvan kokularıyla karışırdı. Direksiyondaki koldan ince vites çubuğunu şoför direksiyondan elini kaldırmadan serçe parmağıyla değiştirirdi. Kimi zaman 6 kimi zaman 8 silindirli motorun sesi değişse de saat gibi çalışırdı ve yavaşça verilen gaza rağmen motorun gücünü hissederdiniz. Ağır, gülle gibi kapıları yavaşça çekseniz de rahatlıkla kapanabildikleri için her seferinde şoförün “kapıyı yavaş kapatın” demesi anlamlıydı. Aynadan mutlaka hapishane işi küçük boncuklardan yapılmış bir kuş sarkar, aracın ahengiyle sağa sola sallanırdı. Güneşliklerden şoför tarafında olanın üzerinde dolmuş şoförünün (yakası açık bir gömlek, İspanyol paça bir pantolon ile) otomobiliyle birlikte boğaz sırtlarında çekilmiş, hafifçe sararmış bir fotoğraf göze çarpardı. Soğuk kış günlerinde insanın içini ısıtan güçlü kaloriferlerinin sıcaklığını ise unutmak mümkün değil. Henüz konsola farklı otomobillerin logoları, isimlerinin yazılı olduğu metal plakalar yapıştırılmaya başlamamıştı, otomobilin özgünlüğü, orijinalliği bir prestij meselesiydi. Mutlaka şoförün elinin altında sık sık konsolun tozunu almak için kullandığı o zamanlar benzin istasyonları tarafından verilen sarı bezler bulunurdu. Tozlu, kirli bir dolmuş gördüğümü hatırlamıyorum. Çoğu zaman zaman taksi de yaptığı için kocaman, mekanik yanılmıyorsam Sanwa marka dışarıya takılan taksimetreleri vardı. Üzerinde elle açılan SERBEST yazısının olduğu küp şeklindeki büyük kutunun içindeki rakamları, yazıları okumaya çalışırdım. Sanırım aracın orijinalliğini bozdukları tek şey havalı Mitsuba marka kornalar olurdu.

Yetmişli yıllara girerken ve yetmişli yılların başında benzinin pahalanması yüzünden çoğu ortadan kesilerek veya bagaj içeriye katılarak uzatıldı (bagaja girme olarak tabir edilen uzatmalarda çamurluk davlumbazları içeride kalır ve arka koltuğu sıkıştırırdı), ortaya sırtlıkları katlanabilen iki kişilik, bu otomobillere hiç yakışmayan rahatsız koltuklar yerleştirildi. Aslında katlanabilir koltuğun adı olan ama uzatılmış anlamında kullanılarak Strepenteli ve/veya Istrepenteli (Orjinali Straponten) denilen bu uzun araçlar dışarıdan artık daha büyük ve güçlü görünmeye başlasalar da artık orijinallikleri bozulmaya başlamıştı. Çoğunun benzinli motorları daha ekonomik olması için zamanla dizel olanlarla (Yine yanılmıyorsam Perkins markaydılar ve traktör motoru olarak anılırlardı) , ona uyumlu şanzımanlarla, yerden viteslerle ve ön takımlar dingillerle değiştirildi. Zamanla aynadan sarkan hapishane işi boncukların yanına kitsch çocuk patiği, nal, ponponlar ıvır zıvır bir şeyler asılmaya başlandı. Kokuları ve dizel motorla birlikte sesleri değişti. Homurdanan, aksıran, tıksıran ihtiyarlara döndüler. Hayat pahalılığı araçları, köyden kente göçün etkisiyle ortaya çıkan arabesk araçların iç süslemelerini, çalınan müzik türlerini, şoför profillerini değiştirmeye başlayacaktı. Ucube klasik Amerikan dolmuşlarının arasında artık Anadol, Opel, Renault gibi küçük dolmuşlar da yerlerini almaya başlayacaktı. Tek tip sarı renge boyanmalarıyla birlikte artık tarihin tozlu sahnesinde yerlerini almaya başlayacak, albenileri tamamen ortadan kalkacak, yerlerini Ford Transit’lere bırakmalarıyla birlikte Yaşar Kemal’in deyişiyle “demirin tuncuna, insanın piçine” kalacaktık.

Benzer İçerikler
Devamı

Affetmem!

Belgesel filmlerin içeriğinde erkeğin temsili geçmişte daha baskın iken, günümüze yaklaştıkça kadınların daha görünürlüğü artıyor. Bunun çok basit…
Devamı

Centilmenlerin Otomobili: Morgan

Tüvit bir ceket, el örgüsü bir yelek, uzun bir pardösü, Cheaney ayakkabılar, deri eldivenler… Yağmurla anılan bir ülke…
Devamı

Engin Öğretmen: İçimizdeki Jonathan

Amerikalı yazar Richard Bach’ın uluslararası en çok satan öyküsüdür Martı Jonathan Livingston. Kaç kez okumuşumdur bilmiyorum. Çok severim…