Yıkım Günlüğü: Oyuncak Sadece Bir Oyuncak Değildir!

0
397

Apokaliptik bir filmin giriş sahnesini izler gibiydik. Uzun uzun bir sallanma, garip bir ses ve sevdikleriniz dışında bir şey düşünmeden geçen 80 küsür saniye… 80 küsür saniye ve sonra kendi hayatımla alakalı yaşadıklarım benim şahsi hikayem ki şahsi hikayelerim konusunda ketumluğumla bilinirim. Ancak sonraları ve diğer günler ve daha sonraki günler anlatılacak çok fazla hikâye biriktirdi. Harika insanların çabaları, şirket ve kurumların küçüklüğü/büyüklüğü, dayanışmanın önemi, krizlerde çıkarcılığın kaçınılmazlığı ve insanın travmalara karşı duruşu. Hepsi bir bütünü tamamlayan unsurlar. İyisiyle kötüsüyle…

Depremin ilk anında büyük kitlelerin yer değiştirmesine tanık olduk. Şehirlerden çıkmaya çalışan kalanlar ve girmeye çalışan gruplar. Kimi gönüllü kimi görevli kimi meraklı. İlk günden beri deprem bölgesindeydim. Yarı Antakyalı olmanın yanı sıra profesyonel hayatımı da Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesinde yaşamamadan dolayı depremin etkilediği her ili yakından görme şansım oldu. Ne şans değil mi? Sizlere Reportare sayfalarından insanların ne yaşadıklarını ne yaşıyor olduklarını ve ne yaşayacaklarını iletmek istedim. Hem tarihe bir not olması hem gidenleri anmak hem de kalanlara bir hatırlatıcı sunmak istedim. Oldukça karışık olan bu dizi bazen bölgedeki ekonomik yapılanmayı, bazen depremin yıkıcılığını, bazen insanlığın acizliğini, bazen de dayanışmanın gücünü anlatacak.

Depremin ilk günleri tam olarak ne olduğunu bile anlamayan milyonların organizeden uzak koşuşturmalarına tanık olduk. Yıkımın büyüklüğünü tahmin bile edemeden insani bir refleksle yardım taleplerinin bölgeye yığılmasına tanık olduk. Bazı kuruluşlar dağıtım yaptı. Bazılarıysa dağıtımı organize etmek üzerine malzemelerin ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını yavaşlattı. Kötü niyetli olmak istemem ama bir buçuk litre suyun bile bir ihtiyaç sahibine ulaşmasını engellediğimi öğrensem yaptığım işin başında duramam. Kendimi sorgular, özür dilemek ve bedel ödemek arasında gider gelirim. Ancak yardımların akışını sağlamakla yükümlü bazı kurum ve kuruluşlar bu farkındalığa sahip olmadıkları gibi işlerini yanlış yaptıklarını belirttiğinizde sizi “terörist, hain, bilmem kimin adamı” gibi mahlaslarla süsleyebiliyorlar. Son yıllarda yöneticilerimiz iş yapmaktan ziyade lakap takmakta ustalaştılar.

Ancak makam ve mevki sahibi olmaktan oldukça uzak onlarca kişi bölgenin içinde bulunduğu çözümsüz fotoğrafı görerek tetikleyici görevler üstlendi. Instagram fenomenleri çığlık çığlığa yardım taleplerinde bulundu. Bölgedeki işletmeler seferberlik ilan etti. Türkiye’nin her yerinde onlarca, binlerce sorumlu vatandaş yurttaşlarının yanında oldu. Ankara’nın Mamak ilçesinde çalışan bir usta kamyonetini ihtiyaç malzemeleriyle doldurup Hatay’ın ilçelerinde kapı kapı dağıttı mesela. Yetmiş şehir kalan onbir şehri sahiplendi ve yönetmekle mükellef olan birimlere şefkatle teslim etmeye çalıştılar. Peki yönetmekle mükellef olanlar teslim alabildi mi?

6 Şubat 2023 tarihinden en yüksek perdeden gerçekleşen talep “su”. Hayatın kaynağı su bu yazının yayınlandığı tarihe dikkat ederseniz hala bölgenin en büyük sorunlarından biri.  Temel yaşam kaynaklarından biri olan suyun bile getirilemediği bölgelerde yapısal çözümlerden söz etmek mümkün mü? Birkaç gönüllü kuruluşun ön ayak olmasıyla bazı su arıtma sistemleri kuruldu ancak kapasiteleri on binlerle ölçülmekte. Antakya-Defne-Samandağ ilçelerindeki su ihtiyacı ise kaba bir hesapla iki yüz elli bin. Gönüllü kuruluşların sağladığının 20-25 katı. Su için gereken alt yapı ise henüz yok. Çünkü hafriyat kaldırmak alt yapı hizmeti sunmaktan daha önemli ve karlı. Şöyle düşünün; bölgede tüm hafriyatı size ihale etseler ve sefere çıkan bir ordu gibi bütün ganimet size ait olsa alt yapı umurunuzda olur muydu? Yıkıntılardan kalan kapı kolları, devrik duvarlarda asılı paneller, küçük tasarruflarla dolabın içindeki hurcun içine gizlenen çeyrek altınlar daha değerli olmaz mıydı? Öyle de oldu… Tarihte görülmemiş bir hızda içinde mevta olup olmadığı sorgulanmaksızın kaldırılan enkazlarla bugün birçok şehir adeta tarla. Depremin izlerinin silinmesi sanıyorum budur. Çünkü temizlenen alanları tanıyamıyorum. Bazıları çocukluğumun geçtiği sokaklar olsa bile.

Gözden ırak olan gönülden ırak olurmuş. İlk günlerde televizyonlardan kısıtlı görüntülerle şehirlerin durumunu idrak etmek isteyen sorumlu vatandaşlar bugün farklı gündemlerle karşı karşıya. Depremdeki yıkımı “ben o kadarını tahmin edememiştim” diye yorumlayanlarla bile karşılaştım. Bu sebeple sizlere basit bir hesaplama argümanı sunuyorum; 2.dünya savaşında bombalanan şehirleri konu alan bir filmi düşünün. Şimdi onu 5 ile çarpın. Çarptınız mı? Çıkan rakamı 3 ile daha çarpın ki halkın yalnızlığını da hissedebilesiniz.

Çocuklar etkilenmişti. Çocuklar farkındalık düzeylerinin sadece çevrelerinden ibaret olması sebebiyle travmalardan daha az etkilenme şansına sahiptirler. Onların travma alanları aileleri, sosyal çevreleri, yaşadıkları kısıtlı coğrafya olarak tanımlanabilir. Ancak deprem bu tanımı değiştirdi. Soğuktan, gıdasızlıktan, oyunlaştıramamaktan, ebeveynlerinin haklı olarak hissettikleri acizlik duygusundan en çok etkilenen onlar olmuştu. Titreyerek ağlayan bir çocukla tanışmıştım. Ellerini montuna sıkı sıkıya yapıştırmış montu yırtmak istercesine sert bir şekilde parmaklarını geçirmiş bir çocuk. Nefes alışı düzensiz, hıçkıra hıçkıra ağlayan ancak neye ağladığını tam olarak bilmemenin sıkıntısıyla donuklaşmış bir çocuk. Yanına oturduğumda bir süre hiç konuşmadım. Sadece yanında oturdum. Bu tarz durumlarda “aaaa neden ağlıyorsun ki, bak en azından hayattasın” kalıbındaki klişeleri sevmem. Sorunu anlamadığı gibi çözüm olmadaki yüzeyselliğiyle de yergiye şayandır. Sessizce yanında otururken annesi ile göz göze geldim. Önce çocuğun aç olabileceğini düşünerek annesine bir şeyler yediniz mi diye sordum. Anne ise oldukça sakin ve gülümseyerek yemek yediklerini söyledi. Sahada bu sakinliği çok gördüm. Böylesi bir yıkım karşısındaki insanlar karşılarında gerçekleşen insanüstü duruma karşı tepkilerini hissizleşerek vermişlerdi. Evladını kaybeden bir babanın “çok şükür tek parça gömdük” cümlesinde olduğu gibi. Titreyerek ağlayan genç arkadaşımın omzuna yavaşça kolumu attım. Yanındayım abi merak etme, ağlamak çok doğal ben de ağlıyorum hadi beraber ağlayabildiğimiz kadar ağlayalım dedim. Bir süre sarılarak ağladı. Bense güvende olması için boş boş konuşuyordum. Kaosun ortasında ailesine yük olduğunu düşünmesini istemiyordum. Çocuklar içinde bulundukları toplumun sorumluluğunu tahmin ettiğimizden daha fazla yüklenebilirler. Yavaş yavaş nefesi yerine geliyordu. Bir süre daha beraber oturduk. Sonra ağlamasının sebebini sordum. Burada şunu eklemek isterim; “neden ağlıyorsun” sorusu aşırı ebeveynvari bir sorudur. Çocuğu sorgular niteliktedir. Bu sebeple ağlayan bir çocuk görürseniz lütfen “neden” sorusu sormayın. Ağlamanın sebebini merak ettim, benimle paylaşır mısın sorusu daha işteştir. Az önce ağlayan ve artık bir nebze toparladığımız minik arkadaşım bana; “oyuncak dağıttılar ve ben oyuncak alamadım” dedi. Bunu derken sesi tekrar çatallaşmıştı. Bir oyuncak için ağlanır mı, binlerce insan öldü, oyuncak nedir ki gibi sorular oluşabilir kafalarımızda. Ancak bir çocuk için oyuncak hiçbir zaman sadece bir oyuncak değildir. Oyuncak yıkılan evidir. Oyuncak kaybettiği yakınlarıdır. Oyuncak kendisini koruyacağına inandığı ailesinin yaşadığı haklı güçsüzlüğe tepkisidir. Bir çocuk için öyle bir anda oyuncağa ulaşamamak sadece oyuncaksızlık değildir. Yarına duyduğu endişedir. Hızlıca ona hangi oyuncakları istediğini sordum. Gözleri parlayarak arabalar ve robotlar dedi. Oyuncak arabaları çok sevmem ama robotlara bayılırım ama benim ne sevdiğimin ne önemi var ki… Hemen sana araba ve robot bulalım o zaman dedim. Ne tarz arabaları sevdiğini, hangi tür robotları beğendiğini konuştuk. Tek bir problem vardı; nereden oyuncak bulacaktık? Arabamda daha önce bölgedeki çocuklara dağıtmak üzere aldığım oyuncak bir araba vardı ancak robotu nereden bulacaktım? Yakın mesafede Türkiye İşçi Partisinin koordinasyon merkezi vardı. Oradaki arkadaşlardan rica ettim. Neyse ki bir robot bulduk. Hatta daha sonraki yazıların konusu olacak işlerin temelini o robot atmış olabilir.  Genç arkadaşıma robot ve arabasını teslim ettik. Her şeyin düzeleceğini ve bu durumda bile harika bir çocuk olduğunu ve çocukların oyun oynaması gerektiğini belirttim. Bir süre oynadık ve gittiler. Çocuklara sorumluluk yüklemek haksızlıktır. Çocuklar oyun oynamalıdır. Ancak bu şekilde büyüdüklerinde hayatın rollerini üstlenebilirler. Öncesinde değil.

Bu yazı dizisi devam edecek. Depremde zarar gören kişileri, depremin yıkıcılığını onarmaya çalışan kişilerin mücadelelerini, insanın ne kadar kötü ve aynı insanın ne kadar üstün bir varlık olduğunu anlatmaya devam edecek. Şahsen unutmak mümkün değil de sizlerin unutmaması fark yaratacak. Unutmayacağınızı umuyorum. Tabii ki sadece unutmamak yetmez. Kaoslara karşı duruşumuzu tanımlamak önemli. Logoterapinin kurucusu, Holocost’tan kurtularak anlam arayışını tüm Dünya ile paylaşan nörolog ve psikiyatr Viktor Emil Frankl’ın dediği gibi; İnsanlar koşullarda özgür değildir ama koşullar karşısında alacağı tavırda özgürdür.

Kapak Görseli: Chuttersnap/Unsplash