Bu ülkenin iyi bir yurttaşıydım ben…

Sinan Dirlik: Yüksel başta olmak üzere KHK lıların vermiş olduğu mücadele oldukça sert. Çok merak ettiğim bir konu var, Bildiğim kadarıyla KHK ile 130 bine yakın insan işinden edilmekle kalmayıp adeta sosyal ölüme mahkum edildiler. Bunların küçük bir bölümü zorlu bir hukuk mücadelesi sonunda işlerine iade edildiler ama bu arada ölenler, sağlıklarını yitirenler de çok oldu. 130 bin çok büyük bir rakam. Aileleriyle birlikte hesaba katıldığında yüz binlerce insandan bahsediyoruz. Buna karşı mücadeleyi sıcak ve gündemde tutanların sayısı ise oldukça sınırlı oldu. Neden böyle oldu bu? Neden KHK’lı sayısıyla doğru orantılı bir toplumsal tepki gelişemedi?

Acun Karadağ: Güzel soru, bunu KHK’lılar bile merak ediyor! Toplumsal hayatta hiçbir şeyin tek nedeni yok. Olan biten birbirine bağlı ilişkiler bütünü. Hiçbir şey birbirinden bağımsız değil. Birçok neden sıralayabiliriz soruna karşılık. Ve şunu da ekleyelim ki her şey birbirine bağlı olduğu gibi her şey zıddına da dönüşebilir. Yani bir avuç insan mücadele etti diye böyle kalacak diyemeyiz. Böyle direnişler sürece yayılır ve nicel birikimler nitel değişikliklere sebep olur. Eğer bir avuç insanın direnişinin başka büyük bir değişime yol açması riski olmasa devlet bize 5 yıldır sürekli saldırmaz ve direnişi terör örgütü üyeleri diyerek itibarsızlaştırmaya çalışmazdı. Her şeyin bir nedeni varsa iktidarın 52 yaşında, kalbinde pil ile direnen bir öğretmene, 40 kilo bir mimara, gencecik bir nüfus memuru kadına, ayak bilekleri Binali Yıldırım’ın oğlunun el bileği kadar olan bir erkek öğretmene, 65 yaşında ak saçlı bir sağlık memuruna saldırmasında, tutuklamasında da bir neden aramak gerek. Demek ki direnenlerin sayısından çok ne söyledikleri, söylediklerinin kimlerde nasıl bir değişime yol açacağı, nasıl bir çoğalma potansiyeli taşıdığı önemlidir.  Halk dediğin deryadır. Nazım ustanın dediği gibi de “Sen bakma havanın durgunluğuna. Derya dediğin uyur uyur uyanır”

Yine bir gün…

Başka bir açıdan bakalım: 15 Temmuz olmuş. Sokakta insanlar öldürülmüş, öldürülen insanların katili olarak darbeciler gösteriliyor ve darbeyle ilintili olduğunu söyledikleri insanları görevlerinden ihraç ediyorlar. “Bunlar terörist” diyerek hedef gösteriyorlar. Halkta öyle bir düşmanlık yaratmak istiyorlar ki muhafazakâr kesimden biri sokağa çıksa, darbeci denilerek linç edilsin istiyorlar. İktidarın terörist söylemlerinin altında bu var zaten. Yani insanlar öldü, havada jetler uçtu, bunu darbeciler yaptı, darbeciler terörist, biz de teröristleri ihraç ettik öyleyse sokağa çıkan, işimi geri istiyorum diyen herkes terörist…

Bu mizansen içinde biz sokağa çıktı isek deli olmalıydık. Oysa deli değildik. Diyalektiği biliyorduk. Bu senaryonun işlememesi bize bağlıydı, biliyorduk. Onların bağırtısına, yaygarasına biz insani bir sloganla “İşimizi Geri İstiyoruz!” diyerek karşılık verince bizim sesimiz o yaygarayı bastırdı. Devleti de iktidarları da halkı da tanıyorduk. Üstelik darbe ya da darbe mizanseni ile hiçbir ilgimiz yoktu. Devlet bizde suçluluk duygusu yaratamadı. Biz sokağa çıkanların kimseye diyet borcu yoktu. Hiçbir vakit iktidarın yakınında bir oluşum içinde yer almamıştık. Halk bizi tanıyordu. Bizim koruyucumuz bu oldu.

Yine bir gün…

Cemaatin içinde, ötesinde berisinde olan insanları düşünün! Devleti kutsayan bu yapının, devleti ve iktidar ortaklarını tanımadığı o kadar açık ki bu korkunç senaryoya karşı kıllarını kıpırdatamazlardı. Gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kala kaldılar. Azdırılmış parti militanlarıyla gözdağı verildi. Gencecik erlerin boğazı kesildi. Generaller işkenceden geçirildi. İnsanlar “onlara bunları yapanlar bize ne yapmaz” diye düşündü. Bunların sokağa çıkmasını beklemek hayal olurdu. İş bize düştü. Biz anlattık, biz teşhir ettik. Çok bedel ödedik ama bedel de ödettik. KHK planlarını yerle bir ettik. Şimdi durum böyle değil. Artık konuşanlar, gerçekleri açıklayanlar, ben KHK’lıyım diyenler çoğaldı. Aileler çocuklarının bir haksızlığa kurban gittiğini yavaş yavaş anlayabiliyorlar. O korku havasında böyle miydi? Anneler babalar kendi çocuklarını cemaatçi diyerek ihbar ettiler. Eşler birbirlerini terk ettiler. Komşular insanların yüzlerine bakmadı. Apartmanda istemediler. Bunların hepsi yaşandı. Ve bu süreçten en fazla çocuklar zarar gördü. Üzüntüden hastalanan, psikoloğa giden o kadar çok sayıda çocuk var ki…

Canıyla uğraşan, linç korkusuyla kaderine boyun eğmiş bu insanlara sokağa çık demek onları anlamamak anlamına gelirdi. Kaldı ki birçoğu o dönemde hala “devlet büyüklerine” yalvararak, onların vicdanlarına seslenerek, onlara masum olduklarını anlatarak işlerine geri dönebileceklerini sanıyorlardı.

Politik bakmadıkları için olan biteni analiz edemiyorlardı. Birçoğu birlikte aynı sofrada yemek yediklerinin ismini vererek hapisten kurtuluyordu. Öyle bir kaos dönemi yaşadılar ki inandıkları her şeyi terk ettiler. Anladıkları için değil korktukları için…

Yine bir gün…

Ben onlardan bir şey beklemedim. Ancak sol kesimden ihraç edilenlerin sayısı da az değildi. Sadece KESK üyesi 5 bin kişi ihraç edildi. Bu insanların önünü de KESK yöneticileri kestiler. Bu söylediğim afaki bir şey değil. Biz direnişe başlamadan önce sendikalarımızı da dolaştık. Direnmek gerektiğini söyledik. Eğitim-Sen başkanı bana “ben korkuyorum” dedi açıkça. KESK başkanı Lami Özgen, katıldığı bir televizyon kanalında KESK’ten ihraçlar için “yol kazası” dedi. Yani “cemaatçiler bunu hak etti, onlara hukuksuzluk yapılabilir ama bizlere de hata yaptılar” dedi. Bu kadar politik bilinçten uzak bir değerlendirme yapılır mı? Bunun topyekûn emek hareketine, kamu emekçileri dokunulmazlığına, iş güvencesine bir saldırı olduğu nasıl görülmezdi. Görülmez değildi ama iktidarla bir şekilde ilişkileri vardı ve iktidarın tehditlerine boyun eğmişlerdi. Direnişin başlarında bizleri korkutmak için neredeyse devlet kadar çaba gösterdiler. Korkutma konusunda çok aktiftiler. 30 günlük gözaltılar var, tutuklanırsınız, katledilirsiniz, kaçırılırsınız… Neler neler söylediler bazen yüzümüze karşı, bazen yakınlarımızdaki insanlara.

Biz direnişçiler hem devletin, polisin saldırılarına hem de dost bildiğimiz insanlara karşı mücadele ile halkla buluştuk. İlhan Berk diyor ya “Neler çekmiş halkım, türküler şahit” Neler çekti bu direnişçiler halkımız şahit…

Demem o ki Sinan, insanları direnişe ve ses çıkarmaya yöneltecek olan koşullarıdır. Devlet bu koşulların oluşmaması için yeterince saldırdı. Direnmeyi bilmeyen insanlara direnmenin nasıl olacağını öğrettiğimiz bir süreç, bir birikim olarak düşünelim bu 5 yılı. Elbet sonuçlarını alacağız.

Sinan Dirlik: Farklı siyasal kesimlerden insanlar KHK ile işinden edildi. Cemaatçiler, sosyalistler… Birbirleriyle aynı kapta kaynayamayacak unsurlar… Bu derin siyasal farklılıklar, KHK mücadelesinde pratik yakınlaşmalara da yol açtı mı? Yoksa herkes kendi kulvarında kendi mücadelesini mi verdi? Öyleyse eğer bunun bütünlüklü bir mücadeleyi engelleyen bir bariyer olduğunu düşünüyor musun? Yoksa her şey olması gerektiği gibi mi ilerledi, ilerliyor? Aynıların aynı yerde olduğu bir zeminde mi?

Acun Karadağ: Yani Sinan bu sorunun cevabı hem çok net ve kısa hem de uzun uzun anlatılması gereken bir şey. “Aynı kap” derken kastımız nedir? Bizi ayrı kaplara koyan kimdir? Aynı kabın ölçüsü nedir? Ben her şeye sınıfsal baktığım için, yani dünyayı geniş anlamda ezenler ve ezilenler olarak gördüğüm için benim bulunduğum kap emperyalist tekellerin kadroları ve ona hizmet edenler dışındaki herkes. Yani zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar dediğimde de bir evi bir arabası olan ve insanca yaşamaya çalışan emekçiler üstlerine alınmasınlar. Kaybedecek şeyi olanların dev şirketleri var. Bizler gibi insanların bir evi bir arabası depremde yıkılır, yok olur kaybedecek bir şeyimiz kalmaz. Benim kastettiğim zenginlik, yoksulların hayal bile edemeyeceği sermaye sahipleri. O nedenle bizim gibilerin aynı kapta olduğunu düşünüyorum. Zaten bu süreçte KHK ile ihraç edilenlerin büyük çoğunluğu bu kapta. Ve en büyük eziyeti de onlar gördü.

Siyasal farklılığa gelince; Sanki halkın önüne diyalektik bakabilme dünyayı anlayabilme imkanları sunulmuş, o eğitimden geçmişler gibi muamele yapmak acımasızlık olur. Önce yoksullaştırılmış, sonra seçenekleri elinden alınmış, daha sonra yozlaştırılmış insanlara bazı hizmet imkanları sağlarsanız onlar size minnettar kalır. Onları aynı kaba koymak bu kadar kolay. Yani 80 darbesi sonrası binlerce aydın, akademisyen, öğrenci işkenceden geçirilerek susturulmuş, NATO ağlarını örmüş, bir tarafta zenginliğe özenti, bir tarafta televizyonlarla lüks yaşama özendirme, mütevazı insanların aşağılanması, çalmayan, uyanıklık yapmayan, sıra kapmayanların, torpil yapmayanların enayi muamelesi gördüğü, kültürel yozlaşmanın tırmandığı bir süreçte kariyer için, bir yere gelebilmek, “önemli insan” olmak için bir yapıya dahil olmamak politik bilince sahip insanların yapabileceği bir irade savaşıdır. Çoğunluğun bu irade savaşını göstermediğini ve değerlerin parayla, kariyerle yer değiştirdiğini biliyoruz. Nerden biliyoruz? Sonuçtan biliyoruz. Sonuçları nedenler yaratır. Eğer bugün bu iktidarın açığa çıkan bu kadar kirli işi varsa bunu tek başına yapmış olamaz. Sadece kadrolarıyla da yapmış olamaz. Onun yolunu temizleyen ve alkışlayan büyük bir kitleye ihtiyacı vardır. Amerika’nın reklamıyla iktidara gelmiş bir partinin demokrasi getireceğine, askeri vesayeti kaldıracağına inandığını söyleyen “koca koca” yazar, gazeteci, akademisyen… Çok gülüyorum kendilerini savunduklarında. Tamam diyelim ki politik bilinciniz eksikti ve yaptınız, bugün “hata yaptık, eksiktik” deyin. O gün bugünü görenlere hakkını teslim edin. Bugün yine burnunuzun dikine gitmeyin

Dediğin gibi derin siyasi farklılıklar yaratılmışken birdenbire bu insanlarla aynı alanda, aynı bilinçle eylem yapamayacağımız çok açık değil mi? 15 Temmuz’dan önce bize Allahsız, Komünist, Alevi, terörist gözüyle bakan bir gruptan bize hemen güvenmelerini bekleyebilir miydik? Kaldı ki o farklı kaplardaki insanlar bile kendi aralarında bin parçaya bölünmüşken, elimizde sihirli bir değnek yoktu ki onlara devleti, emperyalizmi, ülkemiz üzerinde sermaye tahakkümünü anlatabilelim. Fakat içlerinde biraz kitap okumuş, biraz Anadolu halk kültürünü barındıranlar varsa onlara KHK’ların kişisel düşmanlıktan kaynaklanmadığını, yani bunun bir “Tayyip Erdoğan” meselesinin çok üzerinde bir şey olduğunu, emek düşmanlığı olduğunu ve hukuksuz olduğunu anlatabilirsek ne ala dedik. Kimi anladı, kimi anlamadı, kimi anlamak istemedi, kimi hala iki emperyalist araçtan birine düşmanlık birine dostluk duymaya devam etti. Aslında bizler KHK ihraçları olmadan ne isek yine o olmaya devam ettik. Benim yıllardır başörtülü öğretmen arkadaşlarım vardı, bugün de var. Namaz kılan yakınlarım vardı bugün de var. Anlamak isteyen anlayan insanlarla bağım her zaman oldu bugün de var. Geçmişte de her devrimciyim Sosyalistim diyene pirim vermedim bugün de vermiyorum. Benim ölçüm diyalektik bakabiliyor mu ya da diyalektik düşünmeye müsait mi? Çünkü insan bilmediğinden sorumlu tutulamaz.

En tehlikeli insan, bildiği halde ezenin yanında yer almaya devam eden, hala maddi çıkarlar için apartta bekleyen, hala köleliğinde ısrar eden insanlardır. Bunlarla zaten aynı yerde olmamız ne geçmişte ne bugün mümkün değildir.

Aynılar dediğimiz; öğrenmeye açık, yüzü halka dönük insanlardır. Yoksa sadece Sosyalistler değil… Bu insanlarla şu andaki ideolojisi ne olursa olsun birlikte yürünebilir, birlikte hareket edilebilir. Hani şu her sıkıştığında din, Allah, bayrak flamasını ya da Sosyalizm flamasını eline alıp sallayanlar dışında herkesle birlikte yürünebilir. Aynı maddenin laciverti ama diğerini beğenmiyor… Bu insanlar bize göre değil!

Bu süreçte acısını gösteren herkesle yaralarımızı sarmaya çalıştık tabi. Bir Melek Çetinkaya örneği var. Birlikte alana çıkıp Adalet talep ettik. Melek bu konuda çok iyi bir örnektir. Açıkça “biz sizi düşman bilirken dost olduğunuzu gördük” diyenlerden Melek. Yapılan haksızlığın sadece bu iktidardan kaynaklanmadığını, meselenin sistem meselesi olduğunu kavrayanlardan. Şimdi bu kadınla neden ortak eylem yapmayalım ki? Meseleyi sistem meselesi olarak görmeyenler bugün dara düştükleri için bizimle hareket edecek, yarın başka bir sermaye iktidarının peşine takılacak ve bize yine düşman olacak. Onlar bir zahmet bizden uzak dursun! Çünkü onlar ezilenin yanında yer almayacak, ezenlerin aleti olmaya devam edecekler.

Cemaat dışında solun da sokağa çıkmaması meselesine gelince… Çooook uzun bir mesele bu! Buralara sığmaz ama sürekli sokakta olmakla, zaten sokağın yasaklanması meselesini birçok insanın aşmasına yol açtığımızı düşünüyorum. 15 Temmuz sonrası yaratılmak istenen sermaye diktatörlüğünün işlememesini sağladık. Artık Peker de konuştuğuna göre, sokağa daha çok çıkılabilir diye düşünüyorum. Ana muhalefet partisinin “oyuna gelmeyelim” söylemlerini de yıkabilirsek, sokaklar bizim!

Benzer İçerikler