Bu ülkenin iyi bir yurttaşıydım ben…

Sinan Dirlik: Demin dedin ya “dışarıdan bakınca sert görünüyoruz” diye. E biraz öyle… Bunun nedenini anlamak elbette güç değil. Dik dururken, direnirken, kocaman kocaman güçler karşısında onur mücadelesi verirken kaşların çatılması, yumrukların sıkılması, dilin sertleşmesi anlaşılır bir şey. Ama Hoca, “düşmana korku salacağız” diye çatılan bu kaşlar, bu sıkılı yumruklar, dostları değilse bile dost olmaya yakın duranları ürkütmüyor mu biraz? Direnişçi dediğinin bu kültürde “yiğit olması”, ne bileyim biraz “kostak” olması anlaşılır da… Biraz fazla “erkek erkek” bir dil kurulmuyor mu?

Acun Karadağ: Yani bunu bana diyorsan ben pamuk gibi bir kadınım. Çok da komik olduğum söylenebilir Ama genel olarak direnen insanların sertliği için şöyle düşünmeni isterim; mesela basın açıklaması yapmak istiyorsun. Polis seni gerçekten yasalara aykırı bir biçimde keyfi, rahat rahat engelliyor. Sen durumun kanunsuzluğunun farkında olduğun için direniyorsun. Ama polise öyle yetki veriyor ki bu iktidar, “vur kır ben seni korurum” diyor. Çünkü polis olmasa halka zulmedemez, korkutamaz. Bu nedenle bir basın açıklaması yapabilmek için çıktığın alanda inanılmaz şiddete, bazen tacize uğruyorsun. Haliyle o şiddet ve engellenme anında bir öfke sarıyor vücudunu. Hani üstüne bir kaya inmiş de onu kaldırmak ve hayatta kalmak için çaba gösteriyorsun gibi düşün. Bütün gücünü bedenine vermek için sertleşiyorsun. Doğal olarak yüzün de bu sertliği yansıtıyor. Ama tam gözaltına alınırken yanından bir köpek, bir çocuk geçiyor, gayrı ihtiyari dönüp ona gülümseyip sonra aynı sert ifadeyle direnmeye devam ediyorsun. Gözaltı arabasında ağzına gözüne sıkılmış gazlardan gözünü açamazken, söylenip dururken, ters kelepçe yüzünden burnundan akan sümüğü silemiyorken kahkaha ile gülüp arkadaşının önüne diz çöküp, burnunu arkadaşının pantolonuna silebiliyorsun:) Bunlar yaşadığımız şeyler.

Kaldı ki sert şeyler karşısında alınan sert tavır erkeğe mahsus değil. Karadenizli teyzeleri izlerken, tarlada çalışan kadını, güç gerektiren işlerde çalışan kadınları izlerken aynı görüntüyü fark ediyor musun? Kaşlar çatılı, çene sımsıkı… Demek ki söylem ve tavır direnişçinin kişiliği ile ilgili değil, yaşadığı ile ilgili. Yoksa diyelim ki bahçede çiçek toplarken bir erkeğin de tavrı, yüzü sert değildir. Yaptığın iş sana şekil veriyor. Biz direnişçiler de dans ederken, bebek severken, güneşlenirken, arkadaşlarımızla sohbet ederken yumuşacığız. Aynı biçimde erkekler de zor işler dışında gayet yumuşacıklar Dolayısı ile “erkek erkek” dediğimiz, kaba saba söylemlerse eğer, bunu kaba erkekler ve kaba kadınlar yapıyordur. Bu da cinsiyete atfedilemez. Hatırlıyor musun, bir videoda kabanım yırtılmış, ayakkabılarım sürüklenirken ayağımdan çıkmış bir vaziyette konuşmalarıma karşı gülen genç çevik kuvvet polislerine dönüp “ne gülüyorsun evladım” demiştim. Sen de “senin şefkatli öfkene kurban olayım” yazmıştın videonun altına. Bu sözler durumu o kadar iyi anlatıyor ki… Karşımdakinin yüzünü, gözlerini ve yaşını görebiliyorum. Tecrübesizliği, henüz hayatın, polisliğin başında olduğunu bizlere karşı henüz eğitilmeye başlandığını görebiliyorum. Tavrım da ona göre şekilleniyor. Ama karşımda yaşlı, kurt bir polis pis pis sırıttığında aynı şefkati ona gösteremiyorum. Haliyle o anda benim yerimde bir erkek de olsa aynı tavrı gösterecektir. Özetle cancağızım, insanın tavrını koşullar belirliyor, cinsiyeti değil… O direnenleri sert bulanlar polis sertliğiyle henüz karşılaşmamış olanlar olabilir. Onları korkutan da bizim sertliğimiz değil yaşananların sertliği olabilir. Anlatabiliyor muyum?

Acun Karadağ & Nuriye Gülmen

Sinan Dirlik: Evet çok sert şeyler yaşanıyor. Bazen akıl sınırlarını zorlayan, ürküten, çok korkutan şeyler… Mesela Nuriye… Su damlası gibi gencecik bir kadın. Ölümün eşiğinden dönen bir kadın. Günden güne eriyişini izlerken aklım çıkmıştı, kaybedeceğiz o canı diye. Siyaseten çok uzak bile olsa birçok insanın aynı hissi paylaştığını, o dönemdeki büyük çaresizliğimizden hatırlıyorum. Bir yanda mücadelesi uğruna ölümün eşiğine gitmekten çekinmeyen yiğit mi yiğit bir kadın, öbür yanda toplumun farklı kesimlerinden yükselen çığlığa kulaklarını tıkamış, kaskatı duran bir iktidar. Çok tartışılan bir konuya geleceğim. Nuriye yaşamla ölüm arası sınırda dolaşırken, onun mücadelesine tüm saygımla “Mücadelene saygı duyuyorum, sana nasıl mücadele vermen gerektiği konusunda akıl verecek durumda değilim ama lütfen, lütfen bedenini, canını ortaya koyma!” çağrısı yapanlardan biriyim. Sorum uzun ve karmaşık gelebilir ama aslında çok net: Ölüm oruçları gencecik insanların kırımına dönüşmedi mi? Bir sürü gencecik insan hayatını kaybetti. Lütfen bana “şehitlikten” falan söz etme ama! Kimse ölümsüz falan değil, gencecik insanlar ölüyor. Ölüm orucu dışında iktidarı ve toplumu harekete geçirecek başka yöntemler bulunamaz mı?

Acun Karadağ: Aslında bu sorular çokça soruldu ve çokça cevaplandı. Bu soruya ölüm oruçları sürecinde direnişçilere destek verdiğim, bizim direnişten de Nuriye ve Semih açlık grevi yaptığı için muhatap olduğumu düşünerek cevap vereyim. Yoksa ölüm orucu başlangıç sürecinde Nuriye ve Semih de dahil olmak üzere karar aşamalarında bulunmuş değilim. Kişiler buna karar verirler, kamuoyuna duyururlar. Bundan sonra karar alanı caydırmaya çalışmak, doğru olmadığına yönelik bildirimlerde bulunmak, artık direnişçinin direniş biçimine müdahale olur. Bundan daha önemlisi taleplerin muhatabı kimse onun elini güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. Yani örnek vereyim; Avukat Ebru Timtik Adil Yargılanma talebi ile ölüm orucuna başladı. Direnişe başladıktan sonra İktidar adil yargılanma hakkı tanımak yerine Ebru’nun oluşturmaya çalıştığı kamuoyunun karşısına direnişi itibarsızlaştıracak argümanlar koymaya çalışacaktı. Bu da Ebru’nun direnişteki motivasyonunu etkilemek ve onu, direnişi bırakmaya zorlamak için yapılacaktı. Bu aşamada direnişin talebini kamuoyuna duyurmaktan başka bir şey çok yakışıksız olurdu.

Bana sorarsan ben ölüm orucu yapmam! Böyle bir irade gösterebileceğimi hiç sanmıyorum. Ama çok güçlü bir direniş biçimi… Şehitlik kavramını zaten hiç kullanmıyorum. Sadece sol içinde değil, İslami bir argüman olarak da beni irrite ediyor.

Ancak ölümsüzlük düşüncene de katılmıyorum. Yaşama nasıl baktığına göre değişir ölüm kavramı. Yaşamak bedenin işlemesi, nefes almaksa herkes yaşıyor. Oysa benim için ölümsüzlük hayata bir değer katarak gitmek bu dünyadan. Bir insanın sadece ölüm oruçlarında değil, insanlığa hizmet etmiş olarak ölmesi başka; bir alet, bir araç olarak kullanılmış ve bir kenara atılmış olarak ölmesi başka…

Evet ne diyordum? Ah, evet, açlık grevi ve ölüm oruçları güçlü bir direniş yöntemi. Bunu toplumda karşılığını gördükçe daha iyi anlıyorum. Şöyle bir örnek vereyim. Nuriye ve Semih açlık grevine başladığında 60.günlerde geniş bir kamuoyu haberdar olmuş ve yurt içi- yurt dışı basın alana sıklıkla gelir olmuştu. Bizler açlık grevinden önce defalarca gözaltına alınmıştık. Eylemimin 25. günü kalbime pil takılmış, bir ay istirahatten sonra alana çıkmış ve yine o haldeyken gözaltına alınmaya devam edilmiştim. Bundan hariç kapı kapı dolaşıp direnişi duyurmaya çalışmıştık. Gerçeği söylemek gerekirse yerel basın ve video aktivist gruplar dışında bizleri haber yapan olmamıştı. Açlık grevi 60. güne geldiğinde Nuriye alanda hafif bir baş dönmesi geçirip tansiyonu düştüğünde, Sezen Aksu bir tweet atmış ve o zaman gündeme düşmüştük. Gündeme düşmüştük derken, açlık grevi gündeme düşmüştü. AA. dahil bir çok televizyon ve gazete alana gelip gidiyordu. Diğerlerini anlıyorum ama şimdi burada ismini vermeyeceğim, soldan değer verdiğim bir gazeteci de alana geldi. Ve gitti! O’na şöyle bir mesaj yazdım; “Sevgili … Bugün alana geldiniz. Bizler orada direniş önlüklerimizle alanda duruyorduk. Bizi gördünüz. Selam bile vermeden Nuriye’ye yöneldiniz. Bir kafede röportaj yaptınız. Röportajınız bitti. Bizlere kolay gelsin demeden çekip gittiniz. Gazeteci ve televizyonlar hep aynı şeyi yaptı ama sizin yaptığınız dokundu. Neden mi? Bu bir direniş ve hepimizin talebi aynı. “İşimizi geri İstiyoruz.” Ve bizler hep birlikte aylardır sokakta gözaltına alınıyor, talebimizi haykırıyoruz.

Hem açlık grevlerini eleştiriyor, ölüm oruçlarını eleştiriyor, yaşamın değerli olduğunu vurguluyorsunuz hem de açlık grevi ya da ölüm orucu yapmayan, yani hayatını tehlikeye atmayan direnişçileri görmüyor, önemsemiyorsunuz. Bu tavrınızla aslında siz mecbur bırakmıyor musunuz insanları ölüm orucu ya da açlık grevi yapmaya?

Canımızı ortaya koymadan, hayati tehlike yaratmadan kamuoyu oluşturamıyoruz değil mi?” Cevap olarak, “haklısınız hata yaptım özür dilerim” dedi. Bu durum basının, kamuoyunun bu konudaki tavrını açıkça ortaya koyuyor. Siz insanların taleplerinin ciddiyetine değil nasıl direndiğine bakarsanız direnişçiler de dikkatinizi ne çekiyorsa öyle direnecektir.

Pedagojide ebeveynlere ciddi bir uyarı vardır; Çocuklarınızla ilgilenin. Onları kendi haline bırakmayın. Sesi çıkmayan, sizi rahatsız etmeyen çocuk doğru şeyler yapıyor diye düşünmeyin. Oyun oynarken bile arada sırada yanına gidin sohbet edin, oyunu hakkında sorular sorun, varlığınızı hatırlatın. Tüm gün işe güce dalan bir ebeveyn eğer çocuk sadece yaramazlık yaptığında, bir şey kırdığında, başına bir kaza geldiğinde dönüp çocuğa bakıyorsa, o çocuk dikkatinizi çekmek için sürekli yaramazlık yapacak, sürekli dikkat çekmek için bir şeyleri kıracak, hatta bir süre sonra bunu oyuna dönüştürecektir. Mesele sizin onu görmenizdir der. Çok benzemiyor mu? Ortada ciddi bir haksızlık var. Biz bu haksızlığı duyurmaya çalışıyoruz. Hatta bu haksızlık yüz binlerce insana yapılmış, ana muhalefet partisi kınamak dışında bir şey yapmıyor, toplum korkudan sinmiş, sokağa çıkıp gözaltına alınıyorsunuz, her gün işkence görüyorsunuz ama direnişi açlık grevi yükseltiyor… Kusura bakmayın ama kabahatin çoğu sizin be kardeşim!

Benzer İçerikler