“Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinematek’i ve Onat Kutlar” Üzerine

0
190

Sinematek’in 1 numaralı üyesi Jak Şalom’dan, bitirimlerin şahı Mustafa Göçmen’e kadar sayısız güzel insan tanıdım. Bir gün ortam elverdiğinde onların portrelerini çizmek boynumun borcu. Sinemacı dostlarla birlikte sürdürdüğümüz onurlu bir kavganın ‘belgesel’i saklı o yıllarda. Bir gün mutlaka yapacağız o filmi…

Onat Kutlar, 1985 yılında yayımlanan Sinema Bir Şenliktir kitabında “Bir gün mutlaka” demişti. Bu sözü söylemesinin üzerinden 38, ölümünün üzerinden de 28 yıl geçtikten sonra o film yapıldı. Onat Kutlar’ın Taksim’in göbeğinde patlayan bir bomba ile ağır yaralanıp 17 gün komada kaldıktan sonra aramızdan ayrıldığı sırada henüz 5 yaşında bir çocuk olan Önder Esmer tarafından yapıldı, o film. Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinematek’i ve Onat Kutlar belgesel filmiyle Önder Esmer sinemamızın bu borcunu ödedi. Filmin 25 Ocak’ta, İstanbul Sinematek Evi’nde özel bir gösterimi yapıldı. Sinematek bu gösterimle sadece bir vefa borcu ödemiyor, o günlerin ateşini Onat Kutlar’ın adını taşıyan salona taşıyordu. Gösteri tarihi olarak seçilen 25 Ocak Kutlar’ın doğum günüydü; ne acı bir rastlantıdır ki, ölümü de Ocak ayında olmuştu. 

1959 yılında, henüz 23 yaşındayken yayınlanan ilk kitabı İshak ile 1960 Türk Dil Kurumu Ödülünü kazanan Kutlar, İstanbul Hukuk Fakültesini son sınıfta, kalan tek dersi olan sevmediği Deniz Hukuku dersini bırakarak felsefe okumaya Paris’e giderken ne yaptığını bilen ama kabına sığamayan bir delikanlı… Orada gördüğü Fransız Sinemateki’nden etkilenerek Türkiye’ye döndükten sonra, arkadaşlarıyla birlikte 1965 yılında Türk Sinemateki’ni kuran bir sinema şenlikçisi… 58 yıl süren kısacık ömrüne altı kitap (İshak, Peralı Bir Aşk İçin Divan, Sinema Bir Şenliktir, Yeter ki Kararmasın, Bahar İsyancıdır, Unutulmuş Kent), Türk sinema tarihinde köşe taşı olan üç senaryo (Yusuf ile Kenan, Hazal ve Hakkâri’de Bir Mevsim) sığdıran bir edebiyat ustası… Ölümünden sonra yayınlanan günlük ve anı kitabı Kül ise onun anısına ödenen bir başka vefâ borcu… Belgeselden öğreniyoruz ki, Kül adında bir roman çalışmasını Paris’in damlarında yakarak yok etmiş vakti zamanında…

Önder Esmer de, bir avuç sinema meraklısı dışında kimsenin ilgisini çekmeyecek böyle bir konuyu ele alma cesaretini gösterdi. Ben de Sinematek Özel Gösterimi sonrasında bu film ve cesareti üzerine onunla söyleştim; aklımdaki sorulara yanıt aradım. 

 H.A.: Merhaba Önder. Klasik bir soru ama oradan başlayalım: Nereden çıktı bu fikir? Senin kuşağının bilmediği, merak bile etmeyeceği böyle bir konuyu ve karakteri neden ele aldın?

Ö.E.: Öncelikle filmi izlemenize ve beğenmenize çok memnun oldum. Türkiye’de belgesel sinemanın gelişimini anlamak adına okuduğum Türkiye’de Toplumsal Değişme ve Belgesel Sinema başlıklı doktora tezinizden dolayı sizi tanımayı hep arzu ediyordum. Nasip bugüneymiş. 

Onat Kutlar’ı yazar olarak tanımak, bir arkadaşımı tren garında beklerken, bir gün önce çantamda unuttuğu İshak isimli öykü kitabıyla başladı. 50. yıl özel baskısında Doğan Hızlan’ın kuşağın yazarları hakkındaki bilgiler ve daha sonra Jale Özata Dirlikyapan’dan okuduğum incelikli tariflemeler uzakta kalan bu zamanı düşündürmeye başlamıştı aslında. Edebiyata dair yeterli bilgim olduğu söylenemez; daha çok okuyucu merakı kadar ilgilendiğim zamanlardı.

 

 Bir gece yarısı, kitaplığımdaki Halit Refiğ’in Ulusal Sinema Kavgası kitabına ilişti gözüm. Battal Odabaş hocamın Türk Sinema Tarihi dersindeki anlatımları sonrası, Vefa’da bir sahaftan edinmiştim. Ve o gece Tanju Akerson’un deyişiyle “Robinson yalnızlığı”ndan çıkış başlıyordu. Çünkü içeriğinde Türk Sinemasına dair bir sorgunun, karşı çıkışlar eşliğinde, savunuları aktarılıyordu. İlerleyen sayfalarda “Onat Kutlar adında yeni bir sinema yazarı” ve kavgaya giden yolun Sinematek Derneğine uzanan seyri… Bütün bu olanı etraflıca bilmenin isteği bir yana, çağa dair “ruh ve esprinin” yerleştiği bu kitap benim için teoride arayışa ilk adım olacaktı. Hem de karşısında bir konumu savunarak. Ve bu konumlanmanın çevresinde döneme ilişkin 1968 çıkışını da eklersem, bu birikimi yeni kuşaklara anlatabilmeyi bir sorumluluk olarak gördüm. 

H.A.: Filmde çok sayıda kişiyle gerçekleştirdiğin mülakatlar var. Sana belleklerini açmış, belgelerini seninle paylaşmış. Senin cesaretine onların coşkusu eşlik etmiş. Bu kişilere nasıl ulaştın? Nasıl bir çalışma yöntemi izledin? Ulaşamadığın kişiler de mutlaka olmuştur…

Ö.E.: Belgesel filmimi lisansüstü çalışmamın paralelinde yürütüyordum; bu sayede konuları etraflıca öğrenebilmiştim ancak bu işe yeltenmek için kendimi sorgulamaya başladım. Hem eksikliklerimi bilmek, hem de çağın entelektüel tavrını görebilmek istiyordum. Cevat Çapan’ın başlamama cesaret ettiren duygusu ve bu konuda çalışması bulunan Hakkı Başgüney’in yönlendirmeleri epey etkili oldu. Tabii sonrasında Filiz Kutlar ve Seza Kutlar Aksoy’un manevi izinleri benim için önemliydi. 

Turgut Çeviker’in hazırladığı Onat Kutlar Kitabı ve Hûlya Uçansu’nun derlediği Onat Kutlar’a Mektup Var kitapları kişileri bulgulamamı kolaylaştırdı. Kimlerle görüşmem gerektiğini az-çok tahmin edebilir hale geldim. Her görüşme sonrası başka kimlere ulaşmam gerektiği de ortaya çıkıyordu. Bu, insanı çok mutlu ediyor. Size güveniyorlar, destek veriyorlar. Ulaşamamak gibi bir durum pek hatırlamıyorum, daha çok ertelemeler oldu. Bu konuda, izleyenlerin de merak ettiğini düşündüğüm Cüneyt Cebenoyan’ı anmak isterim. Görüşmeleri programlarken, kişilerin yaş durumlarını ve sağlık aciliyetini önemseyerek, genç konuşmacıları daha sonraya ertelemiştim. Fakat Cüneyt Bey’in erken yaşta aramızdan ayrılması hiç beklemediğim bir şeydi. 

Kendimi eleştirdiğim bir nokta, pandemi nedeniyle görüşmede zorlandığım kadın konuşmacıların eksikliği. Bir dönem Onat Kutlar’ın asistanlığını yapan Melek Ulagay’ın, dönemin tanığı Zeynep Avcı’nın ve edebiyatımızın önemli ismi Füruzan’ın yorumlarının olmayışı da bir eksiklik bana göre. Esasen bir ömrün tanıklığında sayamayacağım gecikmiş anlatımlar ve imkansızlıklar nedeniyle ulaşamadığım çokça hasreti dile getirecek kişiler var. Umuyorum bu konudaki “sürdürebilirlik” imtihanımı hoş görürler. 

H.A.: Birebir mülakat yapamadığın ama arşivden bulup çıkardığın çok değerli belgeler de var filmde. Onat Kutlar, Rekin Teksoy, Nijat Özön’le yapılmış olan mülakatlar gibi. 

 Ö.E.: Anlatımızın ekseninde eksik kalan ama büyük öneme sahip kahramanları da hatırlatarak başlamak isterim: Şakir Eczacıbaşı, Hüseyin Baş, Ali Gevgilili, Sezer Tansuğ, Tanju Akerson, Tuncan Okan, Sungu Çapan, Ülkü Tamer ve Demir Özlü gibi sayamayacağım birçok önemli isim. Bu kişilerin yorumları kim bilir bizi nerelere götürürdü… Bu belgesel tabii ki gecikmiş bir çabanın ürünü. Mithat Alam Film Merkezi’nden Elif Ergezen koordinatörlüğünde; Rekin Teksoy, Nijat Özön, Giovanni Scognamillo’yla bazı görüşmelerin gerçekleştirildiğini öğrenmem ise gerçek bir mucizeydi. Sanki soruları biz yöneltmişcesine aradığımız yanıtlar vardı kayıtlarda. Görsel-sözlü tarih çalışmalarının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz bu minvalde. 

Onat Kutlar’ın anlatımı ise Ahmet Soner’in Adana-Paris: Yılmaz Güney (1995) belgeselinden edinilen görüşme kaydıdır. Bu konuda birkaç söz etmek isterim. Yılmaz Güney özelinde hazırlanan bu belgeselde, Onat Kutlar’ın, A Dergisi ve Türk Sinematek Derneği zamanlarından kısa da olsa bahsediyor olması çok tuhaf gelmiştir bana. Bu belge Ahmet Soner’in bir sinemacı olarak ne kadar kıymetli bir çalışma yapmış olduğunu yeniden bize gösteriyor elbette; Onat Kutlar’ın, o kayda özel, geçmiş zamanı dile getiriyor olması ise karanlık bir “rastlantı”ya doğru hatırlanan sözleridir aslında. “Bir gün mutlaka…” yapmak istedikleri o filmin ertelenmiş görsel imzasıdır bana göre. Çünkü Cafe Marmara’ya bırakılan bombanın 48 saat öncesidir. 

H.A.: Keza çok değerli ses kayıtlarını da dinliyoruz filminde. Bazı Sinematek gösterimlerinde salonda filmi simultane olarak anlatan Hasan Ali Ediz’in; 1968 yılında yapılan “Türk Sinemasında Tema Sorunu” konusunda yapılan panelde konuşan Ali Gevgilili ve Bülent Oran’ın; “1966-67 Yılı İlginç Türk Filmleri” başlığıyla konuşan Onat Kutlar’ın sesleri gibi. Sinema görüntü öncelikli bir sanat, sen sesi de çok etkili kullanmışsın. 

Ö.E.: Burada tabii bahsi geçen anlatının meraklandırarak aktarılmasını ve Tuvana Simin Günay’ın kurgudaki başarısını da anmak gerekir. Ömer Pekmez’in Türk Sinematek Derneği’nden geriye kalan bu kayıtları günümüze kadar koruyabilmiş olması büyük etken. Açık Oturumları içeren altı ses bandının deşifrelerini kitaplaştırabildiğimde Pier Paolo Pasolini’den Alain Robbe-Grillet’te, Metin Erksan’dan Lütfi Ömer Akad’a kadar pek çok sinemacının görüşlerini de okuyor olacaksınız. Benim için belgesel, Türk Sinemateki’nin hikâye tarafını tanıklıklar özelinde aktarabilmekti, teoride metin için ikinci adımı düşünmek kalıyor. 

 H.A.: Sinematek dönemindeki seyir biçimleri ve seyir kültürü hakkında da önemli bilgiler ediniyoruz filminden. O dönemde pelikül gösteriliyor. Türkçe değil kopyalar. Ne alt yazı olanağı var ne dublaj. Ama izleyiciler bu filmlere olağanüstü bir ilgi gösteriyor. Sence neden?

Ö.E.: Zannediyorum ya da benim kaynaklardan çıkarabildiğim kadarıyla, dönemin sinema dergilerinde o filmler hakkında bazı şeyler söyleniyor. Ne kadar sınırlı olsa da o filmlerin varlığından ve etkisinden haberdar olunan, fakat izleme imkânının olmadığı bir bekleme hali de diyebilirim. O dönemde alternatif izleme mekânları da var elbet, fakat Türk Sinematek Derneği’nin doğrudan kamuya dönük misyonu ve seyir programları diğerlerine nazaran daha kalıcı ve etkin oluyor. Simultane çeviri için de birkaç söz etmek isterim. Aslında sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil, çoğu ülkenin sinematekleri de bunu deneyimliyor. Örneğin Fransız Sinemateki’nde bir Hint filmi gösteriminde altyazı olanağı yoksa, Hintçe bilen bir kişi seyir esnasında çeviriyi sesli olarak yapıyor. Ülkemize de oradan aktarılan bir yöntem. Velhasıl merakla beklenen sinemanın bu özel ürünlerle ve sinemacılarla izleyicilerin “nihayet” diyebileceğimiz bir buluşması bana göre. 

H.A.: Bu arada beklenen oluyor; dönemin Türk sinemacılarıyla çatışmalar başlıyor. Kimi sinemacılar Sinematek’e ilgisiz kalırken kimi sert tepki gösteriyor. Olguyu gişe filmi ve art-house film tartışmasına indirgemek doğru bir yaklaşım olmaz. Sinematek’in en önemli yanlarından biri seyir olanağı sağlamakla kalmayıp sinema konusunda bilgi üretmek, literatür yaratmak. O dönem yapılanlar bugünün sinema birikimine yansıdığını düşünüyor musun? 

Ö.E.: Günümüz açısından düşünürsek belli bir kuşağın bu birikimden yeterince yararlanamadığını, hatta kopuk olduğunu söyleyebilirim. Burada kastettiğim şey ne geçmişe özgü durumu tekrar etmenin gülünç zorundalığı ne de yeniden başlayan özgün tarifsizi sınırlamak. Geçmiş zamanlardan, sinemanın toplumcu entelektüel yorumunu ve devrimci sinema çıkışını aralayacak olanın bu birikim ile bağ kurmasını gerekli görüyorum. Moda değinilerin çevresinde değişimi yakalamak için geçmişin izlerine yeniden dokunulması gerektiğini düşünüyorum. Kuşkusuz “Seçim onların elinde.”

Burada bahsettiğiniz durumun somut etkilerini de kastediyorsunuz tabii. Günümüz sinema literatürüne yaratısı olan yazar ve sinema perdelerine ulaşan çoğu filmin yapıcıları elbette ki Sinematek kültürünün katkısını görmüştür. Fakat hazırladığım metinden alıntılamak isterim ki:

Sinematek’ kavramı üzerinden kurulmak istenen yapı, döneminin çok sesli bir imkânı olarak kabul edilirken sürdürebilirliği sağlanamayıp 1980 Askeri Darbesi ile kapatılmıştır. Sinema sanatının gösteri olarak tek sesli kavranışı ‘Festival’ kavramı ile tüketen sürdürebilirliğe bırakılmıştır.

Bugünün sinema birikimine yansıyan: tüketim kültürünün kısa süreli buluşmaları ve kökleri hasarlı fikirleridir. Bir şeyleri önce “yerli” yerine oturtmak gerektiğini düşünüyorum. 

H.A.: Belgesel film yönetmeninin ele aldığı olgu hakkında bilgi sahibi olmasının yanı sıra deneyim sahibi olması da önemli. Yaptığın mülakatta Mustafa Göçmen “TRT’nin ibriği” gibi bir ifade kullanıyor. Yaşın gereği bu ifadeyi bilmeme olasılığın yüksek. Görüşme sırasında bu ifade sana bir şey ifade etmiş miydi? 

Ö.E.: Bu ayrıntıyı yakalamanız çok mutlu etti beni. İnanın internet sorgulamasından sonra bu ifadenin ne olduğunu anlayabilmiştim. Gösterimlerde izleyicilerin “TRT’nin ibriği” ifadesine reaksiyonu da hep takip ettiğim bir nokta oldu. Benim yaş grubu için bir ifadesizlik fakat hatırlayanlar için gülümseten bir benzetme. Döneme ilişkin siyasi ve sosyal gelişmeler hakkında metinler okumanın yanı sıra aktüel yayınları ve entelektüel bakışı da anlamaya çabaladım. Bu konuda Gün Zileli ile yapılan ön görüşmenin epey katkısını gördüm. Konuşmacılarla aynı dili kurabilmenin yakınlığını ve atmosferini yakalamaya çalıştım.. Bir kuşak için keyifli geleceğini düşünerek ifadeye dokunmadık. İsmi de anılmışken söz etmek isterim, kendisi bu filmi göremeden bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Ne vakit dara düş olsam ilk aradığım kişi olmuştu. Ömer Pekmez’e ve Mustafa Göçmen’e bir kez daha minnet ve rahmet diliyorum.

H.A.: Film Onat Kutlar’ı merkeze alıyor. Öznenin kendisine ulaşma şansın yoktu. Böyle bir şansın olsa neleri sormak isterdin? 

Ö.E.: “…Onat Kutlar, üçüncü dilin ağırlığı ile yakın planda tutulacak olsa da, kolektif aitliği koparılmadan görmek sadece etik anlatımı değil, çağının dostlarını her sorgu inşasında yine aynı değerde bulmak kıymetidir. Tutulacak belgesel, belgelenen değinilerin altında bir ölçüyü hedefler, çıkarım kendi izinde yürüyenlere yön tarifidir.” 

Belgesele başladığım dönemde, pek romantize olmuş olmalıyım ki, böylesi kurduğum cümlelerden hareket ederdim. Dostlarının yansımalarından görebilmek biraz da kişisel özendi. Ve geçen zaman ile çağının dostlarını da daha yakından tanıdım ve şunu anladım: Kurdukları iletişim biçimi, soruların çeşitliliğinde yahut ısrarlı tekrarlarda değildi. Anlatılacak heyecana yürekten eşlik etmeniz yeterliydi onlar için. 

Böyle bir şansım olsa, ağabeyi dinlemek üzere beklerdim. İçinde saklı duran “O, ateşe…” dokunmak isteyen bir sabırla.

 H.A.: Bence belgeselin Türk Sinemateki’ne, Onat Kutlar’a ve onunla beraber bu aşkı, bu ateşi, bu anarşi günlerini birlikte yaşayan arkadaşlarına bir vefa borcu ödüyor. Kendini nasıl hissediyorsun?  

Ö.E.: Vefa duygusunun her gösterim sonrası bıraktığı yâdı anlatmak ne mümkün. Ama asıl merak ettiğim ise hareketlendiğini görmeye başladığım genç sinemaseverlere fedaya dair düşündürdükleridir. 

Sinemayla ilginizi, Sinematek’teki, sinema kulüplerindeki tartışmalardan bilirim. Biz, sinema yazarları, yönetmenler, senaristler biraz kızardık size. Tatlı tatlı giden konuşmaların bir yerinde, salonun bir köşesinden parmak kaldırır, utangaç ama cesur ve tok bir sesle karşı çıkardınız: «Çözüm nerede?» (Onat Kutlar, Yeter Ki Kararmasın, De Yayınevi, 1984, “Balyoz ve Özgürlük”, 15 Ocak 1983).

H.A.: Filmine emeği geçen ekibini de anarak biz de onların emeklerine vefalı olalım.

Ö.E.: Genç sinemaseverler olarak bir araya geldik. Kişisel ve kolektif desteklerle ticari bir beklentinin ürünü olmasını değil kıymetli bir belge olmasını amaç edindik. Hazırlık ve çekim sürecinde “kolektif usul” hedeflense de zamanla yerini Abidin Dino’nun deyişiyle “imece usulüne” bıraktı. “Sürdürebilirlik” dediğimiz olgu ağır bastıkça yavaşlayan bir sürece evrildik. Çekim sonrası yorgunluğu üç arkadaş devraldık. Bu direnç uzun soluklu ve belirleyici oldu. Çalışma birçok kişinin karşılık beklemeden gönüllü katkısı ve gerekli maddi ihtiyaçların Mey Diageo ve Matthias Kyska tarafından temin edilmesiyle “yarı kolektif” bir çalışma olarak tamamlandı. Sinematek/Sinema Evi ile görüşmelerimiz başından itibaren hep yakın oldu. Gerekli konularda hep yardımcı ve referans oldular. ASKEV Bilginer-Melin Ayvalık Sanat Kültür Eğitim Vakfı, Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Mülkiyeliler Birliği, Yıldız Teknik Üniversitesi Sinema Kulübü, Galatasaray Üniversitesi Sinema Kulübü bizi yalnız bırakmadı. Emeği, görüntüsü, sesi, aklı ve duygusuyla yanımda olan herkese teşekkür ediyorum.

Filmin gösterildiği etkinlikler.

  • 18. Boston Türk Belgesel ve Kısa Film Yarışması, Belgesel Yarışması, Mansiyon Ödülü. 2023
  • 2. Kocaeli Kısa Film Festivali, Uzun Belgesel Film Yarışması, En İyi Film Ödülü. 2023
  • 42. İstanbul Film Festivali, Yarışma Dışı, Özel Gösterim Seçkisi. 2022
  • 16. Documentarist İstanbul Belgesel Günleri, Türkiye Panorama Bölümü, Gösterim Seçkisi. 2023
  • 30. Adana Altın Koza Film Festivali, Özel Gösterim Seçkisi. 2023
  • 34. Ankara Film Festivali, Ulusal Belgesel Film Yarışması, Finalist. 2023
  • 5. Taste of Anatolia Films from Turkey, İngiltere, Gösterim Seçkisi. 2023
  • 3. İzmir Uluslararası Akdeniz Sinemaları Buluşması, Gösterim Seçkisi. 2023
  • 14. TİHV İnsan Hakları Belgesel Film Günleri, Gösterim Seçkisi. 2023
  • 10. Zeugma Film Festivali, Gösterim Seçkisi. 2023
  • 2. İzmir Uluslararası Belgesel Festivali, Gösterim Seçkisi. 2024
  • İstanbul Modern Sinema, “Biz de Varız”, Gösterim Seçkisi. 2024

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz