Kendi Dev, Yüreği Dev, İşleri Dev Bir Adam: Fırat Kasapoğlu

Ulvi Yaman: Amerika’da etkinlik yapmak ile Türkiye’de etkinlik yapmak arasında ne gibi farklar var? Yasal izinler, işleyiş, süreç, yaratıcılık vb. anlamında soruyorum.

Fırat Kasapoğlu: Gelelim Amerika’da iş yapmaya; Birazdan Indianapolis’e, o ünlü Indy araba yarışlarının yapıldığı “Indiana Motor Speedway”e gideceğim, Chevrolet için beş ay sürecek bir tanıtım ve eğitim programı bu, 150 kadar yeni model arabalar ve malum binlerce “dealer” ve satış ekibi, kendi başına bir festival yani.  

ABD hayatı insanların ev ve araba almaları üzerine kurulu bir sistem olduğu için insanlar bir şekilde bunları alıyorlar. Fikir versin; Türkiye’de geçen sene satışlar düştü ve 350 bin civarında araç satıldı toplamda. Burada sadece Toyota Camry yılda milyonun üzerinde satıyor. Zaten toplam araç satışı 20 milyon civarında. Hele şimdi elektrikli araçlar da çıkmaya başladı, önümüzdeki bir yıl içinde 20 – 30 arası elektrikli yeni araç çıkacağını göze alırsan bunun tanıtım ve etkinlik tarafının ne kadar yoğun olacağını da tahmin edebilirsin.  Covid olayı artık iyice etkisini azalttığı için etkinlik sektörü hareketlendi. 2020 Mart ayında iptal olan işlerden sonra bu ilk proje benim için. “Online” başladık iki ay önce ve “on site” bugün başlıyoruz. 

Bunları neden anlattım, Covid’den en çok etkilenen sektörlerin başında geliyoruz, evet “online” etkinlik diye bir oluşum büyüdü bu arada ama pardon almayayım, ben eski kafalıyım internetten etkileşim bana yavan geliyor. 

90’larda ve 2000’lerde Amerika’ya gelenler bilir, bizim cep telefonu sitemimiz beş çakardı Amerika’nınkine. Hala öyle mi bilemiyorum ama o zamanlarda deli ederdi beni cep telefonları. Tabi bunun arkasında başka bir şey var Amerika’da olan bizde olmayan, cep telefonu Türkiye’ye 1994 yılında geldi (belki bir sene öncesi), Amerika’da cep telefonu 70’lerin sonundan beri var. Dolayısı ile kurulu bir sistemleri olduğu için onu  yeni teknolojiye geçirmeleri zaman aldı ve biz en son teknoloji ile başladığımız için onlardan çok daha iyi bir sistemimiz oldu. 

Aynı şey iş yapmak konusunda da geçerli, ben prodüksiyon planı deyince hala “word” dokümanı çıkartıyorlar karşıma deli oluyorum. 

Bunların yanında hepimizin özlemini çektiği şeylerde var, mesela proje bütçesini baştan söyleyen, baştan işin parasının yarısını ödeyen, iş bitince fatura yolladığında verdiği terminde parasını ödeyen bir müşteri.

İnsan faktörünün girdiği her yerde nerede olduğunun önemi yok hep o insanların tecrübeleri ve işlerine bağlılıkları doğrultusunda verimli çalışabiliyorsun. Yani Türkiye’deki bir kasa elmada da çürük çıkıyor Amerika’daki bir kasa elmada da. Önemli olan onu ayıklayabilmek. 

İşçilik pahalı ve işinin ehli adam bulmak zor, en basit işler için bile bazen adam bulamadığın oluyor. Ya da bulduğun adamlar senin vereceğin işi senin istediğin zamana yapamıyor. Hani biz gecenin bir köründe baskıcıyı arayıp hadi acele şunu bir daha bas deriz ve hemen gelir ya hani, o burada yok. Değil  baskıyı yetiştirmek, bilmem ne kadar önceden vermezsen zaten yapamıyorlar. Ayrıca fiyatları da çok pahalı. 

Bizim stant yapanların canını yiyim diyorsun zira burada adamlara anlatmak da dert yaptırmak da dert, üzerine kalite vasat. Tabi ki çok çok iyiler var ama onların hem fiyatları çok pahalı hem terminlerine uymak için projeyi altı ay önce yapıp bitirip, kurmak için vaktinin gelmesini beklemek gerekiyor. 

Ama burada da bizdeki gibi her şey tam olsun diye canını dişine takıp uykusuz çalışanlar var, zaten sektörün gerektirdiği bir şey. 

Şimdilik bu kadar yeter sanırım, sen sor öyle devam edelim derim. 

Ulvi Yaman: Senin de çok iyi bildiğin gibi bizim sektörün çoğu alaylı, bu işin eğitimini almadık, sahada deneme yanılma yoluyla öğrendik. Ben de sen de başta Bilgi Üniversitesi olmak üzere bir çok üniversitede eğitimler, seminerler verdik veriyoruz, biraz da bu işin eğitiminden bahsedelim mi? Amerika’da nasıl, Türkiye’yi bu konuda nasıl görüyorsun? Neler yapmak lazım.

Fırat Kasapoğlu: Evet atalarımızın da dediği gibi eğitim şart ama bizim sektörde eğitim durumları hep farklı oldu. Zamanında bir laf vardı “Oxford vardı da biz mi gitmedik “ diye, bizim teknik ekip hep söylerdi ne okuduğunu soranlara. Benim şansım yaver gitti biraz eğitim konusunda, mesleğimi üniversiteden önce seçmiş olmamın verdiği bir avantajı kullanıp elektronik okurken bir kaç kişi birleşip “recording” teknikleri üzerine eğitim istedik ve okul bunu sağladı. Boğaziçi’nden mezun olduktan sonra Amerika’ya geldiğimde bu işin okuluna da gideyim diye University of New Orleans’a gittim, pratik bilgileri teori ile birleştirme fırsatım oldu, herkes tersini yapar önce okulu okur sonra pratiğe geçer ama ben malum biraz ters yaptım o işi. 

Ama başa dönersek IKSV’de çalıştığım yıllarda gelen misafir prodüksiyon ekipleri benim birincil prodüksiyon eğitmenlerim oldular, hepsi tam anlamı ile “crash course” oldu bana. Bu arada festivali yaratan ve yöneten vakıf ekibini atlamamak lazım, sevgili Cevza Aktüze ve Aydın Gün başta olmak üzere vakıftaki herkesten bir şeyler öğrendim. Şaka değil, vakıfta senden önce orada olan herkesten bir şeyler öğreniyordun çaycı dahil.  Her konuda, biletten, sahneye bu işlere yıllarını vermiş insanlar vardı etrafımda. Tabi ki zaman içinde işler değişmeye başladı, hep klasik müzik, opera derken birden 1985 yılıydı yanılmıyorsam Ray Charles geldi, gelmeden altı ay önce bir faks, festivalin “production manager”i kim diye sordu. Bugün gibi hatırlıyorum Cevze hanımın bana dönüp “Fırat sen ol bu teknik adamlarla bir tek sen anlaşırsın” dediğini. Haklarını ödeyemem hiç birinin, özellikle o genç yaşta dik kafalı halimle hepsine çok çektirdiğim de oldu. Yenilik getirmek için yırtındığım dönemleri unutamıyorum, AKM’de her şeyin yeri ve nasıl olması gerektiği o kadar bellidir ki kimse değiştiremez. Ben hepsini değiştirdim, öyle yada böyle de oluru kabul ettirdim ve çok eğlendim. 

Açıkhava tiyatrosunun çatısı yok o zamanlar, yine çok şeyler öğrendiğim sevgili Necdet Altınçizme ve o dönemin İstanbul Devlet Opera ve Balesi teknik ekipleri ile beraber başladık gelenleri ağırlamaya. Ray Charles’ın arkasından bir tufan halinde geldiler, Miles Davis, Bob Dylan, Joan Baez, Santana, Jetro Tull ve niceleri,  hatırlarsın o dönemi. AKM önünde geceden bilet kuyruğunu da sevgili Ahmet Erenli ile başlattık, daha doğrusu o zaman Ahmet daha vakıfta çalışmaya başlamamıştı ( Ahmet’in seneler sonra İstanbul Festival Direktörü olması da ayrı ve güzel bir hikayedir) ve bilet almak için geceden gitmek istiyordu, ben ve bir iki arkadaşım da hadi bizde katılalım dedik. Sabah vakıf ekipleri geldiğinde geceden herkesin kuyruk olduğu düzenli bir ortam buldu ve şaşırdı, görev adamıydık işe el koyup düzen getirdik (Gülüşmeler). 

Neyse, işte bunlarla eğitiminin çemberinden geçtim denebilir. University of New Orleans’ta dersler alıp 1994’te Woodstock’94  yapana kadar işlerin Amerika’da  nasıl yürüdüğünü sadece tahmin ediyordum ama içine girip 350,000 kişilik festivali yapınca gerçekten ne olduğunu anladım diyebilirim. Daha önce kafamda oluşturduğum ütopik durumların hiç olmadığını, burada da insanların neredeyse yüzde doksanının alaylı yetiştiğinin farkına vardım. Evet bazı konularda eğitim olmadan lisans alınamadığı için o konular hariç diğer her konuda neredeyse herkes alaylı denebilir. Eğitim veren okul çok olmakla beraber verilen eğitimler belli ihtisas konuları üzerine. “Production Management”ı istediğin kadar anlatıp yazılı yapabilirsin, ama öğretilebilecek bir şey değil. Yaşayarak öğrenmek gerekiyor ve insanın tabiatına da çok bağlı, bir çok eğitim aldığını iddia eden adam gördüm ama bir “stagehand” kadar doğru karar veremiyorlardı. İşin fıtratında var zira hiç bir mekan diğerinin aynı değil, hiç bir sanatçı diğerinin aynı değil, hiç bir seyirci ya da katılımcı grubu aynı değil, neredeyse hiç bir durum diğerinin aynı değil dolayısı ile senin bilgi birikimin ile olayı toparlayıp herkese yol yöntem vermen gerekiyor. Bunu hiç bir üniversite de veremez maalesef. 

Evet ben de Bilgi Üniversitesinde Prodüksiyon ve etkinlik planlama anlattım ama sadece bir takım metodolojiler verebildim çocuklara, sonrasında çok adam yetiştirdim ama hepsi işe girip çalışarak öğrendiler. En kısa eğitim yöntemi iş verilmez alınır üzerine kurulu olandır (Gülüşmeler). 

Kısacası bu işin Oxford’u Türkiye de IKSV oldu benim için. Bu konu için bu kadar yeter galiba zaten bu gidişle kitaba dönecek bu röportaj (Gülüşmeler)

Benzer İçerikler