Akordu Alkışlanan Adam: Ravi Shankar

0
13

Akort Bile Alkışlanır

1 Ağustos 1971, Madison Square Garden. George Harrison’ın Bangladeş’teki insani kriz için düzenlediği Concert for Bangladesh, tarihin ilk büyük yardım konseri olarak kayıtlara geçmek üzere. Sahnede Bob Dylan var, Eric Clapton var, Ringo Starr var. Ama geceyi açan isim, o gün iki seansta toplam kırk bin kişinin doldurduğu salonda sitarıyla sahneye oturan 51 yaşında bir Hintli: Ravi Shankar.

Shankar ve müzisyenleri enstrümanlarını akort etmeye koyulur. Bir dakikadan uzun süren bu hazırlık sona erdiğinde salon alkıştan yıkılır. Shankar mikrofona eğilir ve rock tarihinin en zarif iğnelemelerinden birini yapar: “Akordumuzu bu kadar beğendiyseniz, umarım çalmamızı daha çok beğenirsiniz.”

Bu tek cümle, Shankar’ın bütün hayatının özeti gibidir. Binlerce yıllık bir geleneği stadyumlara, festivallere, Batı’nın en gürültülü sahnelerine taşıdı. Onu alkışlayan kalabalıkların neyi alkışladığını çoğu zaman bilmediğinin de farkındaydı. Yine de vazgeçmedi. Dört Grammy, bir Oscar adaylığı, Hindistan’ın en yüksek sivil nişanı ve birbirinden apayrı iki dünyada yıldızlaşan iki kız evlat bıraktı geride. Bu yazı, akordu bile alkışlanan o adamın hikayesi.

Smokinden Çileye

Hikayenin başında sitar yok, dans var. On yaşındaki Ravi, ağabeyi Uday Shankar’ın dünyaca ünlü dans topluluğuna katılır ve 1930’lar boyunca Paris’ten New York’a sahne sahne dolaşır. Smokinler, oteller, alkışlar. Batı’nın bütün şıklığını çocuk yaşta tadan parlak bir yıldız adayıdır. Sorbonne’a gitmeden Paris’i, Broadway’e çıkmadan Amerika’yı öğrenir.

Sonra her şeyi değiştiren adam gelir:Topluluğa solist olarak katılan birçok çalgının ustası efsanevi Allauddin Khan. Khan, genç Ravi’deki yeteneği görür ama hükmünü de verir: Bu çocuk her şeye konup hiçbir şeyde derinleşemeyen bir kelebektir. Ciddi müzik istiyorsa şöhreti bırakıp peşinden Hindistan’ın kırsalındaki Maihar kasabasına gelecektir.

1938’de Ravi Shankar tam da bunu yapar. On sekiz yaşında, Paris’in ışıklarını bırakıp Maihar’da gurusunun kapısına yerleşir. Geleneksel gurukul düzeninde, öğrencinin hocasının evinde yaşadığı o eski usul çileye girer: Günde saatlerce süren tamlık peşinde alıştırmalar, sade bir hayat, alkışsız altı yıl. 1939’da Khan’ın oğlu, geleceğin sarod ustası Ali Akbar Khan ile ilk sahnesine çıkar. 1944’te eğitimini tamamladığında artık bambaşka bir müzisyendir.

Maihar’dan yalnız bir ustalıkla değil, bir eşle de ayrılır: 1941’de gurusunun kızı Annapurna Devi ile evlenir. Devi, surbahar denen bas sitarın dahisidir. Onu dinleyenlerin bir kısmına göre kocasından bile yeteneklidir. Ama bu evlilik, Hint klasik müziğinin en hüzünlü söylencelerinden birine dönüşür: Devi genç yaşta sahnelerden tamamen çekilir, hayatının geri kalanını kapalı kapılar ardında öğrenci yetiştirerek geçirir. Çift 1962’de fiilen ayrılır, resmi boşanma ise ancak 1982’de gelir. O günden bugüne müzik çevrelerinde fısıldanan soru hep aynıdır: Devi sahneyi kendi iradesiyle mi bıraktı, yoksa iki dahinin aynı evde yaşayamayacağı mı anlaşıldı?

Shankar ise tam tersi yöne koşar. All India Radio’da orkestra kurar, Satyajit Ray’in Pather Panchali ile başlayan Apu Üçlemesi’ne yazdığı müzikle sitarın sesini dünya sinemasına sokar. 1956’da radyodaki görevinden istifa edip bavulunu toplar. Hedef büyüktür: Batı’ya Hint müziğini bir egzotik süs olarak değil, ciddiye alınması gereken büyük bir sanat olarak dinletmek.

Batı’yı Fetheden Adam

Önce ciddi müzik dünyası düşer. Keman devi Yehudi Menuhin ile kaydettiği West Meets East albümü 1967’de Grammy kazanır. Bu ödülü eline alan ilk Hintli müzisyen odur. Cazın en büyük arayışçısı John Coltrane ondan dersler alır, raga teorisiyle boğuşur ve hayranlığını en kalıcı biçimde gösterir: 1965’te doğan oğluna Ravi adını verir. Bugün saksofoncu Ravi Coltrane sahneye her çıktığında bu dostluğun izi yaşıyor.

Sonra rock gelir ve her şey çığırından çıkar. Haziran 1966’da Londra’da George Harrison ile tanışır. Beatles’ın Norwegian Wood şarkısında sitarı denemiş ama ne tuttuğunu bilmeyen Harrison, aynı yıl yaklaşık altı haftalık bir Hindistan yolculuğuna çıkar. Dersler Bombay’da başlar, Keşmir’de bir ev teknesinde Shankar’ın dizinin dibinde bağdaş kurarak sürer. Dünyanın en ünlü grubunun gitaristi, kırk altı yaşındaki Hintli ustaya ömrü boyunca sürecek bir saygıyla bağlanır. Harrison’ın ona taktığı unvan yapışır kalır: World music’in vaftiz babası.

Beatles etkisiyle sitar bir anda pop kültürün fetişine dönüşür ve Shankar kendini hiç planlamadığı bir sahnede bulur: Hippi festivalleri. Haziran 1967’de Monterey Pop’ta bir öğleden sonra boyunca çalar; Janis Joplin’in, Jimi Hendrix’in, Otis Redding’in arasında, mikrofonların ve elektrogitarların ortasında binlerce gence raga dinletir. Set efsaneleşir. Ama aynı festivalde Hendrix’in gitarını sahnede ateşe vermesini dehşetle izler. Sonradan söylediği cümle, iki dünya arasındaki uçurumu özetler: “Bizim kültürümüzde enstrümanlara öyle büyük saygı duyarız ki, onlar adeta Tanrı’nın bir parçasıdır.”

Woodstock 1969 kopuş noktası olur. Yağmurun altında, çamura gömülmüş yüz binlerce kişinin karşısında çalar ve sahneden nefret ederek iner. Kutsal saydığı müziğinin uyuşturucu kültürünün fon müziğine dönüşmesine daha fazla seyirci kalamaz: “Müziğimizin uyuşturucuyla anılması beni yaralıyor. Bu müzik bizim için dindir.” O günden sonra festival sahnelerine sırtını döner, ama Batı’ya da küsmez. 1971’deki Concert for Bangladesh fikrini Harrison’a taşıyan kişi bizzat odur. Yardım konseri kavramını icat eden o gecenin albümü, ona ikinci Grammy’sini getirir. 1974’te Harrison’la çıktığı Kuzey Amerika turnesinin ortasında Chicago’da kalp krizi geçirir, bir süre sahnelerden uzak kalsa da turneye geri döner.

Shankar’ın Batı seferinin bilançosu şaşırtıcıdır: senfoni orkestraları için sitar konçertoları yazar, Philip Glass’tan minimalizmin öncülerine kadar bir kuşak besteciyi dönüştürür, Gandhi filminin müziğiyle Oscar’a aday olur. Ve bütün bunları tek bir tavizle yapmaz: çaldığı hep aynı müziktir, değişen yalnızca dinleyendir.

İki Kız, İki Dünya

Shankar’ın hayatının en çarpıcı ikinci perdesi sahnede değil, aile ağacında yazılıdır. 1979’da New York’ta, konser organizatörü Sue Jones’tan bir kızı olur: Geethali Norah Jones Shankar. 1981’de ise Londra’da, o yıllarda hayatına giren ve sonradan evleneceği Sukanya’dan ikinci kızı doğar: Anoushka. İki kardeş, aralarında iki yaş olmasına rağmen apayrı gezegenlerde büyür. İki kızın bir de ağabeyi vardır: Shankar’ın Annapurna’dan olan oğlu Shubhendra, 1992’de zatürreden hayatını kaybeder.

Norah’nın payına düşen, yıldız bir babanın yokluğudur. Anne ve baba 1986’da ayrılınca küçük kız, annesiyle birlikte Teksas’ın Grapevine kasabasına taşınır. Babasıyla arasına yıllarca sürecek bir sessizlik girer. On altı yaşında, iki ebeveynin de onayıyla adını resmen Norah Jones yapar, soyadındaki Shankar’ı bırakır. Müziğe babasının ragalarından değil, annesinin pikabındaki caz ve country plaklarından girer. Baba kız ancak Norah’nın gençliğinin sonlarında yeniden konuşmaya başlar. Kırılgan, yavaş ama gerçek bir barışmadır bu. Yıllar sonra Norah, Yeni Delhi’ye gidip babasıyla vakit geçirir. O yolculukta yazdığı parçalar The Fall albümüne girer.

Anoushka ise tam tersine, babanın gölgesinde değil kucağında büyür. Küçük yaşta sitar eğitimine başlar, on yaşından itibaren babasının konserlerinde sahnede tanpura çalar. On üç yaşında, babasının 75. yaş günü konserinde Yeni Delhi’de sahne debüsünü yapar. Yanında tabla devi Zakir Hussain vardır. On beş yaşında, Harrison’ın prodüktörlüğünü yaptığı Chants of India albümünde babasının asistanlığını üstlenir: Notaları yazar, müzisyenleri yönetir. Babasının sanatının tek yetkili mirasçısı olarak yetiştirilir ve bu rolü sahiplenir: üçüncü sitar konçertosunun prömiyerini o yapar, babasının konçertolarını bugün dünya orkestralarıyla yaşatan isim de odur.

Sonra 2003 şubatı gelir ve aile tarihinin en tuhaf gecesi yaşanır. Norah Jones, Come Away with Me ile Grammy sahnesini silip süpürür: Bir gecede beş ödül. Aynı törende Anoushka da Best World Music Album dalında adaydır, hem de kategorinin en genç adayı olarak. Babaları ise aynı kategorinin bir önceki yılki sahibidir, Full Circle: Carnegie Hall 2000 ile. Hayatı boyunca birbirini doğru dürüst tanımamış iki kız kardeş ve babaları, müzik endüstrisinin en büyük gecesinde aynı listelerde yan yana durur.

İki kardeşin asıl buluşması ise müzikte gerçekleşir. Önce Anoushka’nın 2007 tarihli Breathing Under Water albümünde bir araya gelirler. Asıl büyük ortaklık, babalarının ölümünden aylar sonra çıkan Traces of You’da (2013) gelir: Anoushka’nın sitarı, Norah’nın sesi. Albüm, iki yarım kardeşin aynı kayıptan süzülen yasını taşır. Babalarının iki ayrı hayatı, nihayet tek bir kayıtta buluşur.

Son Akort

4 Kasım 2012, Long Beach, Kaliforniya. 92 yaşındaki Ravi Shankar, Terrace Theater’da sahneye çıkar. Nefesi artık yetmemektedir, ama parmakları hâlâ yerindedir. Yanında, otuz yıldır her sahnede olduğu gibi Anoushka oturur. Bunun son konser olduğunu ikisi de bilmez; beş hafta sonra, 11 Aralık’ta, kalp ameliyatının ardından San Diego’da hayata veda eder.

İki ay sonra Grammy töreninde kader son bir espri yapar: Best World Music Album kategorisinde baba ile kız karşı karşıyadır. Shankar’ın The Living Room Sessions Pt. 1 albümü, Anoushka’nın Traveller’ını geride bırakıp ödülü kazanır. Sahneye çıkıp ödülü teslim alan kişi, kaybeden adayın ta kendisidir: Anoushka. Aynı törende Shankar’a bir de Yaşam Boyu Başarı Ödülü verilir. Bir adamın kariyerini bundan daha iyi özetleyen bir kapanış sahnesi yazılamazdı.

Bugün mirası iki koldan yaşıyor. Anoushka, babasının konçertolarını dünyanın büyük orkestralarıyla çalmaya devam ediyor. Norah, kendi yolundan yürüyen kariyeriyle o kanın başka bir ifadesi. Ve yarım asır önce Madison Square Garden’da akort sesine alkış tutan o kalabalığın torunları, bugün raga dinlemeyi biliyor. Shankar’ın bütün derdi buydu zaten: Alkışın akordu değil, müziği bulması. Sonunda buldu.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz