Yapay Zekâ destekli video ve görsel üretimlerinin (GenAI) patlama yaptığı bir süreçten geçiyoruz. Ancak bu üretimlerde dikkat çeken en önemli nokta Yapay Zeka ile oluşturulan insan suretlerinin “tekinsiz” bir kusursuzluğa sahip olmaları.
Yapay Zekâ destekli oluşturulan gerçekçi fotoğraflar, video prodüksiyonlarında insan suretlerinin aşırı idealize edilmiş, var olan gerçekliğin çok üzerinde hiperrealistik; çok güzel, çok yakışıklı ve kusursuz olduğunu siz de fark etmişsinizdir. Avrupa standartlarında altın oranla çizilmiş yüz hatları, küçük burunlar, açık renk gözler, yüksek elmacık kemikleri, simetrik ve dolgun dudaklar, bakımlı saçlar, gözeneksiz, dolgun ve nemli cam gibi ciltler, insan biyolojisinin sınırlarını zorlayan kusursuz bir estetik…
Akla hemen Jean Baudrillard’ın “Simülakr” kavramı geliyor: Yapay Zekâ, gerçeği taklit etmiyor; gerçeğin çok ötesinde, var olmayan bir “Hiper-Güzellik” inşa ediyor. Görsel dünyada nadiren rastladığımız, ancak zihnimizi “normalin bu olduğuna” ikna etmeye çalışan bu yeni estetik, sadece bir görüntü meselesi değil; toplumsal algı kodlarımızın yeniden yazılması anlamına da geliyor.
Güzellik algısı tarih boyunca kültürel, toplumsal ve ekonomik faktörlerden etkilenerek bir sarkaç gibi farklı yönlere salınmıştır. Antik Yunan’da “güzellik” matematiksel simetri ve orantı ile ilişkilendirilmiştir. Yunan heykeltıraşları, insan figürünü idealize ederek, güzelliğin matematiksel oranlarla ifade edilebileceğini savunmuşlardır. Polykleitos’un “Doryphoros” (Mızrak Taşıyan Adam) heykeli, vücut simetrisi ve orantılarıyla bu estetik anlayışın önemli bir örneğidir. Bu dönemde, güzellik sadece fiziksel bir özellik değil, aynı zamanda erdem ve ahlaki bir durumu da yansıtan bir kavram olarak görülmüştür. Platon, güzelliği “iyi” ile ilişkilendirerek, fiziksel güzelliğin ruhsal güzellik ile bağlantılı olduğu savını ileri sürmüştür.
Rönesans’ta ise bu algı, doğanın estetik yansımalarını kriter olarak almıştır. Bu dönemde sanatçılar insan figürünün doğanın bir parçası olarak ele almış, sağlıklı görünüm unsurları vurgulanmıştır. Botticelli’nin Venüs’ü ile doğurganlık ve dolgun hatlar güzellik olarak kutsanmıştır.
Asya kıtasına baktığımızda, Japonya’da da güzellik algısı, tarih boyunca farklı dinamiklere sahip olmuştur. Edo döneminin, “ukiyo-e” adı verilen tahta baskı sanatında, zarif kadın figürleri ön plana çıkmıştır. Bu eserlerde, kadınların uzun boyları, beyaz tenleri ve koyu saçları, güzellik standartlarının temel unsurlarıdır. Ayrıca, “bijin” (güzel kadın) kavramı, Japon estetiğinde önemli bir yer tutmaktadır. Japon kültüründe, güzellik sadece dış görünüşle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda zarafet, naz ve tutum gibi içsel değerlerle de ilişkilendirilmiştir. Günümüzde ise, Japonya’da güzellik algısı, Batı etkisiyle değişim göstermiş, özellikle gençler arasında, K-Pop kültürü ve Batılı güzellik standartları etkili olmasına rağmen geleneksel değerlerin hâlâ önemli bir yeri vardır, “wabi-sabi” estetiği, doğallığı ve geçiciliği yüceltirken, bireylerin içsel güzelliklerine odaklanmalarını teşvik eder.
On dokuzuncu yüzyılda Victoria dönemi güzellik anlayışı olarak korselerle ince beli ve zarafeti dayatmış, bu dönemde “güzellik” sadece fiziksel bir özellik değil, aynı zamanda sosyal statünün de bir göstergesidir. 20. yüzyıl ise moda ve reklam sektörünün de etkisiyle/işbirliğiyle vamp, “femme fatale” ikonların yükseldiği bir dönemdir. Marilyn Monroe’nun feminenliğinden Audrey Hepburn’ün zarafetine uzanan ikonik silüetler sunmuştur.
Hiperrealizm ise, 1960’ların sonlarından itibaren ortaya çıkan ve foto realizmden türetilen, gerçekliği aşırı derecede detaylı bir şekilde yansıtan,1970’lerde, Amerika’da sanat dünyasında kendine yer bulmuş, öncüleri arasında Chuck Close, Richard Estes ve Audrey Flack sanatçıların yer aldığı bir akımdı. Bu akım, sanatçıların, nesneleri, sahneleri ve insan figürlerini, fotoğraf ve diğer görsel medyaları referans alarak, gözlemlenen gerçeklikten daha gerçekçi bir biçimde tasvir etmeyi amaçladığı, üst düzey bir gerçeklik illüzyonu sunan bir tarzı ifade etmekteydi.
Umberto Eco, “Güzellik ve Çirkinliğin Tarihi” adlı eserlerinde, güzelliğin toplumsal normlarla şekillendiğini ve bu normların dönemsel olarak değiştiğini savunur. Orta Çağ’da ruhsal değerlere ve Tanrı’nın yüceliğine atıfta bulunarak, güzelliğin ahlaki bir kavram olarak algılandığını belirterek güzellik ve çirkinliğin yalnızca estetik bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir inşanın sonucu olduğunu ortaya koyar. Bunun yanı sıra “Güzellik, her zaman bir idealdir; çirkinlik ise gerçekliğin kendisidir,” diyerek, güzellik algısının idealize edilmiş bir kavram olduğunu vurgular.
Günümüzde ise, başta Instagram olmak üzere sosyal medya ve dijital platformların etkisiyle güzellik standartları daha da çeşitlenmiş ve hızla evrilmiştir. Ancak, bu çeşitliliğe rağmen, hâlâ belirli bir “ideal” güzellik algısı baskın olmaya devam etmektedir. Oscar Wilde’ın “Güzellik, bakış açısına bağlıdır” sözüne karşın bu bakış açısı, zamanla değişen toplumsal normlar ve medya temsilleri tarafından şekillendirilmektedir. Özellikle sosyal medya platformları, kullanıcıların kendilerini ve başkalarını değerlendirme biçimlerini etkileyerek, güzellik algısını dönüştürmektedir.
Ancak tarihsel değişim süreçleri ile bugünkü durum arasında devasa bir fark var: Geçmişte güzellik standartları yüzyıllar veya on yıllar içinde değişirdi. Bugün ise Yapay Zekâ, bu evrimi milisaniyeler içinde gerçekleştiriyor ve biyolojik gerçeklikten tamamen kopuk, sentetik bir standart dayatıyor.
Yapay Zekâ araçlarının gelişimi, bu tarihsel değişim sürecini hızlandırmakta ve yeni bir estetik anlayışını ortaya çıkarmaktadır. Midjourney, DALL-E, Stable Diffusion ve benzeri Yapay Zekâ tabanlı görsel oluşturma araçları, genellikle programcılar tarafından girilen temel bilgileri baz almakta ve çevrimiçi topladıkları verilerden bilgi toplamaktadır. Ancak, bu süreçte ortaya çıkan görseller, çoğunlukla idealize edilmiş ve aşırı “photoshop”lanmış bireyleri baz alarak bunların yansımalarını içermektedir. Bunların başında önyargılı veri setleri gelmektedir; Yapay Zekâ, insanların nasıl göründüğünü “düşünme” biçiminde önyargıların büyük rol oynadığı bir süreçle eğitilmektedir. Programcılar, yapay zekaya insanların nasıl göründüğünü öğretirken, genellikle ünlülerin ve tanınmış kişilerin fotoğraflarını kullanmaktadırlar. Bu fotoğraflar, genellikle aşırı “Photoshop”lanmış ve/veya aşırı makyaj ögeleri içeren, idealize edilmiş görsellerdir. Ağırlıklı olarak ünlü modellerin, aktör ve aktrislerin fotoğrafları, reklam kampanyalarında sıkça kullanılan, belirli bir estetik anlayışını yansıtan görsellerdir. Zaman içerisinde Yapay Zeka ile üretilmiş ve etkileşim alan görseller de bu çarkın içine girecektir.
Bir diğer önemli etken Sosyal Medya etkisidir: Günlük hayatta insanların sosyal medyada yalnızca en çekici yanlarını göstermeye eğilimli olması, en çekici fotoğraflarını kullanmaları Yapay Zekâ araçlarının eğitim sürecinde normal insan yüzlerinin nasıl göründüğüne dair çarpık ve gerçeklikten uzak bir fikirle başlamasına neden olmaktadır. Kullanıcılar, kendilerince kusurlarını gizlemek için Instagram ve Snapchat gibi platformlarda çeşitli filtreler kullanarak yüz hatlarını değiştirmekte, ciltlerini pürüzsüz hale getirmekte, göz renklerini değiştirmekte ve bu durum, yapay zekanın öğrenme sürecini etkilemektedir. Bu durum, kullanıcıların kendilerini ve başkalarını değerlendirme biçimlerini etkilemekte, değiştirmekte, Yapay Zekâ ise bu idealize edilmiş görüntüleri öğrenerek, gelecekteki üretimlerinde benzer görseller sunmaktadır.
Yapay Zeka araçların ürettiği görsellerin neden “tuhaf derecede kusursuz” olduğunu anlamak için, bu sistemlerin mutfağına, yani “nasıl öğrendiklerine/eğitildiklerine” bakmak gerekir. Bu süreç gerçekte masum bir yansıma değil, sürekli kendini tekrar eden bir “Dijital Yankı Odası”dır.
* Seçici Veri ve Önyargı (Bias): Yapay Zekâ, dünyayı öğrenmek için interneti tarar ve veri toplar. Ancak taradığı veri seti “ortalama insanı” değil; en çok beğenilen, en çok paylaşılan, filtreli, makyajlı ve stüdyo ışığı altındaki görüntüleri içerir. Yapay Zeka, insanı olduğu gibi değil, sosyal medyanın gösterdiği gibi öğrenir.
* Süper-Normal Uyaranlar: Evrimsel olarak beynimiz, abartılı özellikleri (büyük gözler, pürüzsüz ten) çekici bulmaya programlıdır. Sosyal medya kullanıcılarının en iyi hallerini paylaşma eğilimi, Yapay Zekâ algoritmaları için bir “ödül” mekanizmasına dönüşür.
* Teknik Geri Besleme Döngüsü: Kullanıcılar, Yapay Zekâ’dan daha estetik görseller istedikçe, model kullanıcıların tercihleri ve arama geçmişlerini, etkileşimleri analiz ederek hangi tür görsellerin daha fazla ilgi gördüğünü belirler ve “güzelliği” daha da idealize etmeye yönelir. Sonuç; insani kusurların (sivilce, asimetri, kırışıklık, tüy) birer “hata” (bug) olarak algılandığı ve temizlendiği steril bir insan tasarımıdır.
Bu sürecin en tehlikeli çıktısı, küresel bir “Estetik Tek Tipleşme” (Homogenization) riskidir. Yapay Zekâ, veri setlerindeki Batı/Kuzey Avrupa ağırlığı nedeniyle, Asyalı veya Afrikalı bir yüzü oluştururken bile onu “Kafkasyalı” (Caucasian) estetik filtrelerden geçirerek sunmaktadır. Farklılıkların törpülendiği, herkesin birbirine ve o “ideal” robota benzediği bir distopya, kültürel zenginliğimizi tehdit etmektedir.
Bireysel düzlemde ise risk daha somuttur. Sosyal medya filtreleriyle başlayan “Snapchat Disformisi”, Yapay Zekâ ile “Hiper-Gerçeklik Depresyonu”na evrilmektedir. Özellikle gençler, aynada gördükleri gerçek yüzlerini, ekranlarda gördükleri o matematiksel kusursuzlukla kıyasladıklarında kaçınılmaz olarak bir yetersizlik hissi yaşamaktadır. Yapılan araştırmalar pandemi döneminde artan sosyal medya kullanımıyla ve “selfie” çekimlerinin artmasıyla eşgüdümlü olarak artan estetik operasyon taleplerinin, bu dijital baskının somut bir kanıtı olduğunu gösteriyor.
Yapay Zekâ görüntüleri gelecekte güzellik standartlarını tek bir kalıba mı dökecek, yoksa algoritmalarda yapılacak geliştirmeler ve iyileştirmeler veri çeşitliliği ile algımızı mı genişletecek? Bunu şimdiden kestirmek zor. Ancak kesin olan şu ki; “Hiper-Güzel Temsil” imajları, aslında bize teknolojinin yeteneklerinden çok, insanlığın en eski zaafını gösteriyor: Kusursuz olma arzusu…
Yapay Zekâ bugün bize, olamayacağımız kadar pürüzsüz, simetrik ve “güzel” bir yalan satıyor. Önümüzdeki dönemin en büyük sınavı, bu dijital halüsinasyonu gerçeklik sanıp kendi doğallığımıza yabancılaşmak ile insan olmanın getirdiği o eşsiz “kusurluluğu” kucaklamak arasında verilecek kararda yatıyor.
Margaret Wolfe Hungerford, “Güzellik, izleyenin gözündedir” demişti. Ancak Yapay Zekâ çağında asıl soru şu: Artık o gözler gerçekten bize mi ait, yoksa algoritmalara mı?

