Asfaltın Aykırı Çocukları: Chopper Kültürel Tarihi / 2

0
7

Yazının ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz…

Chopper kültürü Amerika’nın güneşli Kaliforniya sahillerinde, gürültülü ve biraz da “paslı” bir başkaldırı olarak doğmuş olabilir; ancak bu vahşi çocuğu alıp, onu bir cerrah titizliğiyle yeniden tasarlayan ve ona “mekanik bir asalet” katanlar tartışılmaz olarak İsveçlilerdir. Kuzeyin buzlu garajlarındaki bu kusursuzluk arayışı İsveç okulu (Swedish Chopper) olarak özel bir yere sahiptir. Eğer bir Amerikan Chopper’ı viski kokan, gürültücü bir bar kavgasına benziyorsa; bir İsveç Chopper’ı, buz gibi bir votka kadehinin içindeki kusursuz bir kristal gibidir.

1970’lerin başında İsveç’te başlayan bu akım, bugün dünya motosiklet literatüründe “Swedish Style” adıyla ayrı bir disiplin olarak kabul ediliyor. Peki, nasıl oldu da dünyanın öbür ucundaki bu soğuk İskandinav ülkesi, Chopper dünyasının “estetik başkenti” haline geldi?

İsveç’te yılın altı ayı zifiri karanlık ve dondurucu soğukla geçer. Bu durum, İsveçli motosiklet tutkunları için bir engel değil, aksine bir lütuftur. Dışarıda kar boyu aşarken, bu adamlar altı ay boyunca kendilerini ısıtmalı garajlarına kilitlerler ve kışın karanlığında garajlarında sessiz bir devrim gerçekleştirirler. Amerikan Chopper’ları genellikle “hadi hemen keselim ve yola çıkalım” aceleciliğiyle yapılırken; bir İsveçli, tek bir cıvatanın parlatılması veya bir kablonun şasinin içine gizlenmesi için koca bir kışı harcayabilir.

İsveç Okulu’nun ana felsefesi şudur: “Mümkün olduğunca az parça, mümkün olduğunca temiz görüntü.” Bu felsefenin altında “görünmez” bir mühendislik çabası ve “kablo avcılığı” yatar.

Bir İsveç chopper’ına baktığınızda, motorun üzerinde hiçbir kablo, hortum veya anahtar göremezsiniz. Şaşkınlıkla; “Bu alet nasıl çalışıyor?” diye sorarsınız. Cevap, saatlerce süren titiz bir gizleme sanatında yatmaktadır. Gaz teli direksiyonun içinden geçer, elektrik kabloları şasinin borularının içine gömülür, fren hidrolik kutuları şanzımanın altına saklanır.

Bu minimalist yaklaşım, motosikleti bir makineden ziyade akışkan bir metal heykel gibi gösterir. Ön tekerlekte genellikle fren yoktur (veya dâhice gizlenmiştir), böylece o incecik ön jantın estetiği bozulmaz.

İsveç stilini tanımlayan en belirgin özellik, abartılı derecede uzun ön çatallar (forks) ve inanılmaz bir “rake” (çatal açısı) miktarıdır. Ancak bu sadece “uzun olsun” diye yapılan bir şey değildir. İsveçli ustalar, otoyolda saatlerce yüksek hızda giderken motorun ok gibi düz gitmesini sağlayacak geometrinin sınırlarını zorlayan hesaplamaları (trail hesapları) bir profesör titizliğiyle yaparlar. (Long an Low)

Dönemin ünlü İsveçli chopper dergisi MCM’in 1980’lerdeki bir sayısında, bu tarz şu sözlerle özetlenmiştir: “Bir Amerikan motoruyla köşedeki bara gidip hava atarsınız. Bir İsveç motoruyla ise Stokholm’den alıp başınızı kutup çizgisine kadar gidersiniz ve motorunuz hala ilk günkü gibi parlar.”

İsveç mühendisliği yasaklardan doğan bir disiplindir. İsveç’in katı trafik yasaları ve muayene sistemleri, aslında bu kültürün kalitesini artıran en büyük etken olmuştur. SFRO (İsveç Amatör Araç Yapımcıları Organizasyonu), kendi motorunu yapan kişilere çok sert ama adil bir denetim uygular. Bir İsveç chopper’ı trafiğe çıkacaksa, şasisinin dayanıklılığı, kaynak kalitesi ve fren mesafesi en ince ayrıntısına kadar test edilir. Bu disiplin, İsveçli ustaların “baştan savma” iş yapma lüksünü ellerinden almıştır. Sonuç; hem bir sanat eseri kadar güzel hem de bir volvo kadar sağlam motosikletlerdir.

Her yıl haziran ayında, İsveç’in Norrtälje kasabasında düzenlenen Norrtälje Custom Bike Show fuarı, Chopper dünyasının Mekke’si gibidir. Buradaki rekabet o kadar yüksektir ki, jüri üyeleri bazen büyüteçle kaynak izlerini kontrol ederler. “Burada bir motorun ‘temiz’ olması demek, üzerinde parmak izi olmaması demek değildir. Temiz olmak demek, o motorun üzerinde gereksiz hiçbir atomun bulunmaması demektir.”

1970’lerin sonunda Amerikan motosiklet dergileri İsveçli yapımcıları keşfettiğinde adeta küçük dillerini yutmuşlardı. Easyriders dergisinin o dönemki editörü buzda yürüyen bu kromlar için şöyle yazmıştı: “Biz Chopper’ı icat ettik ama bu kuzeyli adamlar onu rafine edip bir mücevher kutusuna koymuşlar. Onların motorlarına bakarken insanın ellerini yıkama ihtiyacı hissetmesi normal; çünkü her şey o kadar parlak ve pürüzsüz ki, bakışlarınız bile yüzeyde kayıp gidiyor.”

Bugün bile, en prestijli Chopper yarışmalarında (AMD World Championship gibi) İsveçli isimler (örneğin Peder “Ghost” Johansson) her zaman kürsüye oynarlar. İsveç stili, sadece bir motosiklet tarzı değil; İskandinav tasarım anlayışının (IKEA yalınlığı ile Volvo sağlamlığının birleşimi gibi) asfalt üzerindeki en asi yorumudur.

Bir İsveç Chopper’ını izlemek, sessiz bir filmi izlemek gibidir. Gürültülü Amerikan egzozlarının aksine, bu motorlar genellikle daha tok ve “kontrollü” bir ses çıkarır. Güneş, o sonsuz uzunluktaki çatalların üzerinde yansıdığında, metalin soğukluğu ile tasarımın sıcaklığı arasında gidip gelirsiniz. Bu motorları sürmek, insana buz üzerinde kayan bir patenci gibi pürüzsüz ve kararlı hissettirir.

Amerikan ve İsveç Chopperlarını karşılaştıracak olursak; Amerikan Chopperları; isyankar, Vahşi ve Hızlı görünümlü bir felsefik anlayışı temsil ederken, İsveç Chopperları daha rafine, minimalist ve mühendislik detaylarını sergileyen bir anlayışı temsil etmektedir. Birinde kablolar, heybeler, çantalar, çizikler, toz “yaşanmışlık” izlerini gösterirken, diğeri kablosuz, frensiz ön tekerlekler, parlayan detaylarıyla “steril” bir temizlik göstermektedir.

Amerikan Chopperlarının çatalları uzun ve yönetilebilir bir tarzda olup şasi genellikle modifiye edilmiş orijinal olana sadık kalınmış olmasına karşın İsveç yapımlarında gökyüzünü delercesine uzun bir çatal ve el yapımı, TIG kaynaklı, tek parça görünüme sahiptirler. Biri kısa mesafe kullanımlar ve bar önlerinde sergilemeye uygun olup, İsveç Choppeları uzun yol sürüşleri (Grand Touring) için tasarlanmıştır.

İsveç Okulu, Chopper dünyasına şunu kanıtlamıştır: Bir şeye ne kadar çok şey eklediğiniz değil, ondan ne kadar çok şeyi eksiltip hala çalışır ve güzel kalmasını sağladığınız önemlidir.

1969 yılının yazında, Amerika’daki sinema salonlarının karanlığında bir motor gürültüsü yankılandı ve o günden sonra ne motosiklet dünyası ne de “özgürlük” tanımı eskisi gibi kaldı. Easy Rider filmi gösterime girdiğinde, başrollerde Peter Fonda ve Dennis Hopper vardı; ancak perdedeki asıl yıldızlar, altlarındaki iki tekerlekli çelik heykellerdi: Captain America ve Billy Bike.

Bu iki motor, Chopper tarihinin “Alfa ve Omega”sı gibidir. Biri aşırılığın, kromun ve vatansever bir isyanın zirvesiyken; diğeri sadeliğin, toprağın ve vahşi batının modern yorumuydu. Ancak bu hikâye sadece bir film dekoru değil, aynı zamanda hırsızlıklar, kayıp efsaneler ve hakkı yenmiş dâhilerle dolu gerçek bir dedektiflik hikayesini anlatır…

Filmdeki iki ana karakterin motorları, aslında chopper ve bobber arasındaki o keskin çizgiyi temsil eder. Captain America (Peter Fonda): Belki de dünyanın en çok kopyalanan motosikletidir. 45 derecelik çılgın bir çatal açısı, abartılı uzunlukta bir ön takım, balık kuyruğu (fishtail) egzozlar ve o meşhur yıldız-çizgili yakıt deposu… Bu motor, Amerikan rüyasının hem bir ilanı hem de bir parodisiydi. Sert şasisi (rigid frame) ve “ape hanger” gidonuyla sürüşü tam bir işkenceydi ama görüntüsü tek kelimeyle hipnotize ediciydi.

Billy Bike (Dennis Hopper): Daha alçakgönüllü ama daha “işlevsel” bir bobber’dı. Ateş desenli deposu, daha kısa çatalları ve vahşi bir duruşu vardı. Billy Bike, yolların tozunu yutmaya daha hazır, “hadi gidelim” diyen bir makineydi.

Resmi tarihe göre bu motorlar “film ekibi tarafından yapıldı” denilip geçilse de, gerçek çok daha farklıdır. Captain America ve Billy Bike, iki Afrika-Amerikalı usta olan, Ben Hardy ve Cliff Vaughs tarafından tasarlanarak inşa edildi. Los Angeles’ın arka sokaklarındaki bu ustalar, ordu ihalelerinden kalma eski Harley-Davidson Panhead’leri alıp onları sinema tarihinin en pahalı objelerine dönüştürdüler.

Yıllarca isimleri jeneriklerde hak ettiği yeri bulamadı; ancak Chopper camiası, o kusursuz kaynak işçiliğinin ve o devrimsel geometrinin kime ait olduğunu her zaman bildi. Cliff Vaughs’un şu sözleri, Chopper ruhunun teknik değil, kalbi bir mesele olduğunu özetliyor: “Biz sadece motor yapmıyorduk; biz Peter ve Dennis’in karakterlerini metalden inşa ediyorduk. Kaptan Amerika’nın o uzun çatalları, karakterin sonsuz özgürlük arayışını simgeliyordu.”

Filmin çekimleri için her iki motordan da ikişer adet, toplamda dört motor üretilmişti. Filmin o meşhur, trajik final sahnesinde kullanılan “yanan” Captain America, filmin dublörü Dan Haggerty tarafından kurtarıldı ve restore edildi. Peki ya diğer üçü? İşte burada hikâye bir polisiye filme dönüşüyor. Filmin vizyona girmesine sadece haftalar kala, Dennis Hopper ve Peter Fonda’nın evlerinden bu üç orijinal motor çalındı. Bir daha asla bulunamadılar.

1969 yılındaki basın yansımalarında; “Hollywood’un yeni asi evlatları, daha şöhretin tadına varmadan motorlarını sokak haydutlarına kaptırdılar. Polis, bu benzersiz makinelerin parçalanıp ‘isimsiz’ chopper’lara yedek parça olmasından endişe ediyor.” Denilmekteydi.

Şehir efsanesine göre, bu motorlar o kadar ikonikti ki, çalan hırsızlar onları bütün halde satmaya veya sürmeye cesaret edemediler. Muhtemelen parçalara ayrılıp Amerika’nın dört bir yanındaki isimsiz garajlara dağıldılar. Bu yüzden bugün, dünyanın neresinde bir orijinal Panhead parçası görseniz, o parçanın bir zamanlar “Kaptan Amerika”nın bir parçası olma ihtimali, Chopper tutkunları arasında heyecan verici bir fısıltı olarak dolaşmakta.

Easy Rider ve bu iki motor, motosikleti “kötü çocukların oyuncağı” olmaktan çıkarıp, bir karşı-kültür (counter-culture) sembolüne dönüştürdü. Steppenwolf’un Born to be Wild şarkısı eşliğinde otoyolda süzülen Captain America görüntüsü, sadece bir film karesi değil, bir neslin manifestosuydu.

Peter Fonda’nın sırtındaki Amerikan bayrağı yaması ve motorun üzerindeki vatansever renkler, o dönem devam eden Vietnam Savaşı’na karşı sessiz ama çok güçlü bir eleştiriydi: “Ülkeyi seviyoruz ama yönetimini ve yasaklarını değil.”

2014 yılında bir açık artırmada, “hayatta kalan tek orijinal Captain America” olduğu iddia edilen bir motor 1.35 milyon dolara satıldı. Ancak satıştan hemen sonra koleksiyonerler arasında büyük bir kavga çıktı. Motorun gerçekten orijinal olup olmadığı, üzerindeki hangi parçanın 1968’den kaldığı tartışma konusu oldu. Bu durum, Easy Rider motorlarının sadece birer araç değil, üzerine teoriler üretilen kutsal kalıntılar (relics) haline geldiğini gösteriyor.

Eğer bir gün orijinal bir Panhead motorun çalışma sesini duyarsanız, neden bu motorların seçildiğini anlarsınız. Modern motorların mekanik uğultusunun aksine, Panhead’in sesi daha organiktir. Her patlama, demir bir tavaya vurulan bir çekiç gibidir; “pat-pat-pat” ritmi, bir kalp atışını andırır. Captain America’nın o incecik selesine oturduğunuzda, bu kalp atışı doğrudan omurganızda yankılanır. Kaptan Amerika ve Billy Bike, Chopper kültürünün “kayıp kralları”dır. Onlar, çalınmış, bir ihtimal parçalanmış olsalar da; bugün hala her Chopper sürücüsünün, ön çatalları biraz daha uzatırken veya yakıt deposuna bir yıldız çizerken selam durduğu ruhani liderlerdir.

Bir Chopper’ı uzaktan gördüğünüzde, sürücüsünün sanki görünmez bir barfiks demirine asılmışçasına kollarını gökyüzüne doğru uzattığını fark ederseniz, o motorun üzerinde bir “Ape Hanger” (Maymun Askısı) gidon var demektir. Bu gidonlar, sürücünün ellerini omuz hizasının, bazen de baş hizasının çok üzerine taşır. Dışarıdan bakıldığında “havalı” ve “asi” görünen bu duruş, aslında motosiklet ergonomisine atılmış en sert tokatlardan biridir.

Peki, bir insan neden kollarını uyuşturacak, rüzgârı doğrudan koltuk altlarına alacak ve sürüşü bu kadar zorlaştıracak bir tasarımı tercih eder? İşte bu sorunun cevabı, yine Chopper kültürünün o “acı çekerek güzelleşme” felsefesinde saklı.

İsmi üzerinde, bu gidonlara asılan bir sürücü, bir dala tutunmuş maymunu andırır. Tasarımın çıkış noktası, Chopper’ın o “yüksek ve önü boş” görüntüsünü tamamlamaktır. Alçak bir gidon, uzun çatalların yarattığı o görkemli dikey hattı bozar. “Ape hanger” ise motorun silüetini yukarıya doğru devam ettirerek ona bir “kral tahtı” havası verir.

Teknik olarak bakıldığında, ellerin bu kadar yüksekte olması kan dolaşımını zorlaştırır, uzun sürüşlerde parmak uçlarında karıncalanmaya (aslında karıncalanma değil, tam bir uyuşmaya) neden olur. Ancak Chopper sürücüleri için bu bir “dayanıklılık testi”dir. Eğer omuzlarınız ağrımadan otoyolda 200 mil gidebiliyorsanız, gerçek bir Chopper sürücüsüsünüz demektir.

1970’lerin ana akım motosiklet dergileri, bu gidonları birer “mühendislik felaketi” olarak nitelendiriyordu. Cycle dergisinin 1972 tarihli bir makalesinde yazar, “Ape hanger”ları alaycı bir dille şöyle eleştirmişti: “Bu sürücüler ya koltuk altlarını havalandırmak için çok çaresizler ya da motosiklet sürmeyi bir nevi yoga disiplini sanıyorlar. Elleri başının üzerinde bir araç kullanmaya çalışmak, bir cerrahın eldivenlerle piyano çalmaya çalışması kadar saçmadır. İlk ani manevrada bu ‘maymunların’ daldan düşeceği kesindir.”

Ancak Chopper camiası bu eleştirilere kendi mizahıyla cevap verdi. “Koltuk altı havalandırması” terimini bizzat kendileri sahiplendiler. Özellikle sıcak yaz aylarında, motorun sıcaklığından korunmak için rüzgârı vücudun her noktasına alan bu duruşun aslında “ferahlatıcı” olduğunu iddia ettiler.

Ape hanger”lar zamanla o kadar popüler (ve polislere göre o kadar tehlikeli) hale geldi ki, Amerika’nın pek çok eyaletinde bu gidonların yüksekliğini sınırlayan yasalar çıkarıldı. Polisler, ellerinde cetvellerle Chopper sürücülerini durdurup, ellerin omuz hizasından ne kadar yukarıda olduğunu ölçmeye başladılar.

Eski bir yol devriye polisi anılarında bu durumu şöyle özetliyordu: “Onları durdurduğumuzda kollarını indiremezlerdi bile. Kollar o kadar uyuşmuş olurdu ki, ehliyetini cebinden çıkarması için sürücünün birkaç dakika kan akışının düzelmesini beklemesi gerekirdi. Biz onlara ceza yazarken onlar aslında bize kollarını dinlendirdikleri için teşekkür ederlerdi.”

Sinemada ve televizyonda “Ape hanger”, bir karakterin “aykırılığını” göstermenin en kestirme yoludur. “Sons of Anarchy “ gibi modern yapımlarda bile, bazı karakterlerin daha yüksek gidonlar tercih etmesi, onların kulüp hiyerarşisindeki daha “gelenekçi” ve “sert” kanadı temsil ettiğini izleyiciye fısıldar.

Ancak en ikonik örnek yine Easy Rider’dır. Dennis Hopper’ın canlandırdığı Billy karakterinin motorundaki orta boy “Ape hanger”, onun huzursuz ve vahşi ruhunu yansıtırken; Peter Fonda’nın daha alçak ama geniş gidonu, “Kaptan Amerika”nın daha ağırbaşlı ve asil duruşunu simgeliyordu.

1978’den beri Chopper kullanan “Big Al” lakaplı bir sürücü, bu gidonların yarattığı hissi şöyle tarif ediyor: “Sıradan bir motorda motorun üzerindesinizdir. Ama 18 inçlik bir “Ape hanger” ile sürerken, motorun önünde, rüzgârın tam kalbindesinizdir. Göğsünüz tamamen açık, kollarınız iki yana açılmış… Sanki dünyayı kucaklıyormuş gibi hissedersiniz. Evet, yağmur yağdığında kollarınızdan aşağı su sızar, evet elleriniz uyuşur ama o tepeden bakma hissi… Onu hiçbir şeye değişmem.”

Ape hanger gidonlar, motorun titreşimini en çok hissettiren parçadır. Uzun çelik borular, motorun her vuruşunu birer diyapozon gibi büyütür. Yüksek devirlere çıktığınızda ellerinizde hissettiğiniz o karıncalanma, makinenin canlı olduğunun kanıtıdır. Aynaların titremesinden dolayı arkanızı göremezsiniz; ama zaten Chopper felsefesinde arka taraf geçmişte kalmıştır, önemli olan sadece ellerinizin tutunduğu o yüksek gelecek hattıdır. O bir konfor tercihi değildir. O, bir duruş, bir meydan okuma ve estetik uğruna fiziksel acıya razı gelme kültürüdür. Chopper sürücüsü için “rahatlık”, banliyö evlerinde bırakılmış bir kavramdır.

Chopper dünyasında “stil” dediğimiz şey sadece kromun parıltısı veya şasinin açısı değildir; o stili zihnimize kazıyan, otoyolun tozunu ve özgürlüğün kokusunu tuvale döken, “Asfaltın Da Vinci’si” diyebileceğimiz tek bir isim vardır: David Mann. Eğer bugün bir Chopper sürücüsü motorunu belirli bir estetikle inşa ediyorsa, muhtemelen farkında olsun ya da olmasın, David Mann’in fırçasından çıkan o masalsı evrenin peşinden gidiyordur.

Mann, Chopper kültürünün sadece ressamı değil, aynı zamanda görsel ideoloğuydu. Onun tabloları, internetin olmadığı bir çağda, bir uçtan bir uca tüm dünyadaki “garaj çocukları” için kutsal birer rehberdi.

David Mann’in efsanesi, 1971 yılında yayın hayatına başlayan ve Chopper dünyasının incili sayılan Easyriders dergisiyle bütünleşmiştir. Mann, derginin orta sayfasında (centerfold) yayınlanan illüstrasyonlarıyla, motosikleti bir ulaşım aracından çıkarıp, vahşi batının modern atı haline getirdi.

Onun tablolarında gökyüzü her zaman biraz daha turuncu, çöller daha uçsuz bucaksız, Chopper’lar ise mühendislik sınırlarını zorlayacak kadar uzun ve zariftir. Mann, resimlerinde sadece motorları değil, bir yaşam felsefesini çiziyordu. Bir tablosunda modern bir Chopper sürücüsü otoyolda süzülürken, bulutların arasında ona eşlik eden hayalet bir kovboy figürü görebilirdiniz. Bu, Chopper kültürünün “modern kanunsuzluk” (modern outlaw) felsefesinin en güçlü görsel simgesiydi.

Mann’in sanatı, uzun süre yüksek sanat çevreleri tarafından görmezden gelindi veya küçümsendi. Ancak halkın ve motor tutkunlarının ona olan ilgisi o kadar büyüktü ki, ana akım basın bu “asfalt ressamını” en sonunda fark etmek zorunda kaldı. Los Angeles Times’ın bir sayısında Mann’in eserleri için şu ilginç yorum yapılmıştı: “Bay Mann, yağlı boya ve fırçayla değil, sanki zincir yağı ve krom tozuyla resim yapıyor. Onun tabloları birer sanat eserinden ziyade, gürültülü bir motorun sessiz dondurulmuş bir karesi gibi. Belki Louvre’a giremeyecek ama her kasaba garajının duvarında başköşede duracağı kesin.”

Popüler kültürde bugün “Biker Lifstyle’dan bahsediyorsan bu kesinlikle Mann etkisidir. “Biker” denince akla gelen o klasik imaj —uzun sakallar, deri yelekler, güneşin altında parlayan kromlar ve yol kenarında içilen biralar— aslında David Mann’in tablolarıyla standardize edildi. Mann, Chopper’ı bir “suç aleti” olmaktan çıkarıp, onu bir “sanat objesi” ve “özgürlük kapsülü” olarak yeniden markaladı.

Onun resimlerinden ilham alan binlerce kişi, sırf o tablodaki gölgeyi veya duruşu yakalamak için motorlarının boyasını “Mann turuncusuna” boyadı. Hatta pek çok ünlü Chopper ustası (Jesse James veya Indian Larry gibi), kendi kariyerlerinin David Mann tablolarına bakarak başladığını itiraf etmiştir.

1970’lerin ortasında, Kansaslı genç bir motosikletçi, Easyriders dergisinde gördüğü bir Mann tablosuna o kadar hayran kalır ki, motorunu santim santim o tablodaki hayali motora benzetmek için iki yılını harcar. Motor bittiğinde, Mann’e bir fotoğraf gönderir. David Mann, gence gönderdiği el yazısı notta şöyle der: “Dostum, ben o motoru sadece hayal gücümle, fizik kurallarını biraz esneterek çizmiştim. Senin onu gerçekten yürütebilmiş olman, benim fırçamdan daha güçlü bir sanattır.”

Bir David Mann tablosuna yakından baktığınızda, renklerin geçişindeki o yumuşaklık size rüzgârın teninizdeki hissini hatırlatır. Tablolarındaki motorlar o kadar detaylıdır ki, motor bloğundan sızan hayali bir yağ damlasını veya ısınan egzozun yaydığı o serabı görebilirsiniz. Onun eserleri kokulu resimler gibidir; baktığınızda burnunuza akrilik ve egzoz dumanı ile birlikte yanık lastik ve ucuz kahve kokusu gelir.

David Mann, 2004 yılında hayata gözlerini yumduğunda, arkasında milyonlarca duvarda asılı duran bir hayal dünyası bıraktı. O, Chopper’ın sadece bir “metal yığını” olmadığını, onun bir ruhu, bir efsanesi ve bir mitolojisi olduğunu dünyaya kanıtlayan adamdı. Bugün her Custom garajda, onun ruhu bir yerlerde asılı duran o posterlerin arasından bizi izlemeye devam ediyor.

Chopper kültürü, sadece motosikletin kendisini kesip biçmekle yetinmez; sürücünün dış görünüşünü de aynı radikal yaklaşımla yeniden inşa eder. Bir Chopper sürücüsünün üzerindeki kıyafetler, moda dergilerinden fırlamış birer stil tercihi değil, asfaltın, rüzgârın ve hiyerarşinin belirlediği birer “hayatta kalma ekipmanı” ve “kimlik beyanı”dır. Eğer bir Chopper’ın selesine oturuyorsanız, üzerinizdeki her dikişin ve her yamanın bir hikâyesi, bir bedeli vardır.

Chopper dünyasının en ikonik giysisi, şüphesiz kolları kesilmiş denim veya deri yeleklerdir. “Cut-off” olarak adlandırılan bu tarzın doğuşu, Chopper felsefesiyle birebir aynıdır: Gereksiz olanı at. 1950’lerin sonunda ve 60’ların başında, motosiklet kulübü üyeleri deri ceketlerinin içine sığmakta veya sıcak havalarda rahat hareket etmekte zorlanıyorlardı. Çözüm basitti; eski bir kot ceketin kollarını omuz dikişlerinden bıçakla kesip atmak. Ancak bu pratik çözüm, kısa sürede bir “üniformaya” dönüştü. Yelek (vest), sürücünün üzerindeki en değerli alanı, yani sırtını boş bırakıyordu. Bu boşluk, sürücünün hangi dünyaya ait olduğunu gösteren “renklerin” (colors) veya yamaların sergilendiği bir tuval haline geldi.

Bir chopper sürücüsünün yeleğine bakmak, onun askerlik künyesini veya özgeçmişini okumak gibidir. Yamaların gizli bir dili vardır ve sırt bölgesi bir CV olarak kullanılır.  En üstte yer alan kavisli yama (top rocker) kulübün adını, ortadaki logo kulübün amblemini, en alttaki yama (bottom rocker) ise sürücünün yaşadığı bölgeyi (territory) temsil eder.

Ancak bağımsız Chopper sürücüleri (lone wolves) için yamalar daha kişiseldir. Gidilen uzun yolların hatırası olan şehir isimleri, hayatını kaybeden dostların anısına dikilen “In Memory Of” yazıları veya toplumun kurallarına uymadığını belirten meşhur “%1” baklava dilimi… Bu yelekler asla yıkanmaz; üzerindeki yağ lekeleri, sinek kalıntıları ve güneş yanıkları, sürücünün yollarda geçirdiği binlerce milin tescilli belgesidir.

1967 yılına ait bir basın haberinde; “Otoyolda rastladığınız bu adamların yelekleri, orta sınıfın temiz ütülü gömleklerine atılmış birer hakaret gibidir. Kirli, yırtık ve garip sembollerle dolu bu denim parçaları, toplumun dışında yaşayan yeni bir kabilenin savaş boyalarıdır.” denilmektedir.

1970’lerde Kaliforniya’da yaşanmış bir olay, bu “üniformanın” önemini oldukça net anlatır: Bir kaza sonrası hastaneye kaldırılan bir Chopper sürücüsü, bilinci kapalıyken sağlık görevlilerinin yeleğini keserek çıkarmaya çalıştığını fark eder. Sürücü, o ağır yaralı haliyle görevlinin elini tutar ve fısıldar: “Makasla kesme… Fermuarı aç veya omuzdan çöz. O yelek benim on yılım.”

Bir Chopper yeleğini elinize aldığınızda, onun ne kadar ağır olduğunu hissedersiniz. Sadece fiziksel bir ağırlık değil, yaşanmışlığın ağırlığıdır bu. Üzerindeki yamaların dikişleri elle, genellikle kaba bir iple dikilmiştir. Kokusu ise benzersizdir: Eskimiş deri, egzoz dumanı, ter,  yol üstü lokantalarının kızartma kokusu ve özgürlüğün keskin aroması birbirine karışmıştır.

Popüler kültürde Chopper sürücüsü dendiğinde akla gelen en net imaj, Peter Fonda’nın Easy Rider filminde taktığı, üzerinde Amerikan bayrağı desenleri olan kasktır. Bu kask, o dönem için büyük bir paradoksu temsil ediyordu. 1960’ların sonunda Amerikan bayrağını bir kaskın üzerine çizmek, muhafazakâr kesim tarafından bayrağa saygısızlık olarak görülüyordu.

Ancak Chopper sürücüleri için bu, bayrağı devletten geri alıp halka, yani sokaktaki adama iade etmekti. O kask, “Ben bu ülkeyi ve topraklarını seviyorum ama senin yasaklarını sevmiyorum” demenin görsel yoluydu. Bugün bu desen, dünyadaki tüm “custom” kask üreticilerinin hala en çok sattığı “klasik” modeldir.

Chopper sürücülerinin neden kovboy botu veya spor ayakkabı değil de ağır, kalın tabanlı ve tokalı “Engineer Boots” tercih ettiğinin cevabı yine bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Bunun cevabı tamamen mekaniktir. Chopper’ların egzozları genellikle bacağın çok yakınından geçer ve motor blokları aşırı ısı yayar. Ayrıca, vites değiştirirken veya “kickstart” (ayakla çalıştırma) yaparken ayağınıza binen yük çok fazladır.

Bu botlar, aslında demiryolu işçileri ve kazan dairesi mühendisleri için tasarlanmıştı. Kalın derisi ısıya dayanıklıydı, bağcıksız oluşu ise vites koluna takılma riskini yok ediyordu. Zamanla bu botlar, Chopper kültürünün “ağır abi” duruşunun ayrılmaz bir parçası oldu.

Chopper üniforması, bir moda akımı değil, bir “aidiyet” ve “direniş” zırhıdır. O kaskı başınıza taktığınızda, o botları giydiğinizde ve o yeleği sırtınıza geçirdiğinizde, artık sadece bir sürücü değil, bir hikâyenin parçası haline gelirsiniz.

Chopper dünyasında konfor ve stil arasındaki amansız savaşın en kanlı cephesi şasidir. Modern bir motosiklete bindiğinizde, arka tekerlek ile koltuğunuz arasında çalışan karmaşık süspansiyon sistemleri yoldaki tüm kusurları emerek size bulutların üzerinde gidiyormuş hissi verir. Ancak “Old School” bir Chopper dünyasında bu bir zayıflıktır. Gerçek bir Chopper, “Rigid Frame” (Sert Şasi) üzerine inşa edilir. Yani arka tekerlek, herhangi bir yay veya amortisör olmaksızın, doğrudan şasiye vidalanmıştır.

Bu, yoldaki en küçük kum tanesinin bile doğrudan omurganızda yankılanması demektir. Peki, bir insan neden bile isteye kendisine bu işkenceyi yapar? Cevap, Chopper estetiğinin o bozulamaz, saf çizgisinde gizlidir.

Bir motosiklete arka süspansiyon eklediğinizde, şasinin arka kısmını hareketli parçalarla bölmek zorunda kalırsınız. Bu da o meşhur, gidondan arka tekerlek miline kadar kesintisiz uzanan o sert, düz, kusursuz V hattını bozar. Chopper inşaatçıları için bu hat kutsaldır. Arka tekerleğin şasiyle bir bütün olduğu o “temiz” görüntü, süspansiyonun vaat ettiği tüm konfordan daha değerlidir.

Sert şasili bir motorun duruşu, sanki tek bir parça çelikten oyulmuş gibi vakur ve sağlamdır. Süspansiyonlu motorlar “yumuşak” ve “evcil” görünürken, rigid motorlar her an fırlamaya hazır bir yay gibi gergin durur.

1960’ların sonundaki motosiklet dergileri, sert şasili Chopper’ları genellikle “bir mühendislik şakası” olarak tanımlardı. Modern Cycle dergisinin 1968 tarihli bir sayısında, rigid frame bir motoru test eden editörün şu satırları durumu oldukça net anlatıyor; “Bu motoru sürmek, demir tekerlekli bir el arabasıyla merdivenlerden inmeye benziyor. On mil sonra böbreklerinizin yer değiştirdiğini hissediyorsunuz, yirmi mil sonra diş dolgularınızın döküldüğünden emin oluyorsunuz. Eğer bu ‘özgürlük’ ise, ben hapis kalmayı tercih ederim.”

Ancak bu eleştiriler sürücüleri durdurmadı. Aksine, “omurga kırıcı” olarak nitelenen “rigid frame” sürmek bir “dayanıklılık madalyası” haline geldi. “Hardtail” (sert kuyruk) sürmeyen birine gerçek bir Chopper sürücüsü gözüyle bakılmıyordu.

Sert şasi sürmenin bazı “hileleri” vardı. Sürücüler, arka lastiğin basıncını normalin çok altına indirerek lastiğin kendisini bir nevi amortisör olarak kullanırlardı. Ayrıca, şasinin kendisi sert olsa da sürücünün oturduğu selenin altına iki küçük yay konulurdu. Bu yaylar, sert şasinin o acımasız darbelerini bir nebze olsun yumuşatıyordu.

Yine de büyük bir çukura girdiğinizde, koltuktan birkaç santim havalanıp tekrar sert metale çakılmanız işten bile değildi.

“Sert şasi sürmek, yolla kavga etmek değil, yolun ritmine uyum sağlamaktır. Çukuru gördüğünüzde ayağa kalkarsınız, motor altınızda dans eder, siz ise sadece tutunursunuz.”

Sinemada “rigid frame” motorlar, ana karakterin ne kadar “tough” (sert) olduğunu vurgulamak için kullanılırdı. Easy Rider‘daki Kaptan Amerika ve Billy Bike, orijinal “rigid frame” Panhead şasileri üzerine kuruluydu. Onların otoyoldaki sarsıntılı ama kararlı duruşu, 60’lı yılların sonundaki huzursuz gençliğin tam bir yansımasıydı.

Ayrıca, 2000’lerin başında Discovery Channel’daki American Chopper (Orange County Choppers) fırtınasında, Paul Sr. ve Paul Jr. arasındaki en büyük tartışmalar hep şasi üzerineydi. Paul Jr. estetik için “rigid frame”i savunurken, yaşlı Paul Sr. bazen “artık yaşlandım, biraz süspansiyon istiyorum” diyerek konforun o kadar da kötü bir şey olmadığını fısıldıyordu.

Chopper camiasında dilden dile dolaşan meşhur bir anekdot vardır: Uzun süredir böbrek taşı sancısı çeken bir sürücü, doktora gitmek yerine sert şasili Chopper’ıyla en bozuk köy yollarında bir tam gün geçirir. Akşam garaja döndüğünde taşın düştüğünü fark eder. Bu hikâye, “rigid frame”in “tıbbi” faydaları üzerine yapılan en büyük geyiklerdin biridir.

Sert şasili bir motorun üzerine oturduğunuzda, makineyle aranızdaki tüm engeller kalkar. Motorun her bir ateşleme çevrimi doğrudan kalçanızda ve sırtınızda hissedilir. Yoldaki asfaltın dokusunu, sıcaklığını ve her çatlağını avucunuzun içiyle dokunuyormuş gibi bilirsiniz. Bu, bir ulaşım deneyimi değil, fiziksel bir yüzleşmedir. İndiğinizde bacaklarınız titrer, vücudunuz yorulmuştur ama zihniniz hiç olmadığı kadar berraktır.

“Rigid Frame”, Chopper’ın o “ham” ve “filtresiz” doğasının en saf halidir. O, sadece bir metal yığını değil; sürücünün asfalta karşı verdiği bir fiziksel ve mental mücadele platformu ve yolun nabzını tutma eylemidir.

Devam edecek…

Önceki İçerikAsfaltın Aykırı Çocukları: Chopper Kültürel Tarihi / 1
1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı. 1984-1989 yılları arasında, bir yandan okurken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. , yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü. 1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (dDf'teki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005-14 yılları arasında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı. Ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi.Reklamcılık ve Etkinlik Yönetimi alanlarında bir çok ödül aldı. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği Genel Koordinatör olarak görev yaptı. Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı. Halen bir çok ajans ve markaya danışmanlık vermektedir. TTNet'in "Yaratıcıya Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek" projesinin eğitmenlerinden oldu. 2006-2011 yılları arasında Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdi. Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir Specialties: Advertising, Event Management and Marketing, Special Project

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz