Yabancı

0
10

Sen kalk Fransızların işgaline, acımasız sömürüsüne maruz kalmış Cezayir’in bağrından çık,  sonra git Fransa’da bir yazar, düşünür olarak kendini ortaya koy. Toplumun ana kabullerini sarsacak işler yap, onca şeyi göze al, “başkaldıran insanı” dile getir. Düşünsene, yazılarınla, kitaplarınla bir çağı karşına alıyorsun. Olacak şey değil tabi.

Üstelik totaliter rejimlerin “özgürlük” lafazanlığı yaptığı, düşüncelerinde bile insanı tutsak ederek öldürmeyi etik maskelerle gizlediği, hatta haklı kıldığı bir dönemde.

Şimdi düşünüyorum da Muzaffer Abi sanırım beni en çok etkileyen işlerinden biri “Yabancı” romanı olmuş. Şu “Meursault” karakteri yok mu? Camus’un «saçma» dünyasındaki empati yoksunu, toplum kalıplarına girmeyen anti kahraman. Duyguları adeta makineleşmiş, bezgin, boş verici, sorumluluktan yoksun birinden bahsediyorum burada. Geçmiş veya gelecek kaygısı taşımadan, zevkleri için anı yaşayan bir robottan. Ne oldu? Aklına bugünün insanı mı geldi?

‘Dünyaya ve eylemlerine yabancılaşmış basit bir varlıktan başka bir şey değilsin’ diyor Camus. Ta o zamanlardan…

“Nasıl yani ben mi?”

“Hiç kendimize konduramıyoruz değil mi? Ama şu topluma bir bak hele, bir de hayatının akışına. Ne görüyorsun? Tabi burada Marks’ın yabancılaşmasını kastetmiyorum. Başka bir şey bu… Ne zaman şu hiyerarşik toplumu, şu ezme ilişkilerinin düzenine teslim olmuş ülke insanını düşünsem Nilgün Marmara’nın “yabancıların en yakınıydın sen” deyişi aklıma geliyor. Her yer onlarla sarılmış. Tanıdığım ama tanımadığım insanlar… Yani en yakınımdan en uzaktakine kadar etrafımda kim varsa bana devamlı olarak tiksinerek baktığım şu piyasa düzeninin yarattığı toplumun birer yansıması gibi geliyor. Burada doğdum Muzaffer Abi, bu toprakların suyunu içtim. Öyle ya da böyle insan olmanın tüm yollarına burada tanık oldum. Burada ağaçtan düştüm, burada uçurtmamı gökyüzüne saldım… Ama ne diyeyim şu yabancılık duygusundan bir türlü çıkamıyorum.

Nereye gitsem hep aynı his. Bu normal mi sence? Duygulara, düşüncelere, ruha yapışmış bu hissin kaynağı ne olabilir?

“Hayat hiçbir şey değil, itina ile yaşamalısın.”

“Nasıl?”

“Senin Camus’un dediği şey bu. Onun sözü. Hayat bir anlam aramaya çalışılmayacak kadar kısa diyordu ya… ”

“Ha evet. Bir an ne kastettiğini kavrayamadım. O kadar da değil be Muzaffer Abi?”

“Nasılmış?”

“Şimdi her şeyi bireyin alanı içine hapsederek açıklamaya çalışmak. Tüketimin hazzında kaybolmuş vurdumduymazların aklıyla ifade etmek. Bilemiyorum, esas mevzunun neye dayandığını düşünmek lazım. Yani şu yaşadığımız sorunları salt insanın kendi varoluşuna, iradesine dayalı olduğu düşüncesiyle dünyayı okumaya kalkarsak yanılmaz mıyız? İnanılmaz düzeyde örgütlü, egemen güçlerin elinde biçimlenmiş politik güçler, iktidarlar çağında, insana şekil veren toplumun ezici egemenliğini görmezden gelirsek haksızlık etmiş olmaz mıyız? İnsan nihayetinde bilincini toplumsal alanda geliştiriyor. Bitki bile toprakta yeşeriyor, insan köklerini nereye salıyor?

Bak, bugün bir insanın bilincini eğriltebilecek, onu yanlış bilince taşıyabilecek inanılmaz düzeyde etkili araçlar var. Artık kapitalizmin en ileri aşamalarından birini yaşıyoruz. Bundan yüz elli yıl öncesini bir düşün Muzaffer Abi. O günün koşulları ile bugün aynı mı? Bu düzeyde mekanikleşmiş, bu düzeyde dijital araçlarla kuşatılmış mıydık? Bir kere kapitalizm kontrol ve şiddet araçlarıyla toplumu bu kadar esaret altına almış değildi. Düşünebiliyor musun, tam da Camus’un dediği “absürt” çizgide bir insanla karşı karşıyayız artık. Robotlaşmış, adeta varlık bilincinden yoksun, insani sorumluluk duygusundan uzak. Kendi iradesini kullanamayan değil adeta onun farkında olmayan. Çek çekmek istediğin yere türünden bir şey işte…”

“Boşuna Z kuşağı demiyorlar hani.”

“Evet Z kuşağı belki ama konu bundan daha derin geliyor bana. Yüzyıllardır, ilmek ilmek örülmüş bir düzen işliyor sanki. İnsanı bu yaşama tutsak edecek tüm araçlar sömürü egemenlerinin elinde. Toplum tasarımı egemen sınıfın amaçları üzerinden oluşturulurken insan da buna göre şekil almıyor mu? Meta çağındayız Muzaffer Abi. Meta kapitalizmini yaşadığımız günlere birden varmadık. Feodal kapitalizm, endüstri kapitalizmi, finans kapitalizmi ve geldik yeni bir evreye… Bir zamanlar sermaye birikimi fabrikanın üzerinden emeğin kullanımıyla sağlanmıyor muydu? Sonuçta o fabrikanın mükemmel üretimi için de toplumun ona göre tasarımlanması gerekmiyor muydu? Sınıflı, hiyerarşik toplum düzeni… Post modernizm değil miydi fabrika disiplininin yarattığı, katılaşmış, kalıplaşmış, tek tipleşmiş ne varsa her şeyi yıkmak iddiasında olan?

Kitlesel olduğu kadar çeşitlenmiş, renk renk, boy boy her biçimde ve standart üretimi yarattığımızda işler değişti bence. Ellili altmışlı yıllar… Farklı tercihlere, beğenilere göre tüketimi yeniden tasarladık. Eh tabi piyasa düzeninde talebin de buna göre şekillenmesi gerekiyor. O zaman ne yapmalı? Tabii ki farklı tercihlerin, beğenilerin önünü açmalı. Yani bildiğin fabrikanın ilk biçimi hiyerarşik, yukarıdan aşağı tek tip olarak üretimi nasıl biçimlendirdiyse ve buna göre toplumsal alanı, ilişkileri yapılandırdıysa, otomasyonla, bilgisayarla tanışmış yeni fabrika düzeni de kendi toplumunu getirdi. Birey yükseldi, toplumsal baskı araçları zayıfladı, yeni toplumda eskinin kalıpları kırıldı, yok edildi.

Farklılıkların önemsendiği, katı ulus aklı ve araçlarıyla kurulmuş devlet yapısının yeniden düzenlendiği bir dönem. Bireyciliğin toplumculuğun önüne geçtiği, yaşama ilişkin yeni değer ve tercihlerin teşvik edildiği bu dönemi kim olumsuz karşılayabilirdi?”

“İyi de çok hızlı olmadı mı bunlar, yozlaşmadık mı?”

“Yozlaşmadık Muzaffer Abi. Olması gerekendi. Üretim ilişkileri üst yapıyı belirliyor sonuçta. Ancak bizim gibi periferi ülkeler teslim alındı. O ayrı bir konu. Nasıl okuduğuna bağlı. Her şeyin vasatlaştığı düşüncesi nereden geliyor? Yok sayılmış, görülmeyen kenar mahallelerin ortaya çıkması, büyüyen bir tüketim toplumunda var olması neden rahatsız ediyor? Kültürsüz, ilkel, çağdışı gibi sıfatlamalar kimin eseri? Ya kalıplara sığmamış insanları öteki olarak tanımlamak?”

“Belki de yabancı, ha, ne dersin?”

“Yabancı kim burada? Sen mi ben mi? Öteki dediğin kim oluyor? O mu sen mi? Bu belirlemeleri kim yapıyor? Ne için?

Ne anlatıyor bu diye bakma öyle… Çoğu şeyin bir komedi olduğu duygusunu ilk defa yaşıyor olamazsın. Şu tanık olduğun şeyler nasıl da saçma geliyor değil mi?

Ben buna neoliberal çürüme diyorum.

Batı için bu sezon bitti. Şimdi meta kapitalizminin çağı. Neoliberal piyasanın ihtiyacı gereği kimlikler, inançlar, dil üzerinden toplumsallaşma döneminin sonuna geldik. Artık tercihler, değerler, alışkanlıklar üzerinden toplumsal ilişkiler alanı biçimleniyor. Her şeyin dijital sayılar ve verilerle piyasalaştığı, insanın metalaştığı, piyasada değişim değeri halini aldığı bir dönem.

Düşünsene Muzaffer Abi, senin dışında, senin tüm hareketlerini takip ederek; nasıl biri olduğunu, duygularını, tercihlerini, neleri sevip sevmediğini, haftada ne kadar süt içip ne kadar yumurta yediğini, hangi semtlere marketlere gittiğini, hangi ekranlarda neleri izlediğini, ne tür hastalıkların olduğunu hatta nerelerde dolaşıp hangi mekanlarda oturduğunu toplayıp veri haline getiren, sonra o verileri başka verilerle birleştirip senin hakkında işlemler yapan, sana teklifler sunan, senin hayatını yönlendiren akıllı yazılımlar… Her yandan sarılmışsın… Kişisel dünyana ait verileri dijital tüm hareketlerin üzerinden bir dijital varlık olarak toparlayan, gereğinde senin adına işlemler yapan akıllı yazılımlar. Yakında benzerin bir robot yapıp aynı verileri yüklerlerse ve senden ikinci bir kopya türetirlerse şaşmam bilesin!”

“Ooh paşam bunları biz görmeyiz. Hele hele bu coğrafyada daha çok yolumuz var.”

“Haklısın. Zaten biz sömürülenler listesindeyiz. Böylesi bir değişim bize uzak. Öyle bir eşikteyiz ki Muzaffer Abi her bakımdan ellerine düşmüşüz. Ülkenin yer altı yer üstü, havası suyu, emeği parası ne varsa ellerine. Maden işçisi maaşı için dileniyor ama sen yüzbinlerce maden ruhsatını seni sömürecek küresel şirketlere veriyorsun. Enerji kaynakların, değerli madenlerin, ormanların, tarımın, sağlığın, eğitimin…  Hangi birini sayayım. Finansal şirketler üzerinden ülkede girilmedik yer kalmamış. Ticaret yapıyorum diye ortada gezinenler tam anlamıyla ithalat düzeninin, küresel şirketlerin aracısı. Gerçi ülkede üretim dense onda da dışa bağımlısın. Olan biten her şeyin öyle piyasa gereklilikleri uğruna yapıldığını hiç sanmıyorum. Bak görüyorsun bir askeri darbe neler uğruna olmuş. Hepi topu elli yıla yakın bir zamanda “mali işgal” ülkenin her yerini eline geçirmiş. Adamlar için müstemleke olmuşsun Muzaffer Abi. Kendi memurunu tayin edebilecek gücün yok. Halkın iradesi sizlere ömür. Ağacına sarılıp korumaya çalışan kadından korkan bir devlet olur mu? Ama halkın değil de başkalarının hizmetindeysen ormandaki arıdan, tarladaki bok böceğinden bile korkarsın…”

“Desene kendi toprağında yabancı olmuşsun.”

“Ben miyim yabancı olan yoksa onlar mı bilemiyorum Muzaffer Abi. Meursault gibi insanların egemen olduğu şu toplumda ‘kim’ diye sorasım geliyor…”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz