Kelimelerin Gölgesinde Bir Yuva İnşa Etmek: Burcu Özer Katmer

0
60

“Varlığın evinde bir göçebe, bedenin kıyısında bir anlatıcı…”

Yeryüzündeki serüvenimiz önemli ölçüde bir mekanı mesken belleme ve o mekanda kendi hakikatimizi bulma arayışıdır. Martin Heidegger, varoluşçu bir bakış açısıyla, insanın dünyaya “fırlatılmış” (Geworfenheit) bir varlık olduğunu söyler. Bu fırlatılmışlık, beraberinde tekinsiz (unheimlich) bir yurtsuzluk hissi getirir; çünkü insan, içine doğduğu bu devasa dünyada sürekli yabancılaşma tehdidiyle karşı karşıyadır. Dünyanın hırpalayıcı gürültüsü, modernitenin bizi hapsettiği o parıltılı plaza fanusları ve sınır kapılarının ötesinde yankılanan o yabancı heceler, ruhu kökünden koparmaya çalışır. İşte tam da bu gerilim hattında, kelimeleri birer sığınak, dili ise aşınmaz bir çatı gibi kullanarak kendine ve kabilesine yeni bir yurt/yuva kuran bir anlatıcıyla, Burcu Özer Katmer ile birlikteyiz. Kurumsal kültür ve jargonu, statü konforunu otuz yaşında büyük bir cesaretle elinin tersiyle itmiş; hayatı, nefesi, sesi ve en önemlisi Theodor Adorno’nun deyimiyle “yurdunu kaybetmiş bir insanın yaşayacağı tek yer” olan yazıyı seçmiş, kendini arayan bir ruh. Son eseri Dünyayuva ile bizi elimizden tutarak coğrafyalar arası bir köprüde yürütürken, her öyküde cesurca ruhun en mahrem odalarının kapısını aralıyor ve hepimize o kadim soruyu fısıldıyor: “Kendini hatırlamaya hazır mısın?”

Onun yazım tarzı, sadece zihinsel bir kurgu sanatı değil, somatik bir sağaltım, bir mevcudiyet eylemi. Guillermo Cabrera Infante’nin o büyüleyici tanımıyla, yazarın işini “firarda olan insan sesini yakalamak” olarak gören Burcu, kontrol etmek yerine teslim olmayı ve dinlemeyi, ardından süslemeden, tüm gerçekliğiyle anlatmayı seçiyor. Yazıyla kurduğu bağ, Heidegger’in “Dil, varlığın evidir” felsefesinden izler taşıyor.  Zürih sokaklarında konuşulan dili anlamadığı o ilk göçmenlik günlerinde, sokak köşelerine oturup Türkçe yazarak hayata tutunması, tam da bu evin inşası eylemi. Ancak bu ev, statik bir korunak değil, Maurice Merleau-Ponty’nin “fenomenolojik beden” felsefesinde bahsettiği, dünyayı sadece zihinle değil, etle, kemikle ve nefesle deneyimleme, bir eylemlilik hali.  Korunaklı, güvenlikli bir “yuva” arayışı, bir kaçış değil, tam tersine Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda tasvir ettiği modern insanın kendi kendinin sömürgeni haline geldiği o performans cehennemine ve toplumsal cinsiyet rollerine karşı bir duruş hali. Burcu, kadının toplum tarafından dayatılmış maskelerden kurtuluşunu hüzünlü bir yas süreciyle kabullenmek yerine; Dionysosçu bir yaklaşımla, kadehler kaldırarak ve dans ederek bir şölene dönüştürüyor.

Bir yandan “öteki” olma deneyimiyle sarsılıp, diğer yandan yabancı bir ülkede sadece düzenini değil, kendisini tanımlayan tüm görünmez referans noktalarını ve kendini yegâne ifade etme biçimi olan “dil”i de kaybederken öte yandan Zurich Liest Festivali’nde ödül alan “Bu Hikâyenin Adı Başka Dilde Yazılamazdı: AYIP” öyküsü ile Jacques Derrida’nın “çevrilemezlik” (untranslatability) teorisinin kalbine dokunuyor.  

Burcu’nun yazarken kullandığı biçem çok güçlü bir edebi estetik içeriyor. Kitabın ithafındaki o can alıcı cümle, onun yazarlık biçimiyle bire bir örtüşüyor: “Kısa’nın uzun, az’ın çok olduğuna inananlara.”  Wittgenstein’ın Tractatus’un sonunda kurduğu o ünlü “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı” düsturunu, Burcu’nun öykülerinde minimalist bir sessizlik mimarisi olarak çok net görmek mümkün. Sayfalarca sürebilecek varoluşsal krizleri, köksüzlük sancılarını ya da “Sade Kahve” öyküsündeki iki eski dostun o iç burkucu yüzleşmesini birkaç kelimenin mevcudiyetine sığdırmak kolay iş değil, Italo Calvino’nun Mini-Öykü estetiğindeki “hafiflik” ve “hız” kavramlarından ilham alarak; duyguyu seyreltmeden, kelimeleri damıtabilmeyi becerebiliyor.

Kitabı okuduğunuzda yazma eylemini bir “alıcı olma ve aracı kalma” hali olarak gören bir ruhun; edebiyatın bir insanı kendi ham haline nasıl geri döndürebileceğine, unuttuğumuz kendimizi bize nasıl hatırlatabileceğine, “burada hepimize bir yer olduğuna” tanıklık edeceksiniz.

Keyifli okumalar.

Ulvi Yaman

Ulvi Yaman: Selam Burcu, öncelikle vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim. Klasik bir soruyla başlayalım çünkü seni tanımayan okuyucular olacaktır. Burcu Özer Katmer kimdir? Edebiyata nasıl bulaştı? Neden yazıyor?

Burcu Özer Katmer: Ben teşekkür ederim, benim için büyük keyif.

Bugün durduğum yerde kendimi en çok yazar ve eğitmen olarak tanımlayabilirim.

Son on yılı aşkın süredir kadınlarla, kurumlarla ve topluluklarla nefes, somatik çalışmalar, yaratıcı yazarlık ve kişisel dönüşüm alanlarında çalışıyorum.

İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra kurumsal hayatta çeşitli görevlerde yer aldım. Otuz yaşımda bu kariyeri geride bırakarak koçluk, eğitmenlik ve yazarlık yoluna yöneldim.

Kendimi en çok hikâyelerle çalışan biri olarak tanımlıyorum. Çalışmalarımın merkezinde kadınların kendileriyle, birbirleriyle ve hayatla kurdukları bağı güçlendirmek var. Bazen bunu bir kitap yazarak, bazen bir kadın çemberi kurarak, bazen de bir nefes ya da yazı çalışması aracılığıyla yapıyorum.

Türkiye’de başlayan yolculuğum beni kurumsal hayattan koçluğa, eğitmenliğe ve yazarlığa taşıdı. Son yıllarda ise İsviçre’de göç, aidiyet, kadınlık halleri ve insanın kendine dönüş yolculuğu üzerine çalışmaya ve üretmeye devam ediyorum.

Romanlarımda ve öykülerimde olduğu kadar atölyelerimde de insanların kendi seslerini, hikâyelerini ve içsel kaynaklarını yeniden keşfetmelerine eşlik etmeyi seviyorum. Çünkü inanıyorum ki bazen bir insanın hayatını değiştiren şey yeni bir bilgi değil, kendi hikâyesini başka bir yerden duyabilmesidir.

Ulvi Yaman: Çok da kısa olmayan bir süre kurumsal hayatta yer aldıktan sonra rotanı başka bir yöne çevirmişsin. Burada iki sorum olacak iç içe geçmiş; birincisi tabii ki neden? Kolay bir karar olmadığını düşünüyorum. İkincisi ise böyle kararlar cesaret ister. Yıkma ve yeniden inşa etme süreci hem sancılı hem korkutucudur. Gerek maddi gerekse manevi belirsizlikler içerir. O süreci ve yaşadıklarını merak ediyorum. Daha öncesinde yeni yol haritanla ilgili bir alt yapı çalışman, planlamaların var mıydı?

Burcu Özer Katmer: 30 yaşında kurumsal hayatı geride bıraktım. Maddi ve manevi belirsizliklerin yanında, genç yaşımda inşa ettiğim başarılı bir kariyeri ve yüksek bir geliri bırakmak kolay değildi.

Çok çalışıyordum ancak sevdiğim işi yapmadığım için yüksek performans gösterebilmek adına varımı yoğumu ortaya koyuyordum. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaydı ama içimde giderek büyüyen bir anlamsızlık hissi vardı. Bu nedenle o adımı atmak benim için zamanla bir seçenekten çok bir gerekliliğe dönüştü.

İçimde sürekli “Senin yolun bu değil” diyen bir ses vardı. Bir yandan da kendi yoluma yüzümü dönersem hayatın beni destekleyeceğine dair derin bir inanç taşıyordum. Elbette kolay bir yolculuk değildi. Ancak o dünyadan çıkıp kendimi aramaya karar verdiğim için bir gün bile pişmanlık duymadım diyebilirim.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o kararın kariyerimi değiştirmekten öte, kendimle ilişkimi değiştirdiğini görüyorum.

Ulvi Yaman: “Kabilesini Arayan Kadınlar” podcasti nasıl doğdu? Neyi hedefliyordun? Amaç neydi ve sence amacına ulaştı mı?

Burcu Özer Katmer: Kabilesini Arayan Kadınlar, İsviçre’ye göç ettikten sonra kendimi ifade etme ihtiyacımdan doğdu. O dönemde içimde birikenleri paylaşmaya ihtiyaç duyuyordum. “Boşluğa da olsa ses edeceğim” diyerek tamamen spontane bir şekilde kayıt almaya başladım.

Kendi deneyimimi anlattığım bu ses kayıtları zamanla 35 ülkedeki Türk kadınlarına ulaştı ve 200.000’den fazla kez dinlendi. Ama benim için en kıymetli tarafı rakamlar değil. Bu podcast sayesinde harika kadınlar tanıdım, çok güçlü dostluklar kurdum ve yıllar içinde adeta bir kız kardeşlik ağı oluştu.

Bir bakıma podcast bana göçün ilk yıllarında kaybettiğimi düşündüğüm aidiyet hissini yeniden verdi. Sesimi duyurmaya çalışırken aslında sesimi duyan, beni anlayan ve tıpkı benim gibi bir “kabile” arayışında olan kadınlarla bir araya geldim. Ortak arayışımız bizi buluşturdu.

Bugün geriye dönüp baktığımda, bu podcastin yalnızca benim hikâyemi anlatan bir alan değil, birbirimizin hikâyelerine tanıklık ettiğimiz bir buluşma noktası hâline geldiğini görüyorum. Bunun için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Ulvi Yaman: 2019 yılında İsviçre’ye taşındın. Bu da oldukça cesur bir karar. Tahmin ettiğin gibi göçmen olma durumuna bağlayacağım. Başka bir kültürde, başka bir coğrafyada yaşamanın artıları ve eksileri üzerine konuşalım mı biraz? Ben de Türkiye dışında yaşadığım için “öteki” olmak ne hissettiriyor? Seni değiştirdi mi? Kendine, insanlara, olaylara bakış açından bahsediyorum.

Burcu Özer Katmer: Göçmenlik benim için, kişinin içinde yaşadığı yerin ve kültürün değişmesiyle birlikte kendine dair algısının ve dünyayı algılama biçiminin de dönüşmesi demek. Sadece coğrafi bir yer değişikliği değil; insanın kendisiyle, alışkanlıklarıyla ve hayata bakışıyla yeniden tanıştığı bir süreç.

İlk yıllarında ciddi bir mahrumiyet hissi barındırabiliyor. Çünkü insan yalnızca evini, dilini ya da alıştığı düzeni geride bırakmıyor; aynı zamanda onu tanımlayan pek çok görünmez referans noktasını da kaybediyor. Bir şakayı anlamadığınız, bir kültürel göndermeyi kaçırdığınız ya da ana dilinizde olduğunuz kadar hızlı ve incelikli ifade edemediğiniz anlar oluyor. Bir anda kendinizi daha önce hiç deneyimlemediğiniz kadar acemi hissedebiliyorsunuz.

Bu anlamda “öteki” olmak bana çok şey öğretti. Öncelikle aidiyet duygusunun ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar kıymetli olduğunu fark ettim. Göç ettikten sonra ait hissetmenin ne kadar temel bir insan ihtiyacı olduğunu daha derinden gördüm.

Çoğu zaman kendimizi sahip olduğumuz roller üzerinden tanımlamayı öğreniyoruz: yaptığımız iş, içinde yaşadığımız çevre, ait olduğumuz kültür gibi. Göçle birlikte bunların bir kısmı doğal olarak çözülmeye başladı. O zaman şu soruyla karşı karşıya kalıyorsunuz: Bütün bunlar değiştiğinde ben kimim? Bu soru zaman zaman zorlayıcı olsa da benim için son derece dönüştürücü oldu. Bu anlamda göçün insanın kendilik algısını dönüştüren en güçlü deneyimlerden biri olduğuna inanıyorum.

Elbette göçün zor yanları hâlâ var. İki dil ve iki kültür arasında yaşamak, bazen hiçbir yere tam olarak ait olamamak bunlardan bazıları. Yazdığım hikâyelerin önemli bir kısmı da aslında bu duyguların etrafında dolaşıyor. Kendimi, benzer deneyimler yaşayan insanların hislerine ses verebilecek hikâyeler anlatırken buluyorum.

Sanırım göç bana en çok şunu öğretti: Ev dediğimiz şey her zaman bir yer değil. Bazen bir dil, bazen bir ilişki, bazen de insanın kendi içinde kurduğu bir alan. Ve yıllar içinde ben de “ev” fikrini dışarıda aramaktan çok, içimde inşa etmeyi öğreniyorum.

Ulvi Yaman: Bu soruyu çok kısa ve net soracağım; neden öykü? Şiir, deneme, gezi, yol hikayeleri, roman değil?  

Burcu Özer Katmer: Edebiyat alanında yayımlanan ilk kitabım, 2023 yılında Düşbaz Kitap tarafından yayımlanan Kendine Ait isimli romanım oldu. Roman dışında şiir, deneme, küçürek öykü ve çocuk kitabı türlerinde de yazıyorum.

Her şeyden önce iyi bir öykü okuru olduğumu söyleyebilirim. Okurken de yazarken de öykünün kendine has incelikleri ve kendine özgü zorlukları olduğunu görüyorum. Az sayıda kelimeyle derinlik yaratabilmek, bir karakterin ya da hayatın bir anının özüne yaklaşabilmek beni her zaman heyecanlandırıyor.

Bu yüzden öykü, çok sevdiğim ve keşfetmeye daha fazla adanmak istediğim bir tür. Her yeni öyküde, az sözle çok şey söylemenin yollarını yeniden öğrendiğimi hissediyorum.

Ulvi Yaman: Dünya bizi sürekli dışarıya, eylemlilik haline ve etkileşime çağırırken; “Yuva” tam tersi içe dönmeyi, kabuğu ve aidiyeti temsil ediyor. Kitabın başlığındaki o tire (-) işareti bir köprü mü, yoksa iki uzlaşmaz dünya arasındaki bir sınır çizgisi mi? Sen o çizginin neresinde duruyorsun?

Burcu Özer Katmer: Kitabın başındaki tire tamamen şekilsek zorunluluklardan doğdu alında. Düşbaz Kısa serisinin belli bir kapak formatı vardı ve benim bu kitap için ‘uydurduğum’ Dünyayuva isminin tek bir kelime olduğu belli olabilsin diye tire kullandık. J

Ulvi Yaman: Modernizmle birlikte, değişen yaşam koşulları, iş hayatı, boş zaman geçirme alışkanlıkları insan için “yuva”yı artık coğrafi veya mimari bir mekân olmaktan çıkıp bir “zaman dilimi” ya da “zihinsel bir sığınak” haline getirdi. Sen nasıl tanımlıyorsun içeride ve dışarıda olmayı? Dünyanın tekinsizliğini mi yuvaya taşıyor, yoksa yuvanın güvenli sularını dünyaya yayma gayreti mi söz konusu? “Yuva” nedir? Neresidir? Göçmen olma durumuyla da ilintili olarak soruyorum bu soruyu.

Burcu Özer Katmer: Dünyayuva için İsviçre’de yaptığımız etkinlikten sonra şunları yazmıştım:

‘Yuva nedir, neresidir?’ diye soruyorlar bana. Yuva, benim için kelimelerimi(zi)n su gibi aktığı, gözlerimi(zi)n ışıldadığı, tüm varlığım(ız)la sarıldığım(ı)z, gülüp ağladığım(ız) o yer. Tüm o anlar.’

Sosyal canlılar olarak ‘yuva’da hissetmenin, ait hissetmenin ancak ötekinin varlığında mümkün olduğunu hissediyorum. Her ne zaman ortak insanlık deneyimlerimiz etrafında toplanabilir, birbirimizin deneyimlerini yargısızca dinleyip onurlandırabilir, hislerimizi paylaşabilirsek orada yuvada olduğumuza, o zaman dünyanın bize yuva olduğuna inanıyorum. Bu bazen göçmenlik deneyimini her boyutuyla konuştuğumuz bir etkinlikte mümkün oluyor, bazen hayatımızdaki geçişleri birlikte ağırlamak adına oturduğumuz bir çemberde, bazen birlikte şarkılar söyleyebildiğimiz bir dost masasında. Tek bir cevap yok ve ben bu çok renkli hali çok seviyorum, bana umut veriyor.

Ulvi Yaman: Birçok yazar “yazmayı” evinden, yuvasından kelimelerle kaçıp dünyaya karışmak için bir araç olarak görür. Sende tam tersi bir durum söz konusu mu? Bir göçebe olarak işte ve sosyal hayatta çok uluslu, çok kültürlü ilişkiler ağının sahip olmanın getirdiği geniş bir alanda yazmak kendine bir “yuva inşa etme” eylemi mi aynı zamanda?

Burcu Özer Katmer: Yazmak benim için tam bir yuvamda hissetme eylemi. İsviçre’ye ilk göçtüğüm dönemde yazmaya sığınmanın tesadüf olmadığını, sokaklarda konuşulan dili anlamadığım dönemlerde, o sokaklarda bir köşeye oturup yazarak hayatla ve kendimle bağlantımı canlı tuttuğumu hissediyorum. Kahramanın yolculuğunda kahraman bilinmeze yol alırken ona verilen özel güç ya da hediye gibi. Yazmanın o dönemde elimi tutmasına bitimsiz bir minnet duyuyorum.

Ulvi Yaman: Entelektüel derinlik ve kurumsal hayatta geçirilen zaman, o jargon, çoğu zaman yazarken verilmek istenen duygunun sıcaklığını gölgeleyebiliyor. Gündelik hayatın “sıradan” ama aslında sıradan olmayan olaylarını, ilişkilerini, karakterlerin duygu dünyasını anlatırken o samimiyet ve “gerçeklik” algısı önünde bir engel teşkil etme durumu her zaman söz konusu.  Dünyayuva’yı yazarken böyle bir sıkıntı yaşadın mı? Kitabı okuyunca çok iyi kotardığını ve çok samimi bir dil kurgulamış olduğunu düşündüm çünkü.

Burcu Özer Katmer: Bunu duymak çok güzel, teşekkür ederim. Burada yazarın kendi sesiyle karakterlerinin sesini karıştırmamasının önemi devreye giriyor sanırım. Ben karakterleri dinleyip, onların sesini yansıttığım sürece tüm bu tehlikelerin ortadan kalktığını; karakterin kendi dünyasının, kelimelerinin, seçimlerinin devreye girdiğini düşünüyorum.

Ulvi Yaman: Yazmak için, özellikle hikâye yazmak için iyi bir gözlem gücü ve bu gözlemleme eylemi için görünmez olmak gerekiyor.  Ancak bir kitap çıktığında spot ışıkları sana dönüyor ve artık gözlemlenen sen oluyorsun. Görünür olmak, mahremiyet alanını ve dolayısıyla “yuvayı” tehdit eden, rahatsız eden bir şey mi, yoksa bir uzlaşı biçimi mi?

Burcu Özer Katmer: Bir Kitabın doğuş amacını gerçekleştirdiği, kelimelerin sesleneceği okurla buluşacağı süreç bence çok kutlu ve heyecanlı.  Yazmak ne kadar içedönük bir eylemse, okurla buluşmak adına görünür olmayı gerektiren her şey de bir o kadar dışa dönük.

Benim içimde hem bir sahne insanı hem de münzevi var diyebilirim. Yıllarca eğitmenlik vesilesiyle ve podcastlerimle de insanlara. Ulaşmaktan, dolayısıyla görünür olmaktan hep keyif aldım. Görünür olup olmamaktan çok ne kadar görünür olmayı tercih edeceğim oluyor benim sorum. O dengeyi kurabildiğim sürece etkileşimden zorlanmak bir yana, çok besleniyorum.

Ulvi Yaman: Dünyayuva’yı fiziksel bir mekân olarak görmek istersek, nasıl betimlersin?

Burcu Özer Katmer: Dünyayuva her renkten her yaştan her inançtan kadının etrafına özgürce var olabildiği, dünyayla, kendiyle ve tüm diğer kadınlarla bağlantı hissedebildiği bir çember olabilir. Yeşillikler içine kurulmuş bir çember. Ve orada herkese yer var.

Ulvi Yaman: Kitabın ilk öyküsü “Mavi Küçük Defter”de Semin karakteri üzerinden kurumsal hayatın, muntazam plazaların, fanusların insanı nasıl içten içe çürüttüğünü anlatıyorsun. Ve Semin bir gün “Cici kızı öldüreceğim, mükemmel eşi… Bugünden tezi yok kaldıracağım cenazelerini” diyor. Üstelik toplumun kadına dayattığı bu korunaklı maskelerin “yasını tutmak” yerine “dans ederek, kadehler kaldırarak” kutlamayı seçiyor. Oldukça sert ve güçlü bir söylem bu. Toplumun, iş hayatının dayattığı bu “cici kız” ve “mükemmel eş” kavramlarını konuşalım mı biraz? Neler söylemek istersin?

Burcu Özer Katmer: Semin tanıdığım birçok kadından ve kurumsal hayatın içinde kalmaya devam etseydim dönüşeceğimi hissettiğim kadından izler taşıyor. Kendini duymaya ve yaşamaya hasret kalmak, senden talep edilenlere ve olman gerektiğini düşündüğün kadın kimliğine sıkışmak… Öyküde bir anne kız ilişkisi merkezde ve kırklı yaşlarına gelmiş, yaşadığı bir rahatsızlık vesilesiyle hayatı sorgulamaya başlamış anne, kızıyla ilişkisine çok kıymet verdiği için o ilişkide gerçekten kendisi olmak istediğine karar veriyor. Tam da bu niyetle, zaman zaman yazdıklarının üzerini çizerek, kendine ve kızına dürüst olmayı hatırlayarak bir deftere kızı için notlar düşüyor.

Bana göre insan kendini terk ettiğinde bir bakıma yakın ilişkide olduğu herkesi de terk etmiş ve kendi de onlar tarafından terk edilmiş oluyor. Bu yüzden Semin’in sert ve net söylemlerinin bir yıkımdan çok, kendiyle, kızıyla ve hayatla ilişkisini yeniden inşa etmeye vesile olabileceğini düşünüyorum.

Ulvi Yaman: Zurich Liest Festivali’nde ödül alan “Bu Hikâyenin Adı Başka Dilde Yazılamazdı: AYIP” öykünde; karakterin ekrana “rude” ve “shame”, “unhöflich” gibi kelimeleri yansıtıp “İkisi de anlamını karşılamıyor, ayıbı başka dilde anlatamam, bunu ancak Türkçe yazabilirim” diyor. Coğrafya değiştirmek, başka bir kültüre adapte olmak, insanın kendi anadilindeki o kolektif “suçluluk ve utanç” duygularından (ayıptan) kaçabilmesine imkân veriyor mu? Yoksa coğrafi sınırları aşsak da bu ve bunun gibi kavramlar bavulumuzda bizimle her yere seyahat ediyor ve kurtulamıyor muyuz? Başka hangi kelimeler ve kavramlar var senin için kurtulamadığın?

Burcu Özer Katmer: Coğrafi olarak yer değiştirmek, koşullanarak büyüdüklerimizi geride bırakmamızı sağlamıyor bana göre. Onun içinde insanın bir ömür boyu kendi içine doğru yolda olması sanki önemli olan. Hangi kalıpları, inançları kültürden, aileden miras aldığını fark etmek ve ‘ben artık böyle bakmayı tercih etmiyorum’ deyip bırakabilmek. Tabi içine doğduğun çevreden uzaklaşmak bunu bir nebze kolaylaştırabiliyor.

Öykünün devamında da dediğim gibi, bir yandan da bunun bizim kültürümüze has olmadığını, özelliklere kadınlara yönelen kısıtlayıcı koşullandırmaların dünyannın bir çok yerinde farkllı formlarda var olduğunu görüyorum. Dünyanın neresinde olursam olayım, sadece kendim ve kızım için değil, tüm kadınlar için bu kavramları sorgulayabilmem gerektiğini hissediyorum.

“Ayıp” bu kavramların en belirginlerinden biri benim için. Ama “normal” de en az onun kadar güçlü bir kelime. Çünkü çoğu zaman insanlar hayatlarını kendi değerlerine göre değil, normal kabul edilen kalıplara göre şekillendirmeye çalışıyor. Oysa normlar zamana, kültüre ve koşullara göre sürekli değişiyor. Bu nedenle herhangi bir şey için “normali budur” demekten özellikle kaçınıyorum. İnsanların kendi hayatlarına, kendi değerleri ve seçimleri doğrultusunda bakabilmelerini çok daha kıymetli buluyorum.

Ulvi Yaman: Kitabın girişinde Virginia Woolf’un “Bir kadın olarak benim ülkem tüm dünyadır” alıntısına yer vermişsin. Ancak kitabın ilerleyen öykülerinde (Boş Raflar Kütüphanesi’nde) Mihri karakteri üzerinden, ülkeden ülkeye taşınmanın, sabit bir hayat kuramamanın, kök salamamanın getirdiği o gizli yorgunluğu ve “akşam olunca annesinin evinde bir kap yemek yiyen” insanlara duyulan o evcil gıptayı okuyoruz. Woolf’un kozmopolit, küresel kadın ideali ile insanın doğası gereği arzuladığı o “yerleşik aşinalık” isteği arasındaki çelişkiyi Burcu Özer Katmer nasıl dengeliyor?

Burcu Özer Katmer: Virginia Woolf’un bu sözleri benim için çok şey ifade ediyor. Yine kitabın başına not düştüğüm ‘Dünyanın herhangi bir yerinin,bir kadının kendini dinleyebileceği ve hayatını yeniden yaratacak gücü bulabileceği güvenli bir yuva olabilmesi adına, direngen bir umutla…’’ kısmı ile de çok eşleşiyor benim içimde.

Mihri yıllarca ‘yuva’ hissine hasret yaşıyor. Ancak bir gün, kadınlarla kurduğu bağlar sayesinde dünyanın neresinde olursa olsun, yuvada hissedebileceğini fark ediyor. Yeter ki kendisiyle bağını koparmasın, bunun için diğer kadınlar tarafından desteklenebilsin.

Kendi adıma kırklı yaşlarla birlikte, hayat boyu yıkıp yeniden yapacak, yeni yollara çıkacak bir karaktere sahip olduğumu kabul ettim diyebilirim. Bir yandan her insan evladı gibi aşinalığın güvenliğine sığınmak istiyorum. Diğer yandan bu yollara çıkmazsam kendimle bağımın zayıflayacağını hissettiğim için yalnızca aşinalık uğruna aynı yerlerde kalmayı tercih etmiyorum. Hikayemde ikisine de yer olabilsin istiyorum.

Ulvi Yaman: “Sade Kahve” öyküsünde iki eski dostun (Sibel ve anlatıcı) yıllar sonra bir araya gelişini, çocukluklarında gizli defterlerine yazdıkları “Tüm dünyadaki kadınlara ulaşacaktı kitapların” idealini anımsatışını okuyoruz. Fakat araya giren hayat, evlilikler ve ihanetler kelimeleri kurutmuş. Ve Sibel karakterinin sorduğu o can alıcı soru: “Kendimi hatırlamama yardım eder misin?”. Yazmak insanın kendine kendini hatırlatmasını sağlıyor mu sence? İnsan yazarken kendine ne kadar dürüst olabilir? Üstelik yazdıklarını başkalarının da okuyacağını düşünerek yazdığında.

Burcu Özer Katmer: Kendi adıma yazmayı kendime ve birbirimize karşı açık olmanın, deneyimlerimizi mümkün olduğunca yargılamadan onurlandırmanın bir yolu olarak görüyorum. Hep yazarın bir meselesi olduğu söylenir, ben de her seferinde her yazdığımla ‘bakın burada bir şey oluyor’ demeyi, yeterince konuşulmayan ortak insanlık hallerimizi dile getirmeyi mesele edindiğimi görüyorum. Bu kendiliğinden gelişen bir süreç. Yazmak benim için, ben/bana özelden ortak insanlık haline gidişin yolu.

Yazılarımla, podcastlerimle ya da başka bir yolla kırılganlığıma alan açtığımda, birinin “Yalnız değilmişim”, “Kendime daha fazla anlayış gösterebildim” ya da “Sayende kendi deneyimime başka bir yerden bakabildim” demesi benim daha rahat nefes alıp vermemi sağlıyor. Bu benim için çok kıymetli.

Ulvi Yaman: Kitabın ithaf kısmında “Kısa’nın uzun, az’ın çok olduğuna inananlara” yazıyor. Hikayelerin de öyle. Bu bana kendi sektörümde, (gerçi felsefeden mimarlığı birçok alanda kullanılan bir söz) “Less is more” deyişini anımsattı. Edebiyatta da Antoine de Saint-Exupéry’nin ‘Mükemmellik, artık eklenecek bir şey olmadığında değil, çıkarılacak bir şey kalmadığında gerçekleşir’. sözü buna karşılık geliyor. Gerçekten de çok zor iştir duygudan, ifadeden ödün vermeden “kısa” yazabilmek. Haiku yazabilmek gibi. Ya da tartışmalı ve bir şehir efsanesi olarak Ernest Hemingway’e ithaf edilen veya bir gazetenin küçük ilanlar sayfasında yer aldığı iddia edilen “Satılık bebek ayakkabısı, hiç giyilmemiş” cümlesi gibi. Çok uzattım biliyorum kısacık bir soruyla bağlayacağım; Nasıl beceriyorsun?

Burcu Özer Katmer: Ben yazmayı büyük ölçüde bir mevcudiyet ve dinleme eylemi olarak görüyorum. Yazar Guillermo Cabrera Infante, yazarın işinin “firarda olan insan sesini yakalamak” olduğunu söyler. Benim için de yazmak biraz böyle bir eylem.

Yazarken kendimi alıcı bir halde hissediyorum; ifade bulmak isteyene aracılık ediyorum. Bu yüzden yazma sürecinde kontrol etmekten çok dinlemeye çalışıyorum.

Olabildiğince mevcut kalabildiğimde ve ifade bulmak isteyen şeyi dikkatle dinleyebildiğimde, metnin de olması gerektiği kadar doğduğuna inanıyorum. Okuyucuya ulaşması gereken ne varsa, onun da yolunu bulacağını umuyorum

Ulvi Yaman: “Hafızası elinden gidince bir seçim mi yapıyor insan; hep nereye, hangi zamanlara gideceğine dair?”. Hala gideceğin bir yer, yerler var mı? “Yuva”nı buldun mu? Özlediğin bir “yuva” var mı? Yoksa “yuva”dan vaz mı geçtin? Bize öğretilen, dayatılanın dışında başka, çok daha iyi bir “yuva” var mı?

Burcu Özer Katmer: Nihai bir yuva arayışından çok, ‘yuvada olduğumu hissettiğim anları’ fark etmek ve o hissi içime çekmek niyetindeyim diyebilirim. Bu anlar kah çocukluğumdan bir yer, bir kokuyu geri getiriyor, kah farklı dilden, kültürden geldiğim insanlar arasındayken, derin paylaşımlar sayesinde mümkün oluyor. 

Ben de yazdıklarımla ve tuttuğum alanlarda, hepimizin yuvada hissettiği anların artmasına vesile olma niyetindeyim, hep.

Önceki İçerik“Chicano” Kültürü, İsyan ve Estetik: “Lowrider”
1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı. 1984-1989 yılları arasında, bir yandan okurken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. , yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü. 1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (dDf'teki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005-14 yılları arasında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı. Ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi.Reklamcılık ve Etkinlik Yönetimi alanlarında bir çok ödül aldı. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği Genel Koordinatör olarak görev yaptı. Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı. Halen bir çok ajans ve markaya danışmanlık vermektedir. TTNet'in "Yaratıcıya Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek" projesinin eğitmenlerinden oldu. 2006-2011 yılları arasında Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdi. Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir Specialties: Advertising, Event Management and Marketing, Special Project

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz