Eskiden ölüm, mutlak bir sessizlik demekti. Birini kaybettiğimizde elimizde kalan tek şey sararmış fotoğraflar, belki birkaç el yazısı not ve zihnimizde zamanla solmaya yüz tutan o eşsiz ses tonu olurdu. Yas tutmak, o sessizliğe alışma süreciydi. Ancak bugün, yapay zeka bu sessizliği bozmaya aday. Artık sevdiklerimizin sesini kopyalayabiliyor, eski mesajlarından onların cümle kurma biçimlerini taklit eden sohbet botları yaratabiliyor ve hatta fotoğraflarını canlandırıp bize gülümsemelerini sağlayabiliyoruz. Peki ama bu teknolojik “Mucize”, insani bir teselli mi yoksa ölen kişinin ruhunu hapsetmek mi?
Ruhun Dijital Yankısı: Simülasyon mu, Gerçeklik mi?
Felsefenin kadim sorularından biri şudur: Bir şeyi o şey yapan nedir? Eğer bir yapay zeka, vefat eden birinin tüm anılarını, kelime seçimlerini, mizah anlayışını ve sesini birebir kopyalayabilirse, o “kişi” orada mı demektir?
Burada “Grief Tech” (Yas Teknolojisi) devreye giriyor. Bir yazılım, sevdiğiniz kişinin sesinden size “Günaydın” dediğinde, beyniniz o tanıdık frekansı algılar ve bir dopamin salgılar. Ancak kalbiniz, o sesin arkasında bir bilinç olmadığını bilir. Bu durum, felsefedeki “P-Zombie” kavramına benzer; dışarıdan tamamen insan gibi davranan ama içsel bir deneyimi veya bilinci olmayan bir varlık. Sevdiğimiz kişinin dijital kopyasıyla konuşurken aslında kiminle konuşuyoruz? Onunla mı, yoksa kendi özlemimizin bir aynasıyla mı?
Etik Bir Uçurum: Dijital Miras ve Rıza
İşin etik boyutu, belki de en karanlık sulara girdiğimiz yer. Bir insan hayattayken “Ben öldükten sonra dijital bir ikizim oluşturulsun” demediyse, onun verilerini kullanarak bir simülasyon yaratmak ne kadar ahlaki?
Bir insanın anıları, onun en mahrem mülküdür. Bizler, vefat eden birinin özel günlüklerini okumayı bile etik bulmayan bir kültürden gelirken, şimdi o kişinin tüm verilerini bir algoritmanın içine boşaltıp onu bir “Hizmet ürününe” dönüştürmeyi tartışıyoruz. Bu dijital ikizlerin ileride bir reklam aracı olarak kullanılması, hatta hiç söylemeyecekleri şeyleri söylemeleri riski de cabası. Ölüm, kişiyi dünyevi sorumluluklardan kurtarır deriz; ancak yapay zeka, kişiyi dijital bir köle olarak sonsuza dek çalıştırmaya devam edebilir.
Geçiciliğin Estetiği: Ölümün Hayata Kattığı Anlam
Felsefede Martin Heidegger, insanı “Ölüme doğru giden varlık” (Sein-zum-Tode) olarak tanımlar. Ona göre hayatı değerli kılan, onun bir sonu olmasıdır. Bir sonbahar yaprağını güzel yapan, onun düşeceğini bilmemizdir. Eğer ölümü dijital yöntemlerle “ertelemeye” veya yok saymaya çalışırsak, yaşamın o keskin ve kıymetli tadını da kaybedebiliriz.
Sonsuz bir dijital varoluş vaadi, aslında yası reddetmektir. Yas tutmak zordur, yakıcıdır ama insanı büyütür. Birini kaybetmenin acısını yaşamak, o kişiye duyulan sevginin son kanıtıdır. Eğer bir tuşa basıp onunla her an konuşabiliyorsak, o kişinin “yokluğunu” hiçbir zaman kabullenemeyiz. Bu da bizi, bitmeyen bir melankoliye ve asla kapanmayan bir yaraya hapseder. Belki de insanın en temel haklarından biridir unutulmak, geride kalanların en temel görevi ise vazgeçmeyi öğrenmektir.
Samimiyetin Dijitalleşmesi: Bir Fotoğrafın Kokusu
Şimdi düşünelim: Eski bir sandığın dibinde bulduğunuz, kenarı kıvrılmış bir fotoğrafın verdiği o hüzünlü huzuru, kusursuz bir 4K yapay zeka animasyonu verebilir mi? Yapay zeka bize bilgi verebilir, ses verebilir ama ruh veremez. Samimiyet, kusurlardadır. Bir insanın konuşurken takılması, bir kelimeyi yanlış söylemesi veya sadece size özel bir bakışı… Bunlar algoritmaların hesaplayabileceği matematiksel veriler değil, yaşanmışlığın izleridir.
Yapay zeka ile yaratılan “ölümsüzlük”, aslında bir nevi mumyalamadır. Eski Mısır’da bedenler mumyalanırdı, şimdi ise ruhlar dijital olarak mumyalanıyor. Ancak mumya, yaşayan insanın yerini tutmaz; sadece onun bir zamanlar var olduğunun sessiz ve donuk bir tanığıdır.
Sonuç: Hatırlamak mı, Tutunmak mı?
Yapay zeka teknolojisi, yas sürecinde bize yardımcı bir araç olabilir. Belki vefat eden birinin sesinden eski bir masalı dinlemek iyileştiricidir. Ancak sınır, “hatırlamak” ile “tutunmak” arasındaki o ince çizgide gizlidir. Teknolojiyi sevdiklerimizin hatırasını yaşatmak için bir kütüphane gibi kullanmalı, onları geri getirmeye çalışan bir laboratuvar gibi değil.
Gerçek ölümsüzlük, bir yazılımın kodlarında değil, geride bıraktığımız insanların kalplerinde, ektiğimiz bir ağaçta veya birine öğrettiğimiz bir bilgide gizlidir. İnsan, sadece etten kemikten veya veriden ibaret bir varlık değildir; o, yaşanmışlıkların ve nihayetinde veda edebilme asaletinin toplamıdır. Belki de yapay zekaya en çok ihtiyacımız olan şey, bize veda etmenin ne kadar insani bir erdem olduğunu hatırlatmasıdır.

