Yapay zekâ herkesi üreticiye dönüştürdü. Şarkı, oyun, fotoğraf, resim artık kıt değil. Peki her şeyin sınırsız ve anında elimizin altında olduğu bir dünyada kıymet nereye gidiyor?
Kütüphane artık gerçek
Jorge Luis Borges 1941’de hayali bir kütüphane anlattı. Babil Kütüphanesi, alfabenin harfleriyle yazılabilecek bütün olası kitapları içeriyordu. Yazılmış ve yazılacak her şey oradaydı: her şiirin kusursuz hali, her romanın doğru sonu, hatta kendi hayatınızın hikayesi. Bir şartla: bu kitaplar, anlamsız harf yığınlarından oluşan sayısız cildin arasına dağılmıştı.
Borges’in kütüphanecileri önce coşkuya kapılır. Her soru cevaplanmış, her sorun çözülmüştür; yeter ki doğru kitap bulunsun. Sonra umutsuzluk gelir. Her şeyin var olduğu yerde hiçbir şey bulunamaz. Anlam, bolluğun içinde boğulur.
Seksen beş yıl sonra bu hikaye bir mecaz olmaktan çıktı. Birkaç cümlelik bir tarifle artık şarkı besteleniyor, oyun kodlanıyor, fotoğraf çekilmeden fotoğraf üretiliyor, web sitesi tasarlanıyor. Düne kadar yıllar süren bir ustalık gerektiren işler, bir kahve molasına sığıyor.
Rakamlar bu değişimin ölçeğini gösteriyor. Müzik platformu Deezer’a Haziran 2026’da her gün yaklaşık 90 bin tamamen yapay zekâyla üretilmiş şarkı yüklendi. Bu, platforma günlük yüklenen yeni müziğin yarısından fazlası demek. Steam’de 2014’te 1.712 oyun yayımlanmıştı; 2025’te bu sayı 21 bini aştı. Yapay zekâ görselleri 2023 yazına geldiğinde 15 milyarı bulmuştu. Fotoğrafın bu sayıya ulaşması yaklaşık 150 yıl sürmüştü. Yeni yayımlanan İngilizce web makalelerinin de aşağı yukarı yarısı artık ağırlıklı olarak makinelerin elinden çıkıyor.
Oyun örneğinde bir düzeltme gerekiyor: bu patlama yapay zekâyla başlamadı. Dağıtım kanallarının herkese açılması bolluğun kapısını çoktan aralamıştı. Yapay zekâ o kapıyı menteşelerinden söktü. Artık engel yalnızca dağıtımın değil, üretimin kendisinin önünden de kalktı.
Bu yazının sorduğu soru basit: Her şeyin aşırı miktarda ve anında erişilebilir olduğu bir dünya, insana ne yapar?
Kıtlık nereye gitti?
Ekonominin en eski dersi, değerin kıtlıktan doğduğudur. Altın değerlidir, çünkü azdır. Bir ustanın tablosu değerlidir, çünkü ondan bir tane vardır ve onu yapmak bir ömür almıştır. Peki üretimin maliyeti sıfıra yaklaştığında kıtlık ortadan kalkar mı?
Kalkmaz; yer değiştirir. Bunu en iyi anlatan cümle, iktisatçı ve bilişsel bilimci Herbert Simon’a ait. Simon 1971’de, daha kişisel bilgisayar bile yokken, şunu yazdı: “Bilgi zenginliği, dikkat yoksulluğu yaratır.” Bilgi, onu alanın dikkatini tüketir. Bilgi çoğaldıkça, tükettiği şey kıtlaşır.
Yapay zekâ bu denklemi uç noktaya taşıdı. Üretmek artık neredeyse bedava. Ama bedava olan üretimin faturası ortadan kalkmadı, yalnızca adres değiştirdi: artık onu üreten değil, alan ödüyor. Her yeni şarkı, her yeni görsel, her yeni oyun, hepimizin sınırlı zamanından bir pay istiyor. Günde yirmi dört saatimiz var ve bu sayı hiçbir modelle artırılamıyor.
Deezer’ın verileri bu kaymayı neredeyse laboratuvar temizliğinde gösteriyor. Yapay zekâ üretimi şarkılar, platforma yüklenen yeni müziğin yarısından fazlasını oluşturuyor. Ama toplam dinlenmelerin yalnızca yüzde 1 ile 3’ü bu şarkılara gidiyor. Üstelik 2025’te bu şarkıların dinlenmelerinin yüzde 85’e varan kısmının sahte olduğu tespit edilmiş. Yani üretim patlıyor, ilgi yerinde sayıyor. Dağ büyüyor, ama kimse tırmanmıyor.
Dilin kendisi de bu yorgunluğu kaydetti. Merriam-Webster sözlüğü 2025’in kelimesi olarak “slop”u seçti ve onu “genellikle yapay zekâyla, yığın halinde üretilen düşük kaliteli dijital içerik” diye tanımladı. Kelimenin kökeni dikkat çekici: 1700’lerde yumuşak çamur, 1800’lerde yemek artığı, hayvan yemi. Bir toplum, bolluğa verdiği adı artıklardan seçiyorsa, bir şeyler değişmiş demektir.
Hiçbir şeye şaşırmayan izleyici
1903’te Alman sosyolog Georg Simmel, Berlin gibi hızla büyüyen metropollerde yaşayan insanın ruh halini inceledi. “Büyük Şehirler ve Zihinsel Hayat” adlı denemesinde şehirlinin, köylüden farklı olarak, durmaksızın bir uyaran yağmuruna maruz kaldığını anlattı: kalabalıklar, sesler, tabelalar, hız. Sinir sistemi bu yüke dayanamaz. Çözüm olarak şehirli bir kalkan geliştirir. Simmel buna blazé tavır der.
Blazé insan hiçbir şeye tam olarak tepki vermez. Şeyleri algılar, ama aralarındaki farkı hissedemez. Simmel’in ifadesiyle dünya ona tekdüze, mat ve gri bir tonda görünür. Bu bir kabalık değil, bir hayatta kalma stratejisidir.
Bugün o metropol cebimizde. Bir başparmağın tek hareketiyle, bir ressamın ömür boyu yapamayacağı sayıda görüntüyü birkaç dakikada geçiyoruz. Nefes kesici bir dağ manzarası, kusursuz ışıklı bir portre, sinematik bir sokak sahnesi: hepsi akışın içinde eşit ağırlıkta akar ve eşit hızla unutulur. Psikologların hedonik adaptasyon dediği mekanizma da aynı yönde çalışır: insan yeni olana şaşırtıcı bir hızla alışır. Sınırsız yenilik, sonunda yenilik duygusunun kendisini tüketir.
Yapay zekâ bu tabloya yeni bir katman ekledi: şüphe. Deezer adına yapılan ve sekiz ülkede 9 bin kişiyi kapsayan bir ankette katılımcıların yüzde 97’si, kör testte yapay zekâ müziğini insan yapımı müzikten ayıramadı. Ayırt edemediğimiz bir dünyada, güzel olan şeye verdiğimiz ilk tepki artık hayranlık değil, bir soru: “Bu gerçek mi?” Simmel’in blazé şehirlisi kayıtsızdı. 2026’nın izleyicisi kayıtsız olmakla kalmıyor, bir de temkinli.
Filozof Byung-Chul Han, bu deneyimin daha derindeki bir kırılmaya işaret ettiğini düşünüyor. Han’a göre çağımızda enformasyon, hem nesnelerin hem de anlatının yerini alıyor. Anlatı zaman ister; bir başlangıcı, bir sürekliliği, kişiyi bir yere bağlayan bir bağı vardır. Enformasyon ise anında tüketilir ve bir sonrakiyle değiştirilir. Bolluk çağında eserler de eser gibi değil, enformasyon gibi yaşanıyor: bakılıyor, kaydırılıyor, unutuluyor. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” dediği dünyada kalıcı olanın yerini geçici olan alıyordu. Şimdi eser de akışkanlaştı. Kolay üretilen, kolay atılıyor.
Auradan emek izine
Yirminci yüzyılın en çok alıntılanan sanat denemelerinden biri, Walter Benjamin’in 1935’te yazdığı “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”dır. Benjamin, bir sanat eserinin “burada ve şimdi” oluşuna, yani biricikliğinden gelen o tarif edilmesi zor çekime aura der. Fotoğraf ve sinema, eseri sınırsızca çoğaltarak bu aurayı eritir. Mona Lisa’nın bir milyon kartpostalı vardır, ama Louvre’daki tuval hâlâ tektir.
Yapay zekâ Benjamin’in tarif ettiği süreci bir adım öteye taşıyor. Artık çoğaltılan bir asıl bile yok. Her çıktı hem bir “orijinal” hem de sonsuz olası varyasyondan yalnızca biri. Aynı tarifle yeniden deneyin, başka bir “ilk” elde edersiniz.
Jean Baudrillard’ın 1981’de simülakr dediği şey de ilk kez bu kadar somut. Baudrillard’a göre göstergeler zamanla gerçeklikten kopar ve yalnızca birbirine gönderme yapmaya başlar. Yapay zekâ modelleri de dünyaya bakarak değil, dünyanın önceki görüntülerine bakarak üretir. Bilim dünyası bunun ilginç bir yankısını da tartışıyor: 2024’te Nature’da yayımlanan bir çalışma, modellerin kendi ürettiği verilerle eğitildikçe çeşitliliği yitirebildiğini gösterdi. Bulgunun hangi koşullarda geçerli olduğu hâlâ tartışılıyor; ama kopyanın kopyasının solması fikri, Baudrillard’ın hoşuna giderdi. Kültür kuramcısı Mark Fisher’ın “geleceğin yavaş iptali” dediği durum da buraya bağlanıyor: geçmiş verilerle beslenen araçlar tanıdık olanın sonsuz varyasyonunu üretiyor. Bolluk, yenilik ile aynı şey değil.
Peki aura kaybolunca değer nereye gidiyor? Psikoloji deneyleri şaşırtıcı derecede net bir cevap veriyor. 2023’te yayımlanan bir çalışmada katılımcılara bir dizi görsel gösterildi. Görsellerin tamamı aslında yapay zekâ üretimiydi; araştırmacılar yalnızca etiketleri değiştirdi. “İnsan yaptı” etiketi taşıyan eserler beğenilme, güzellik, derinlik ve değer puanlarının hepsinde öne geçti. Fark en çok derinlik ve değerde büyüktü; salt görsel beğenide daha küçüktü. Yani gözümüz ayırt etmiyor, ama zihnimiz ediyor. Bir eserde aradığımız şey yalnızca görüntü değil; bir insanın bize bir şey söylediği hissi.
Psikologlar buna “emek sezgisi” diyor: üzerine daha çok emek verildiğini düşündüğümüz şeye daha yüksek değer biçme eğilimimiz. Bu etkinin gücü tekrar deneylerinde her zaman aynı çıkmadı; ama yönü tutarlı. 2026’da yayımlanan bir başka çalışma, yapay zekâ sanatına karşı duyulan tepkiyi “estetik öfke” ve “ontolojik huzursuzluk” olarak adlandırıyor: izleyici eserin arkasındaki insan sürecini zihninde kuramıyor ve bu boşluk rahatsız ediyor.
Burada Pierre Bourdieu devreye giriyor. Bourdieu’ya göre beğeni, insanların kendilerini başkalarından ayırt etme aracıdır. Herkesin kusursuz bir görüntü üretebildiği bir dünyada kusursuzluk ayırt edici olmaktan çıkar. Yerine başka işaretler geçer: el emeği, kusur, analog olan, “insan yapımı” etiketi, eserin arkasındaki hikaye. Bolluk çağının lüksü nesne değil, zaman. Birinin bir şeye gerçekten zamanını verdiğini bilmek.
Karşı ses: bu korkuyu daha önce de yaşadık
Buraya kadar anlatılanlar bir ağıt gibi okunabilir. Ama tarih, her büyük çoğaltma teknolojisinin aynı korkuyla karşılandığını hatırlatıyor.
1545’te İsviçreli bilgin Conrad Gessner, matbaanın yol açtığı “kafa karıştırıcı ve zararlı kitap bolluğundan” yakınıyordu. 1859’da Charles Baudelaire, fotoğrafı yetenekten yoksun ressamların sığınağı olarak küçümsüyordu. Kitap okumayı bırakmadık. Resim de ölmedi; tam tersine, gerçeği kopyalama yükünden kurtulunca empresyonizme, oradan soyuta uzanan yeni bir yola girdi. Ev stüdyoları ve dijital kameralar “herkes müzisyen, herkes fotoğrafçı oldu” söylemini doğurdu. Sıradan üretim gerçekten arttı; ama yeni türler ve yeni ustalar da o bolluğun içinden çıktı.
Benjamin’i de yalnızca bir yas tutucu olarak okumak haksızlık olur. O, aura kaybolurken sanatın kitlelere açılmasını özgürleştirici de buluyordu. Bugün eğitime, sermayeye ya da ekipmana erişimi olmayan milyonlarca insan, ilk kez kafasındaki bir imgeyi, bir melodiyi, bir oyun fikrini somutlaştırabiliyor. Bu da bolluğun bir yüzü.
Dahası, izleyici zaten eliyor. Deezer’daki tablo bunu gösteriyor: üretimin yarısı makineden, ama dinlenmelerin neredeyse tamamı başka yerden. Bu da yeni bir ustalık alanı açıyor. Bolluk çağında en değerli insan, belki de en çok üreten değil; kalabalığın içinden bir şeyi çekip “şuna bak” diyebilen. Küratör, eleştirmen, güvenilen ses yeniden merkeze geliyor.
Yine de tarihsel paralelin bir sınırı var. Matbaa, fotoğraf ve kayıt teknolojisi çoğaltmayı kolaylaştırdı. Yapay zekâ ise üretimin kendisini kolaylaştırıyor. Birincisinde elimizde hâlâ bir asıl ve onu yapan bir insan vardı. İkincisinde bu bağ gevşiyor. Bu yüzden bugün yaşadığımız şey, eski korkunun yeni bir versiyonu olabilir; ama aynı zamanda gerçekten yeni bir şey de olabilir. Cevabı henüz bilmiyoruz.
Kapanış: seçmek, yeni yaratmaktır
Borges’in kütüphanesine dönelim. O hikayede kimse yeni bir kitap yazmaz; yazmaya gerek yoktur, çünkü her kitap zaten oradadır. Asıl iş, doğru kitabı bulmaktır ve bu iş, insan ömrüne sığmaz.
Bugün kendimizi tam da o kütüphanecilerin yerinde buluyoruz. Üretmek, bulmaktan kolay hale geldi. Bir şarkıyı üretmek birkaç saniye sürüyor; o şarkıyı sonuna kadar dinlemek üç dakika. Belki de bu çağın en kıt kaynağı, en değerli sanatı ve en radikal jesti aynı şey: bir şeye uzun uzun bakmak.
Her şeyin çok olduğu yerde, seçmek yaratmaktır. Dikkatimizi neye verdiğimiz, artık neyi ürettiğimizden daha çok şey söylüyor.

