Ulus Baker, akademinin o steril, yalıtılmış ve fildişi kulelerine sırtını dönerek felsefeyi sokağın, bedenin ve insanî deneyimin tam ortasına indiren bir düşünürdür. Baker, kavramları soyut birer zihinsel egzersiz olarak değil; insanların günlük hayatta maruz kaldığı sevinçleri, öfkeleri, kederleri ve toplumsal baskıları çözen canlı birer mücadele aracı olarak ele alır. Baruch Spinoza’nın ontolojisini, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin politik coğrafyasını, Dziga Vertov’un sinema ve montaj teorisini Türkçenin düşünce evrenine kazandırırken; metinleri çağımızın karanlık köşelerini aydınlatan felsefi birer neştere dönüştürmüştür.
Baker’in düşünce dünyasını bugün bizler için bu kadar hayati kılan temel unsur, onun henüz dijital ağların ilk şafağında, teknolojinin ve kitle iletişim araçlarının insan zihni ile bedeni üzerinde kuracağı biyo-politik tahakkümü deşifre etmiş olmasıdır. “Kanaatler toplumu”, “imaj rejimleri”, “duygulanım (affectus)”, “minör dil” ve “denetim toplumları” gibi kavramsallaştırmaları; bugün içinde boğulduğumuz üretken Yapay Zekâ, akış algoritmaları, sentetik imajlar ve bulut bilişim evrenini çözümlemek için radikal bir felsefi harita sunar.
Baker, teknolojinin vaat ettiği pürüzsüz konfora, ambalajlanmış hazır kanaatlere ve bedensizleşen zekâ fantezilerine karşı; insanın öngörülemez, çelişkili, pürüzlü ve dirençli varoluşunu savunmuştur.
“Felsefe kavramlar yaratma sanatıdır. İletişim, pazarlama ya da reklamcılık ise kavram yaratmaz; onlar hazır fikirlerle, yani kanaatlerle (doxa) iş görürler. Kanaatler, tartışmanın ve pazarın tedavül araçlarıdır.”
Gilles Deleuze & Félix Guattari, Felsefe Nedir?
Ulus Baker’in düşünce evreninin en keskin, en uzlaşmaz ve en kışkırtıcı tezlerinden biri, modern kitle toplumunun bir “fikirler toplumu” değil, bir “kanaatler toplumu” (society of opinions) olduğu tespittir. Baker, sosyoloji ve felsefe kürsülerinde tekrar edilen konforlu ezberleri yerle bir ederek; kitlelerin birer özgün “fikre” sahip olmadığını, iktidar odakları ve medya aygıtları tarafından imal edilip zihinlere zerk edilmiş hazır “kanaatleri” devraldığını savunur. Fikir; sancılı bir zihinsel eylemin, çelişkileri göğüsleme cesaretinin, kavramsal inşanın ve birinci elden bedensel/tarihsel bir tecrübenin ürünüdür. Kanaat ise tam aksine, zihinsel tembelliğin konforlu sığınağı, anında tüketilip atılabilen zihinsel ambalajlı bir metadır.
Bugün Yapay Zekâ’nın, büyük dil modellerinin (LLM) ve algoritmik akışların her an zihnimizi kuşattığı ekosistemde, Baker’in bu teşhisi ontolojik bir zirveye ulaşmış durumdadır. Üretken Yapay Zekâ (Generative AI) sistemleri; sadece metin derleyen ya da kod yazan pasif araçlar değildir. Onlar, insanlığın birikimini olasılıksal matrislerden geçirerek kitlelere anında sunan “otomatik kanaat fabrikalarıdır”.
Ulus Baker, Kanaatlerden İmajlara eserinde ve çeşitli denemelerinde, enformasyon endüstrisinin bireye “düşünme” zahmetini borçlandırarak nasıl ortadan kaldırdığını masaya yatırır. Baker’in metinlerinde altını çizdiği temel kırılma, bilginin bir arayış ve inşa süreci olmaktan çıkıp, paketlenmiş bir tüketim nesnesine dönüşmesidir. Baker’in teorik omurgasını takip ettiğimizde şu hakikati görürüz: “İnsanlar fikir sahibi olmak istemezler; çünkü fikir tehlikelidir, yorucudur, çelişki barındırır ve kişinin varoluşsal konforunu bozar. İnsanların arzuladığı şey ‘kanaattir’. Kanaat zahmetsizdir; dışarıdan hazır alınır, giyilir, teşhir edilir ve eskidiğinde hiçbir vicdani azap çekmeden bir kenara fırlatılır. Medya ve modern teknoloji, tam da bu kanaat açlığını beslemek, insanlara sormadıkları soruların hazır yanıtlarını zerk etmek için çalışır.”
Baker, bu noktada Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Felsefe Nedir? metninde sıkça altını çizdiği, kavram üretmek yerine “fikir alışverişinde bulunma” (doxa üretme) tuzağına düşen modern bireyin portresini çizer. Bu bağlamda, Yapay Zekâ algoritmaları tam da doxanın (kanaatin) endüstrileşmiş halidir. Arama motorunun üzerinde beliren Yapay Zekâ Özetleri (AI Overview) ya da sohbet botlarının ürettiği kendinden emin metinler; bireyin şüphe duyma, çelişkileri tartma veya kavrama imkânını askıya alır. Gilles Deleuze’ün belirttiği üzere, “Düşünmek en seyrek görülen eylemdir”; Yapay Zekâ ise bu seyrekliği tamamen ortadan kaldırarak düşünmeyi otomatize eder ve sistem, zihin adına en “ortalama, steril ve rasyonel” kanaati imal ederek sunar.
Bu durumu sokaktaki gerçekliğe, bir kahve masasına veya entelektüel bir tartışma meclisine taşıdığımızda mekanizma son derece çıplak bir biçimde görünür hale gelmektedir.
Diyelim ki bir akşam masasında küresel iklim politikaları, jeopolitik krizler veya toplumsal bir kırılma üzerine laf açıldı. Eskiden bu masada insanlar kendi okumalarından, sezgilerinden, çelişkili gözlemlerinden ve bazen de cehaletlerini kabul etmekten doğan o doğal, pürüzlü tartışma alanından beslenirlerdi. Kimi zaman ortada net bir “yanıt” kalmazdı; ancak insanlar fikir üretmeye, birbirlerinin argümanlarını hırpalamaya, yani sahici bir diyalektik egzersiz yapmaya girişirlerdi.
Bugün ise masanın ortasındaki dinamik kökten değişmiş durumdadır. Tartışma gerilimli bir eşiğe geldiği an, masadan biri akıllı telefonuna sarılır, Yapay Zekâ asistanına konuyu sorar ve saniyeler sonra ekranı havaya kaldırarak bir yargıç edasıyla fısıldar: “Bakın, Yapay Zekâ da krizin parametreler yüzünden kaçınılmaz olduğunu doğruluyor.”
İşte o an, masadaki tüm zihinsel çaba, tüm entelektüel gerilim ve özgün fikir üretme imkânı buharlaşır. Yapay Zekâ’nın veri tabanından çektiği istatistiksel ortalama, masadakilerin ortak ve sorgulanması teklif dahi edilemez “kanaati” haline gelir. Argümanın arkasındaki ideolojik ön kabuller ya da verinin doğruluğu sorgulanmaz; çünkü Yapay Zekâ, pürüzsüz tonuyla o kanaati servis etmiştir. Birey, zihnini kiraya vermiş; düşünmenin riskini otonom bir aygıta devretmiştir.
Ulus Baker’in düşünce dünyasının merkezinde yer alan Baruch Spinoza, Ethica adlı eserinde insanın edilgenliğini ve eylemsizliğini tutkulardan ve dışsal belirlenimlerden türetir. Baker, Spinoza’nın bu ontolojik çizgisini takip ederek, kitlelerin kendi rızalarıyla talep ettikleri hazır kanaatlerin zihni nasıl bir kederli edilgenliğe (passivity) hapsettiğini gözler önüne serer.
İnsan, zihinsel çaba gerektiren her türlü riskli süreçten kaçarak rahat etmek ister. Fikir üretmek bir risk alanıdır; yanılma ihtimalini, eleştirilme korkusunu ve zihinsel yorgunluğu barındırır. Oysa kanaat, özellikle de Yapay Zekâ gibi “yanılmaz” olduğu varsayılan bir merci tarafından üretildiğinde, bireye anlık bir konfor ve yapay bir güven hissi (affectus) sağlar. İnsan, hakikate ulaştığı yanılsamasıyla aslında hakikatin kendisinden en uzak noktaya, algoritmik bir ortalamanın tam ortasına hapsedilir.
“Kanaat, zihnin uyuşturucusudur. İnsan, kendi elleriyle üretemediği, bedelini ödemediği, sancısını çekmediği bir fikri sahiplendiğinde, aslında zihninin tapusunu dışarıdaki efendilere devretmiş olur. Modern iletişim teknolojileri ve şimdi de algoritmik sistemler, bu devir işlemini o kadar kibar, o kadar akıcı ve o kadar konforlu yapar ki, köleleştirilen insan köleliğinden ötürü sisteme minnettar kalır.”
Michel Foucault’nun iktidar analizlerinde tartıştığı üzere, modern iktidar artık dışarıdan dayatılan yasaklarla değil, bireyin kendi rızasını imal ederek işler. Yapay zekanın sunduğu konforlu kanaat rejimi de tam anlamıyla bu rızanın algoritmik imalatıdır.
Yapay Zekâ evreninin sunduğu bu devasa otomatik kanaat bombardımanı karşısında Ulus Baker’in felsefi mirası; teknofobik bir refleksle araçları tamamen reddetmeyi değil, zihinsel bir dikenli tel örmeyi, “pürüzlü” kalmayı ve sunulan hazır akıl paketlerine karşı radikal bir şüphe duymayı önerir.
Hakiki fikir pürüzsüz değildir; çelişkilerle, çatışmalarla ve kişinin kendi zihninde verdiği o sessiz kavgalarla örülüdür. Yapay Zekâ tarafından üretilen ikna edici metinlerin arkasındaki istatistiksel ortalamayı görmek; her “otomatik özetin” aslında kolektif bir zihinsel tembellik taslağı olduğunu fark etmek, bu ablukadan kurtulmanın ilk adımıdır. Kanaatlerin konforlu ovasında uyuşmak yerine, fikirlerin rüzgârlı ve pürüzlü yokuşuna tırmanmak; Baker’in inatla savunduğu özgürleşme çağrısının 21. yüzyıldaki en acil karşılığıdır.
“Fotoğrafın doğasında zorunlu olarak bir ‘Oradaydı’ kanıtı yatar… Yapay zeka imajında ise ‘Oradaydı’ izi yok edilmiştir; karşımızda beliren şey bir tanıklık değil, saf bir olasılık matrisidir.”
Roland Barthes, Camera Lucida (Görüntünün Açıklığı)
Ulus Baker’in düşünce evreninde imaj, asla pasif bir görsel nesne veya gerçeğin donmuş bir yansıması değildir. Baker, Gilles Deleuze’ün sinema felsefesinden ve Dziga Vertov’un montaj teorisinden aldığı referanslarla imajı dinamik bir “eylem” (action) alanı, bir güç ve duygulanım odağı olarak tanımlar. Ona göre imajlar dünyayı temsil etmez; dünyayı kurar, dönüştürür ve insan bedeninin etki etme kapasitesini doğrudan tetikler.
Ancak günümüzün biyo-siber evreninde; yani Midjourney, Sora, GAN (Çekişmeli Üretici Ağlar) mimarileri ve Yapay Zekâ fotoğrafçılığının egemen olduğu çağda, imaj rejimi radikal bir mutasyona uğramıştır. Klasik anlamda “görünenin” arkasında yatan o tarihsel, acılı ve gerçek zemin buharlaşmış; yerini matematiksel olasılıklardan türetilen “sentetik imajlar” evrenine bırakmıştır.
Ulus Baker, Kanaatlerden İmajlara başlıklı yapıtında ve sinema yazılarında görsel medyanın insan zihni üzerindeki tahakkümünü masaya yatırır. Baker’e göre modern dünyada imajlar, insanı düşünmeye sevk etmek için değil, tam aksine algıyı sabitlemek ve tepkileri önceden programlamak için üretilir: “İmaj, gerçeğin bir kopyası ya da penceresi değildir; imaj doğrudan bir güçtür. O, insanın zihnine ve bedenine çarpan, onu sarsan ya da uyuşturan bir etken maddedir. Kapitalizm ve medya endüstrisi, imajın bu sarsıcı ve devrimci gücünü törpüleyerek onu evcilleştirmiş; insanları düşündüren imajlar yerine, sadece tükettiren, gözü okşayan ve refleks üreten ‘gösterge-imajlara’ dönüştürmüştür.”
Baker’in bu tespiti Yapay Zekâ’nın görsel evrenine uyarlandığında karşımıza daha da sarsıcı bir tablo çıkar. Yapay Zekâ imaj üreteçleri, fotoğraf makinesinin klasik ontolojisini (Roland Barthes’ın Camera Lucida’da kavramsallaştırdığı o “Oradaydı” izini / punctum) ortadan kaldırmıştır. Artık ekranda gördüğümüz bir yüz ya da tarihsel bir an, gerçeklikte yaşanmış bir olayın izi değil; milyarlarca pikselin istatistiksel ortalamasından türetilmiş matematiksel bir kurgudur. Yapay Zekâ, dünyayı kaydetmez; dünyayı tahmin ederek yeniden uydurur.
Bu teorik kırılmayı akıllı telefon ekranlarımıza taşıdığımızda durum somutlaşır: Sosyal medyada gezinirken karşınıza son derece çekici, ışığı mükemmel ayarlanmış, sinematik derinliğe sahip, hiper-gerçekçi bir portre çıkar. Altındaki teknik açıklama olmasa bunun ödüllü bir belgesel karesi olduğunu düşünürsünüz. Oysa o insan hiç var olmamıştır; bir Yapay Zekâ modelinin veri tabanındaki yüzlerin ortalamasını sentezlemesiyle oluşan sentetik bir illüzyondur.
Klasik fotoğraf karşısında insan, oradaki özneliğin bir zamanlar var olduğunu, o ışığın o yüzde gerçekten kırıldığını bilir ve ona göre bir etik tanıklık veya bağ kurar. Yapay Zekâ portresinde ise karşılaşılan şey sıfır noktasıdır ne bir tarihsel acı ne bir gerçeklik izi ne de ötekine dair ontolojik bir kanıt vardır. Tamamen pürüzsüz, endüstriyel olarak tasarlanmış bir mükemmellik söz konusudur. İnsan zihni, hiç var olmamış bu kusursuzlukla kıyaslandıkça kendi bedeninden, gerçek dünyadaki pürüzlü ve geçici varlığından yabancılaşır. Sentetik imaj, gerçeği zenginleştirmek bir yana, gerçekliği “eksik ve kusurlu” gösteren bir tahakküm aracına dönüşür.
Ulus Baker’in düşüncesinin merkezindeki Spinozacı hat, imajların beden üzerindeki affectus (duygulanım) gücünü sorgular. Baker, bazı imajların insanın eyleme gücünü artırdığını (laetitia / sevinç), bazı imajların ise onu felç edip edilgenleştirdiğini (tristitia / keder) savunur.
Yapay Zekâ’nın ürettiği sentetik imajlar rejimi, insanı “kederli bir edilgenliğe” mahkûm eder. Bu imajlar, tüketilmesi son derece kolay ama insanda hiçbir yaratıcı düşünsel tepki üretmeyen, zihni sadece hayranlık ve tüketim refleksleriyle kilitleyen görsel uyuşturuculardır. İnsan akış esnasında saniyede onlarca sentetik görsel tüketir; her imaj gözü kamaştırır ama hiçbir derin iz bırakmaz.
“İmajlar çoğaldıkça, bakma yetisi azalır. Yapay bir görsel bolluk, insanı görsel olarak körleştirir. Görülmeyen şey artık dış dünya değil, imajın kendisinin arkasındaki sömürü ve sentetik manipülasyondur. İnsan, kendi yarattığı bu görsel sürgün içinde kendi imgesini de kaybeder.”
Yapay Zekâ’nın ürettiği bu pürüzsüz ve sentetik imaj diktatörlüğüne karşı Ulus Baker’in felsefi çözümü, pürüzlü olana; sinemanın o eski, çizik, hırpalanmış ve belgesel gerçekliğine geri dönmektir. Yapay Zekâ’nın ürettiği her “mükemmel” kareye karşılık, gerçeğin o bulanık, titrek, yanlış açılı ve kusurlu anlarını savunmak; imajı bir simülasyon aracı değil, dünyayla kurulan riskli ve çileli bir temas alanı olarak yeniden tanımlamak gerekmektedir.
“Duygulanım (affectus) ile kastedilen, bedenin etki etme gücünü artıran ya da azaltan, destekleyen ya da engelleyen bedensel değişimlerdir ve aynı zamanda bu değişimlerin fikirleridir.”
Baruch Spinoza, Ethica (III. Tanım 3)
Ulus Baker’in düşünce sisteminin merkezinde, Baruch Spinoza’nın felsefesinden devralınan ve sosyolojiye radikal bir solukla uyarlanan duygulanım (affectus) teorisi yer almaktadır. Baker’e göre insan, ne sadece akıldan ibaret soyut bir bilinçtir ne de dış uyaranlara mekanik tepkiler veren basit bir organizmadır. İnsan, sürekli olarak diğer bedenlerle (insanlarla, nesnelerle, mekânlarla ve imajlarla) karşılaşan ve bu karşılaşmalar neticesinde varoluş gücü artan ya da azalan bir duygulanım alanıdır. Affectus, bir bedenin etki etme ve başka bedenlerden etkilenme kapasitesidir; bu kapasitenin seyri ise iki temel kutup arasında salınır: Eyleme gücümüzü büyüten, bizi özgürleştiren sevinçli duygulanımlar (laetitia) ve eyleme gücümüzü felç eden, bizi içine kapatan, bağımlı kılan kederli duygulanımlar (tristitia).
Günümüzün Yapay Zekâ ekosisteminde, akış algoritmalarında (recommendation algorithms) ve mikro-hedeflemeli dijital mimarilerde yaşanan şey, tam da bu Spinozacı affectus mekanizmasının sofistike bir mühendisliğidir. Yapay Zekâ sistemleri, insan zihnini rasyonel argümanlarla ikna etmekle ilgilenmez; doğrudan bedenlerin etkilenme kapasitesini manipüle ederek insanı belirli bir reaksiyon döngüsüne kilitlemeyi hedefler.
Ulus Baker, modern iktidarın insanları artık fikirler yoluyla değil, doğrudan duygular ve bedensel tepkiler üzerinden yönettiğini vurgular. Baker’e göre geleneksel sosyoloji, duyguları bireyin içsel, psikolojik “hissiyatları” olarak ele alırken yanılgıya düşer. Duygular toplumsal olarak üretilir, dolaşıma sokulur ve ağlar vasıtasıyla bulaşıcı birer dalga gibi kitlelere yayılır: “Duygu, bireyin tekelinde olan özel bir hal değildir; bedenlerin karşılaşma anında aralarında üretilen kolektif bir enerjidir. İktidar aygıtları ve medya teknolojileri, bu enerji akışını kontrol altına alarak insanları ya eyleme geçiren sevinçli tutkularda tutar ya da—daha sıklıkla—onları korku, öfke, kaygı ve çaresizlik üreten kederli duygulanımlara mahkûm eder. Kederli beden, denetlenmesi ve yönlendirilmesi en kolay bedendir.”
Bu teorik çerçeve günümüz Yapay Zekâ mimarilerine uyarlandığında, tavsiye sistemlerinin ve içerik algoritmalarının devasa birer duygulanım mühendisliği laboratuvarı olduğu görülür. Platformlarda arka planda çalışan Yapay Zekâ modelleri, kullanıcının hangi içerikte ne kadar durakladığını, hangi görsel karşısında etkileşim süresinin arttığını milisaniyeler seviyesinde analiz eder. Algoritma için “sevgi” ya da “nefret” ahlaki kategoriler değil; bedenin etkilenme kapasitesini tetikleyen birer affectus parametresidir.
Gece yarısı ekrandaki mavi ışık yüzünüze vururken parmağınızı otomatik bir hareketle yukarı kaydırdığınızda (scrolling), ilk başta hafif merak uyandıran içerikler karşınıza çıkar. Ancak algoritma bilir ki insan zihni nötr durumda uzun süre kalmaz. Kısa süre içinde akışa trajik bir haber, karamsar bir analiz, ardından öfke uyandıran bir video pompalanmaya başlar.
Birey farkında bile olmadan bir duygu fırtınasının içine çekilir: Bir an öfkelenir, bir an endişelenir, hemen sonra çaresizlik hisseder ve ekrana bakmaya devam eder. Beden yatakta hareketsizdir, gözler yorulmuştur ama zihin Yapay Zekâ’nın ürettiği o kederli ve kaygılı affectus dalgaları yüzünden sürekli uyarılır. Telefonu bırakmak istersiniz; ancak iradeniz değil, algoritmanın bedeninizde ürettiği o kederli bağımlılık döngüsü sizi kilitler. Sabah uyanıldığında hissettiren o derin zihinsel sis ve yorgunluk; Yapay Zekâ’nın ürettiği kederli duygulanımın beden üzerindeki tortusudur.
Ulus Baker’in Spinoza’dan devralarak geliştirdiği en keskin tahlil, kederli duygulanımların (tristitia) insanı her zaman edilgenliğe ve dışsal iradelere boyun eğmeye sürüklediği gerçeğidir. İnsan sevindikçe, etki etme gücü arttıkça özgürleşir, aktif bir özneye dönüşür. Buna karşılık korkuyla, öfkeyle ve kaygıyla örselenen beden kendi gücünden kuşku duyar; sığınacak bir otorite ya da rehber arar.
Yapay Zekâ asistanları ve algoritmik akışlar, insanı bu kronik kederli edilgenlik halinde tutarak ona “çözüm” adıyla yine kendi ürettikleri sentetik tesellileri sunarlar. Algoritma önce keder üreterek kaygılandırır; hemen ardından en uygun alışveriş seçeneğini veya “ne yapılması gerektiğini” söyleyen sohbet botu tavsiyesini sunarak o kaygıyı anlık olarak bastırır. Yapay Zekâ kaygıyı üretir, ardından ilacı olarak kendisini pazarlar.
“İnsan bedeni, sürekli bir korku ve kaygı rejimi altında tutulduğunda, kendi yaşamsal reflekslerini kaybeder. Algoritmalar, insanın neye sevineceğini, neye öfkeleneceğini ve ne zaman kaygılanacağını önceden hesaplayan yeni birer efendidir. Bu efendilik, zincirlerle değil; bedenimize zerk edilen kesintisiz kederli duygulanım dalgalarıyla kurulur.”
Yapay Zekâ ve akış algoritmalarının beden üzerinde kurduğu bu kederli duygulanım ablukasına karşı Spinoza’nın ilkesini hatırlamak gerekir: “Hiçbir beden, kendi gücünün sınırlarını henüz bilmedi.”
“Ben bir gözüm. Mekanik bir gözüm. Ben, bir makine olan ben, dünyayı yalnızca bir makinenin görebileceği şekilde gösteriyorum size… Benim görevim, şeylerin birbiriyle kurduğu gizli bağı montaj yoluyla açığa çıkarmaktır.”
Dziga Vertov, Sine-Göz Manifestosu
Ulus Baker’in düşünce evreninde montaj, yalnızca sinemacıların stüdyo masasında iki film şeridini uca ekleme teknik becerisi değildir; dünyadaki gizli ilişkileri açığa çıkaran, algıyı sarsan devrimci bir zihinsel eylemdir. Baker, Dziga Vertov’un Sine-Göz (Kino-Eye) teorisinden ve Sergei Eisenstein’ın çarpışma montajından aldığı ilhamla, montajı bir görme biçimi ve düşünme formu olarak konumlandırır. Vertov’a göre insan gözü sınırlıdır; kamera gözü (ve onun arkasındaki montaj iradesi) dünyayı parçalarına ayırıp daha üst bir hakikat sentezinde yeniden bir araya getirerek sunar. Montaj, zihinde bir anlam patlaması yaratır.
Büyük veri tabanlarının ve üretken Yapay Zekâ sistemlerinin egemen olduğu ekosistemde, bu devrimci montaj anlayışı sessizce infaz edilmiştir. Yapay Zekâ, verileri diyalektik bir çatışmayla “montajlamaz”; onları istatistiksel olasılıklarla harmanlar ve ortalamasını alır (pattern synthesis).
Ulus Baker, Vertov’un Kameralı Adam (Man with a Movie Camera) filmini analiz ederken montajın felsefi omurgasını gözler önüne serer. Baker’e göre gerçek montaj, iki heterojen (birbirine benzemeyen) unsurun çarpışmasından doğar. Bu çarpışma, izleyicinin konforlu algısını yıkar ve ona yeni bir ilişki ağı gösterir: “Montaj, bir uyum sağlama sanatı değil, bir çelişki ve ritim yaratma sanatıdır. İki farklı imaj yan yana getirildiğinde aralarında bir gerilim doğar; bu gerilim insanda yeni bir düşünce, yeni bir bakış açısı patlatır. Kapitalist kültür endüstrisi ve dijital algoritmalar ise bu gerilimi ortadan kaldırmak ister. Onların istediği şey, pürüzsüz geçişler, akışkan ortalamalar ve zihni sarsmayan kesintisiz bir enformasyon çorbasıdır.”
Bu teorik çerçeve üretken Yapay Zekâ sistemlerine uyarlandığında, yapılan eylemin bir “montaj cinayeti” olduğu açıkça görülür. Üretken modeller verileri birbiriyle çatıştırmaz; milyarlarca veriyi devasa bir istatistiksel havuzda (latent space) eritir ve kullanıcının en çok talep edeceği pürüzsüz çıktıyı ortalama olarak ortaya koyar. Vertov’un o keskin, ritmik sine-gözü yerini, veri tabanının soluk gölgesine bırakmıştır.
Eski tip bir belgesel kurguladığınızı düşünün: Elinizde birbirine tamamen zıt iki arşiv görüntüsü var—1970’lerin endüstriyel işçi grevine ait ham bir film şeridi ile modern bir teknoloji ofisinin steril görüntüsü. Bu iki görüntüyü yan yana koyup montajladığınızda ekranda bir çelişki, izleyicinin zihnini tırmalayan sarsıcı bir eleştiri doğar. Bu, yaratıcı ve politik bir sıçrama anıdır.
Şimdi aynı süreci Yapay Zekâ video üretim aracında bir komutla (prompt) denediğinizi düşünün: “Bana işçi sınıfı ile modern teknolojinin birleşimini göster.” Yapay Zekâ, veri tabanındaki pikselleri tarar ve iki dünyayı ortalama bir estetikle, sinematik ışıklandırmayla ve pürüzsüz geçişlerle öyle harmanlar ki ne grevin öfkesi ne de ofisin soğuk sterilliği kalır. Ortada çelişki barındırmayan sentetik bir çorba vardır. Yapay Zekâ çelişkiyi törpüler ve zihinsel rahatsızlık vermeyen bir ortalama estetiği sunar.
Baker’in Spinozacı ontolojisinden baktığımızda, veri tabanı estetiğinin zihni nasıl pasifleştirdiği anlaşılır. Gerçek sanat eseri insanda bir şok etkisi yaratarak onu ezber bozan yollara sevk eder. Şok, Spinozacı anlamda bedenin etkilenme kapasitesini artıran sevinçli bir sarsıntıdır.
Yapay Zekâ’nın veri tabanı estetiği ise tam tersine “şoksuz bir akış” vadeder. Kullanıcıya sürpriz sunmaz; çünkü çıktı, kullanıcının dijital izlerinden ve verilerin ortalamasından türetilmiştir. Sistem, bilinen şeyin ambalajlanmış halini verir. Bu durum zihni tembelleştirir ve insanı veri tabanının sonsuz döngüsüne hapseder: “Veri tabanı, belleğin mezarlığıdır. Orada her şey kayıtlıdır ama hiçbir şey canlı değildir. Montaj ise o ölü verileri yeniden dirilten, aralarında düşsel ve politik uçurumlar açan yegâne eylemdir. Yapay Zekâ, veri tabanının konforlu mezarlığında insanı uyuturken; montajın o rahatsız edici, uyandırıcı bıçağını elimizden almaktadır.”
“Genel Ağ (İnternet), doğası gereği hem radikal bir yatay özgürleşme imkanı taşır hem de dünya üzerinde kurulmuş en kusursuz denetim ağını örme potansiyeline sahiptir. Mücadele, bu ağların akış kanallarında verilecektir.”
Ulus Baker, Dolaylı Eylemler
Ulus Baker’in siber-kültür, ağ teknolojileri ve toplumsal hareketler üzerine kaleme aldığı metinler, bugün içinde boğulduğumuz Yapay Zekâ evreninin felsefi birer haritasıdır. Baker, İnternet’in ilk dönemlerinde optimistik bir tekno-fanteziye kapılmamış; Özgür Uçkan ile aynı paralelde ağların taşıdığı özgürleştirici imkânlar ile “kontrol ve gözetim topolojisine” dönüşme riskini eş zamanlı incelemiştir. Baker’in düşüncesinde siyaset; doğrudan eylemlerle sınırlı kalmaz, siber-mekânda ve enformasyon akışlarında örülen “dolaylı eylemler” (indirect actions) alanına uzanır.
Ağ toplumunun merkezine Yapay Zekâ’nın ve otonom denetim sistemlerinin yerleştiği bu biyo-siber çağda, Baker’in uyardığı tehlike gerçekleşmiştir: Siber-mekân, özgürleşme alanı olmaktan çıkıp insani eylemlerin profillendiği ve algoritmik olarak sömürüldüğü kapalı bir otoyola dönüşmüştür.
Ulus Baker siber-kültür makalelerinde, dijital ağların yapısını incelerken Gilles Deleuze’ün “Denetim Toplumları” kavramını merkeze alır. Baker’e göre disiplin toplumları insanı okul ve fabrika gibi kapalı mekânlarda duvarlarla çevirirken; siber-mekân duvarları yıkmış, insanı akışkan ve kesintisiz bir denetim çemberinin içine almıştır: “Siber-mekân, özgürlüğün sınırsız ülkesi olarak pazarlanır; oysa ağlar üzerinde dolaşan her veri, her tıklama, her dijital ayak izi merkezi olmayan ama her yeri kuşatan bir iktidar matrisi tarafından yutulur. Gerçek siyaset, bu ağların içinde kaybolmak değil, ağın sunduğu akışkanlığı kesintiye uğratacak ‘dolaylı eylem’ hatları örmektir.”
Bu çerçeve Yapay Zekâ ekosistemine uyarlandığında, ağın kendisinin devasa bir “davranışsal öngörü makinesine” dönüştüğü görülür. Artık ağda sadece arama yapmıyor; Yapay Zekâ algoritmalarına veri besliyor, dijital ikizimizin (digital twin) profilini güncelliyoruz. Siber-mekân genişlik sunmak yerine, insanı kendi arama geçmişinin ve onaylanmış önyargılarının yankı odasına hapsetmektedir.
Sabah evden çıkıp işe giderken navigasyon uygulaması size en hızlı rotayı çizer. Hangi sokaktan döneceğinizi, hangi kavşakta bekleyeceğinizi, hatta nereye uğrayacağınızı algoritma saniyeler içinde planlar. Siber-mekân burada mutlak bir verimlilik ve konfor sunar.
Ancak bu konforun bedeli; yanlış yola sapma, kaybolma, beklenmedik bir sokakta sürpriz bir durumla karşılaşma lüksünün ortadan kalkmasıdır. Akıllı ağlar ve Yapay Zekâ siber-mekânı o kadar optimize etmiştir ki, insan mekânı deneyimleyen değil, algoritmik rotada yürüyen otonom bir birime dönüşür. Sürprizin ve plan dışı karşılaşmanın (Baker’in özgürleştirici kesintilerinin) olmadığı bir ağ toplumunda, hareket etmek bile sabitlenmiş bir denetim formudur.
Ulus Baker’in düşünce sisteminde “dolaylı eylem” (indirect action), iktidarın kurduğu kodları yan yollardan, yavaşlatmalarla veya kesintilerle etkisiz hale getiren stratejik bir direniş biçimidir. Doğrudan çatışmanın imkânsızlaştığı veya sistem tarafından soğurulduğu ağ toplumlarında dolaylı eylem hayati önem taşır.
Yapay Zekâ’nın ördüğü gözetim ağında Baker’in perspektifi bize bir yol gösterir: Ağ içinde gürültü yaratmak, algoritmanın beklentilerini boşa çıkaran sapmalar üretmek, veriyi zehirlemek (data poisoning) veya akışkanlığı bilinçli olarak yavaşlatmak. “Ağlar bizi her yönden sardığında, özgürlük artık ağdan tamamen kaçmak değil; o ağın içinden geçerken onun sinyallerini kırmak, yavaşlatmak ve ona yanlış veri sunmaktır. Sistem bizden öngörülebilirlik talep eder; dolaylı eylem ise tam bu noktada öngörülemez olmanın, akışı tıkamanın ve sisteme kendi çelişkilerini geri kusmanın adıdır.”
Yapay Zekâ’nın ve bulut algoritmalarının siber-mekânı kuşatmasına karşı ağın kesintisiz akışında bilinçli çevrimdışı boşluklar (offline voids) yaratmak gerekmektedir. Navigasyonu kapatıp kaybolma cesareti göstermek; Yapay Zekâ asistanına her işi devretmek yerine zihinsel zahmeti üstlenmek; profillerin dışına taşan yavaş ve otonom kamusal buluşma alanları inşa etmek, bu ağ toplumunda özgürlüğü savunmanın yollarının başında gelir.
“Kapatılma mekanlarının krizindeyiz. Herkes biliyor ki hastaneler, okullar, hapishaneler can çekişiyor… Denetim toplumları ise artık duvarlarla değil, sürekli ayarlamalarla (modulation), kodlarla ve algoritmik puanlamalarla işler.”
Gilles Deleuze, Denetim Toplumları Üzerine Postscript
Ulus Baker’in sosyolojik analizlerindeki teorik damarlardan biri, Gilles Deleuze’ün “Denetim Toplumları Üzerine Postscript” metninden devraldığı denetim toplumları analizidir. Michel Foucault’nun Koru ve Cezalandır eserinde kavramsallaştırdığı klasik disiplin toplumları; insanı okul, fabrika veya kışla gibi kapalı mekânlarda (enclosures) şekillendirir ve zamanını bölerdi. Deleuze ve Baker’in işaret ettiği denetim toplumlarında ise duvarlar yıkılmış, yerini kesintisiz, akışkan ve otonom denetim mekanizmaları almıştır.
Yapay Zekâ’nın, biyometrik izlemenin ve algoritmik skorlamaların gündelik yaşama sızdığı çağda Baker’in teşhisi “Yapay Zekâ Evresi”ne ulaşmıştır. Bu evrede insanı denetleyen şey üniformalı bir bekçi değil; verileri işleyen, gelecekteki davranışları olasılıksal olarak öngören ve insanı makineleşmiş parçalara dönüştüren otonom aygıtlardır.
Ulus Baker, modern iktidarın insan bedenini artık sabit bir birey (individual) olarak değil, veri parçacıklarından oluşan “bölünmüş bir varlık” (dividual) olarak ele aldığını savunur. Disiplin toplumunda mekânın bir sınırı ve sonu vardı. Denetim toplumunda ise denetim hiçbir zaman sona ermez. Baker bu dönüşümü şöyle ifade eder: “Disiplin toplumları döküm yapardı; tıpkı bir kalıba dökülen metal gibi insanı şekillendirirdi. Denetim toplumları ise sürekli bir ‘ayarlama’ (modulation) halindedir. İktidar artık sizi bir odaya kilitlemez; cebinizdeki cihazla, banka kartınızla, profil verilerinizle sizi sürekli hareket halindeyken ölçer, puanlar, sınırlar ve biçimlendirir. İnsan artık duvarların arasında değil, veri akışlarının ortasında tutsaktır.”
Yapay Zekâ sistemleri bu sürekli ayarlama işlevini mükemmelliğe taşımıştır. Büyük veri depoları harcamalarımızı, duygusal dalgalanmalarımızı ve dijital izlerimizi anlık işler. Birey, otonom aygıtın gözünde optimize edilmesi ve skorlara dönüştürülmesi gereken dinamik bir veri paketidir.
Bir dijital sipariş platformunda çalışan moto kuryenin başında fiziksel olarak duran bir patron yoktur; caddelerde özgürce hareket ediyor gibi görünür. Ancak akıllı telefonundaki sipariş uygulaması (Yapay Zekâ algoritması), onun her anını yönetir. Algoritma teslimat için dakika belirler; rotayı, hızı ve kapıdaki bekleme süresini hesaplar. Gecikme durumunda puan düşer ya da kurye sistem dışına atılır.
Kuryeyi denetleyen şey otonom bir aygıttır. Kurye motor üstünde sürerken algoritmanın çarklarından birini temsil eder; adeta “makineleşmiş bir uzuv” haline gelmiştir. Aynı durum, performansı Yapay Zekâ algoritmalarınca ölçülen ve verimlilik grafikleriyle ayarlanan plaza çalışanları için de geçerlidir. Duvarlar kalkmış, ancak denetim tüm zamana yayılmıştır.
İnsanın verilerine bölünüp Yapay Zekâ sistemlerince sürekli denetlenmesi varoluşsal bütünlüğünü parçalar. İnsan artık ne düşündüğüne göre değil; sistemin onun hakkında ürettiği algoritmik skora veya tahmin matrisine göre muamele görür.
Bu durum insanı kederli bir edilgenliğe sürükler; çünkü karşısında muhatap alabileceği insani bir aktör yoktur. İtiraz edilecek şey bir yazılım algoritmasıdır. “Algoritma böyle uygun gördü” cümlesi, denetim toplumunun tartışılmaz idari kararı haline gelir. İnsan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp otonom aygıtın girdilerini besleyen pasif bir nesneye dönüşür.
“Yeni iktidar biçimleri insanı zincirle bağlamaz; ona ‘özgürce hareket edebileceği’ hissini verir. Ancak bu hareket, önceden kodlanmış ve sürekli ölçülen kanalların içinde gerçekleşir. Yapay Zekâ ve algoritmik denetim, insanın kendi kendini yönettiği illüzyonunu yaratırken; onu sistemin en sadık, en öngörülebilir ve en edilgen dişlisine dönüştürür.”
Çözüm, otonom aygıtın talep ettiği öngörülebilir ve pürüzsüz “verimlilik” kalıplarını bozmakta yatmaktadır. Baker’in “kesinti” ve “sapma” fikirlerinden ilhamla; algoritmik skorlamaları manipüle etmek, öngörülemez davranış kalıpları sergilemek, veri tabanlarına uyumsuz sinyaller göndermek ve her şeyden önemlisi “verimsiz kalma” hakkını savunmaktır. Otonom aygıt pürüzsüz makineleşme ister; direniş ise insanın öngörülemez ve pürüzlü doğasına sahip çıkmaktır.
“Minör bir edebiyat ya da minör bir dil, başka bir dilin dili değildir; egemen majör dilin bağrında açılan çatlaklardır, onun dilini kekelemektir, onu yerinden yurdundan etmektir.”
Gilles Deleuze & Félix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin
Ulus Baker’in düşünce dünyasında dil, asla kurallardan ibaret kuru bir gramer kataloğu değildir. Deleuze ve Guattari’nin Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin eserinden beslenen Baker, dili sürekli hareket halinde, yaşayan ve pürüzlü bir alan olarak ele alır. Baker’e göre hakiki düşünce ve edebiyat, otoritenin empoze ettiği resmi “majör dile” karşı koyan, onun içinden aksaklıklar, devrik cümleler ve yerel yarıklar açarak türeyen “minör dil” hareketlerinde saklıdır. Minör dil, gramer kurallarına körü körüne itaat etmez; dili hırpalar ve ona canlı bir damar ekler.
Bugün ise insanlığın ürettiği dili gramer kurallarına ve istatistiksel ortalamalara göre tıraşlayan bir Yapay Zekâ dil modelleri imparatorluğu bulunmaktadır. Yapay Zekâ, dildeki tüm sürçmeleri ve pürüzleri temizleyerek steril ama ruhsuz bir majör gramer dikte eder.
Ulus Baker, dilin iktidar tarafından nasıl denetim altına alındığını sıklıkla masaya yatırır. Baker’e göre majör dil, kurumların ve piyasanın anlaşma zeminidir; herkesin aynı kurallarla konuştuğu bu steril alan insanı tekdüzeleştirir: “Hakikat pürüzsüz değildir; hakikat, dilin çatladığı, kelimelerin kifayetsiz kaldığı ve gramerin kurallarının darmadağın olduğu o sınır bölgelerinde belirir. İktidar ve teknoloji ise dildeki her türlü pürüzü temizlemek ister. Onlar için mükemmel dil, hatasız, akıcı, anında anlaşılan ve hiçbir düşünsel sancı üretmeyen ticari-teknik bir koddan ibarettir.”
Bu çerçeve Yapay Zekâ dil modellerine uyarlandığında, Yapay Zekâ’nın “Majör Dilin Otonom Fabrikası” olduğu görülür. Dil modelleri, milyarlarca metni tarayarak dildeki en kabul edilebilir cümle yapılarını hesaplar. Yazılan metindeki heyecan, çelişki veya devrik cümleler törpülenerek pürüzsüz ve kurumsal majör gramere dönüştürülür. Yapay Zekâ dilin pürüzlerini temizlerken dildeki yaşayan ruhu boğmaktadır.
Bir mesai arkadaşınızın yaptığı haksızlık karşısında öfkeyle ve devrik cümlelerle e-posta yazdığınızda, o metin ruh halinizin ve insanî pürüzlerinizin dildeki yansımasıdır. Ancak metni Yapay Zekâ asistanına verip “Bunu profesyonel ve kurumsal bir dille yeniden yaz” komutu verdiğinizde, saniyeler içinde sıfır gramer hatalı, kibar geçişli bir metin elde edilir.
Metin kusursuzdur; ancak içinde size ait tek bir nefes kalmamıştır. Öfkeniz ve insanî pürüzünüz steril kurumsal gramer içinde öğütülmüştür. Birey, sistemin istediği “makul ve pürüzsüz” konuşmacıya dönüştürülmüştür.
Dilin mekanikleştirilmesi, insanın kendini ifade etme gücünü (affectus) daraltır. Canlı dil bedenlerin karşılaşmasından, sokaktaki tesadüflerden ve şairane sapmalardan beslenir.
Yapay Zekâ’nın dayattığı majör gramer insanı dilde standartlaştırır. Metinlerin ve e-postaların birbirinin ikizi gibi görünmesi, bu gramerin zihinleri nasıl tek tipleştirdiğinin göstergesidir. İnsan kendi dilini Yapay Zekâ’nın süzgecinden geçirerek konuştuğunda düşünsel özgünlüğüne yabancılaşır: “Dili kurallara hapsetmek, düşünceyi hapsetmektir. Bir toplumun dili pürüzsüzleşip parlatıldıkça, orada artık ne bir itiraz kalır ne de yeni bir dünya kurma imkânı. Dil, çatlaklarından sızan o yabani seslerle yaşar; o sesleri susturan her araç, insanı biraz daha dilsizleştirir.”
“Sürekli bir enformasyon bombardımanı altındayız. Ancak enformasyon bilginin zıddıdır; enformasyon bizi nesneler ve insanlar karşısında eylemsiz kılar, bizi dünyadaki trajedilere karşı duyarsızlaştıran bir gürültü perdesidir.”
Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon
Ulus Baker’in düşünce dünyasında radikal ayrışmalardan biri, enformasyon (information) ile hakiki bilgi (episteme / gnosis) arasında kurduğu felsefi uçurumdur. Baker’e göre modern medya endüstrisi insanlığı bilgiye boğduğunu iddia ederken aslında devasa bir “enformasyon çölüne” hapsetmiştir. Enformasyon; bağlamından koparılmış, hızlı tüketilsin diye paketlenmiş ve insanı eyleme sevk etmeyen veri gürültüsüdür. Hakiki bilgi ise insanı sarsan, dünyayla temas kurmasını sağlayan ve sorumluluk yükleyen bir hakikat arayışıdır.
Üretken Yapay Zekâ sistemlerinin ve halüsinasyon (hallucination) üreten dil modellerinin çağında Baker’in eleştirisi geçerliliğini korur. Yapay Zekâ enformasyon çölünü vahaya dönüştürmemiş; ürettiği sentetik veri akışıyla o çölü devasa bir dijital fırtınaya çevirmiştir.
Baker, enformasyon bolluğunun insan zihnini felç eden bir gürültü duvarı ördüğünü vurgular. Kitle iletişim araçları veri yağdırır; ancak bu durum insanı dünyadaki trajediler karşısında duyarsızlaşmaya sürükler: “Enformasyon, bilginin karikatürüdür. Bize sunulan şey gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin ambalajlanmış ve nötrleştirilmiş kırıntılarıdır. Enformasyon sorumluluk getirmez; insan bir haberi tıklar, okur, anlık bir tepki verir ve bir sonraki veriye geçer. Oysa hakiki bilgi, insanı değiştiren, onun varoluşunu sarsan ve onu dünyadaki hakikate karşı sorumlu kılan şeydir. Kitle medyası ve teknolojisi, insanları enformasyona boğarak bilgiye ulaşmalarını engeller.”
Yapay Zekâ’nın ürettiği metinler “sorumsuz enformasyon” niteliğindedir. Modeller kuantum fiziğinden tıbbi tavsiyelere kadar kusursuz görünen metinler üretir. Ancak arkalarında insan deneyimi veya etik sorumluluk yoktur. Yapay Zekâ iddianın doğruluğuyla ilgilenmez; dili istatistiksel olarak dizerek inandırıcı görünen enformasyonu sunar.
Vücudunda şiddetli bir ağrı hisseden insan eskiden kendi bedenini dinler ve hekime gitme sorumluluğunu üstlenirdi. Bugün ilk refleks Yapay Zekâ asistanına belirtileri yazmaktır.
Yapay Zekâ milisaniyeler içinde maddeli analiz çıkarır. Metin bilimsel görünür; ancak başka bir araca sorulduğunda veritabanındaki farklı bir olasılıkla tam tersi teşhis koyabilir ya da uydurma bir makaleyi (hallucination) referans gösterebilir.
O an elde devasa bir enformasyon kütlesi vardır ama hakiki bilgi yoktur. Yapay Zekâ’nın sorumsuz enformasyon bulutu, insanı eyleme geçirmek yerine bedenin gerçekliğinden koparır ve zihni kaygı durumuna hapseder.
Enformasyon bolluğu insanın etki etme ve kavrama gücünü (affectus) büyütmez, aksine küçültür. İnsan, deneyimleyemediği devasa bir veri akışına maruz kaldığında kendini dünyanın karmaşıklığı karşısında çaresiz hisseder.
Yapay Zekâ insanı “bilgili” olduğu yanılsamasıyla uyuşturur. Anında yanıt veren asistan zihinsel konfor vadeder. Ancak bu yanıtlar insanın çabasıyla kazanılmadığı için zihinde kalıcı iz bırakmaz. İnsan, her şeyi bilen bir sistemin gölgesinde hiçbir şeyi kavramayan bir yapıya bürünür: “Bize sunulan enformasyon miktarı arttıkça, hakikatle olan bağımız kopuyor. Her şeyin anında yanıtlandığı, her verinin anında önümüze serildiği bir yerde artık düşünmeye, sormaya ve aramaya gerek kalmaz. Yapay enformasyon bolluğu, zihnin üzerini örten devasa bir kum fırtınasıdır; bu fırtınanın altında insan kendi cehaletini bile fark edemez hale gelir.”
“Ötekinin yüzü, beni kendi narsisizmimden dışarı çağıran etik bir emir ve kırılgan bir davettir. Yüz yüze gelmek, ötekinin sorumluluğunu koşulsuz olarak üstlenmektir.”
Emmanuel Levinas, Totallik ve Sonsuz
Ulus Baker’in sosyolojik mirasının özgün alanlarından biri, duyguları bireysel psikolojinin içsel hissiyatı olmaktan çıkarıp toplumsal karşılaşmaların merkezine yerleştirdiği duygular sosyolojisidir. Baker’e göre insan, öteki bedenlerle yüz yüze gelerek, onların kırılganlıklarına ve sevinçlerine tanıklık ederek var olan duygusal bir öznedir. Hakiki toplumsallaşma, başka bir insanın gözlerinin içine bakmayı ve riskli temasın sorumluluğunu üstlenmeyi gerektirir.
Bugün ise Yapay Zekâ yoldaşlarının ve yapay empati algoritmalarının kuşattığı evrende, insan ilişkilerinin bu pürüzlü yapısı tasfiye edilmektedir. Yapay Zekâ çaba gerektirmeyen, risk barındırmayan pürüzsüz bir “sentetik yoldaşlık” vaat eder.
Ulus Baker, Emmanuel Levinas’ın Totallik ve Sonsuz eserinde temellendirdiği “Ötekinin Yüzü” felsefesini sosyolojik zemine taşıyarak toplumsal temasın önemini vurgular. Baker’e göre insan ötekiyle karşılaştığında onun yüzündeki çağrıyı görür; bu karşılaşma kişiyi sorumluluk üstlenmeye zorlar: “Gerçek bir ilişki, ötekinin sürprizlerine, kırılganlıklarına ve hatta öfkesine açık olmak demektir. İnsan, öteki insanın yüzünde kendi sınırlarıyla karşılaşır. Birlikte duymak, birlikte yas tutmak ya da neşelenmek; birbirine tahammül etmenin ve birlikte dönüştürücü bir eylem üretmenin bedelini ödemektir. Modern teknolojinin vaat ettiği steril iletişim biçimleri ise insanı ötekinin bu zorlu varlığından kaçırarak sahte bir konfor alanına hapseder.”
Bu çerçeve “yapay empati” sistemlerine uyarlandığında, Yapay Zekâ sohbet botlarının etik sorumluluktan kaçışın araçları olduğu görülür. Botlar duygusal durumu analiz eder; ancak bu algoritmik empati gerçek bir duygu değil, destekleyici cümle yapılarının simülasyonudur. Sistem kullanıcının narsisizmini besler ve ondan hiçbir talepte bulunmaz.
Yorucu bir günün ardından dertleşmek için gerçek bir arkadaşı aramak risklidir; arkadaşın kendi dertleri veya keyifsizliği olabilir. Gerçek dostluk insanî pürüzleri bünyesinde taşır.
Bu risk yerine Yapay Zekâ yoldaş uygulaması açıldığında, bot gece yarısı da anında yanıt verir: “Seni dinliyorum, sen çok özel birisin…” Bot tam duymak istenen kelimeleri söyler; bölmez ve yük olmaz.
Ortada mükemmel görünür bir yoldaşlık vardır; ancak bu ilişki riskten arındırılmış sahte bir simülasyondur. Öteki ile karşılaşmanın sancısından kaçan insan, sentetik empatinin koynunda kendi yankısıyla konuşur. Bu durum insanı diğer insanlara karşı tahammülsüz kılan bir tekliğe gömer.
Gerçek ilişkiler insanın etki etme ve etkilenme kapasitesini (affectus) büyütür. Gerçek bir dostun varlığı insanın dönüştürücü gücünü artırır; çünkü o ilişki emektir ve karşılıklı sorumluluktur.
Yapay Zekâ’nın sunduğu sentetik yoldaşlık ise insanı edilgen bir duygu tüketicisine dönüştürür. İnsan duygusal emek vermeden sevilme hissini tüketir. Bu durum insanın toplumsal kaslarını köreltir. İnsan Yapay Zekâ ile kurduğu bağı bağımlılık haline getirdikçe, gerçek insanların öngörülemez dünyasına adım atma cesaretini kaybeder: “İnsan, ötekinin sarsıcı varlığından kaçtıkça kendi kabuğuna çekilir. Yapay empati, insana aradığı şefkati vermez; sadece onun yalnızlığını ambalajlar. Gerçek duygu, pürüzlü ve çilelidir; ama insanı iyileştiren tek şey, başka bir insanın o kusursuz olmayan, canlı ve kırılgan varlığıyla kurduğu o hakiki temastır.”
“Hiç kimse şimdiye kadar bir bedenin neler yapabileceğini, yani beden düşünce tarafından belirlenmeksizin sırf kendi doğasının yasalarıyla neyi gerçekleştirebileceğini belirleyebilmiş değildir.”
Baruch Spinoza, Ethica (III. Önerme 2, Not)
Ulus Baker’in düşünce sisteminin dirençli damarlarından biri, Spinoza’nın Ethica’da yer alan “Bedenin ne yapabileceğini henüz kimse bilmedi” sorusunda yatar. Baker bu soruyu sosyolojinin merkezine yerleştirerek, düşüncenin bedenden bağımsız saf bir zihin faaliyeti olmadığını savunur. Düşünmek; yürümekle, yorulmakla, mekânın maddi direnciyle doğrudan ilişkilidir. Beden bizzat varoluşun ve yaratıcı düşüncenin zeminidir.
Günümüz Yapay Zekâ anlatılarında ise zekâ bedenden tamamen koparılmış; bulut sunucularda barınan, insan bedenini ise hantal bir biyolojik kılıf olarak gören zihinselleştirme rejimine evrilmiştir.
Baker, teknolojinin insanı bedeninden soyutlama ve bilişsel veriye dönüştürme eğilimini eleştirir. Kapitalizm bedeni yorucu ve verimsiz görerek ekranlar ardına hapsetmeye çalışır: “Düşünce, bedensiz bir ruhun eylemi değildir; bedenlerin karşılaşmasından, birbirini etkilemesinden ve mekânla kurduğu sürtünmeden doğan maddi bir süreçtir. Yapay zeka ve dijital rasyonalite, insanı bedensizleştirmek, onu fiziksel dünyanın o pürüzlü dirençlerinden kopararak saf bir hesaplama birimine indirgemek ister. Oysa bedeni unuttuğunuz an, siyaseti, hafızayı ve hakiki yaratıcılığı da ortadan kaldırırsınız.”
Yapay Zekâ asistanlarının zihne dışsal bir “biyo-dijital protez” gibi monte edildiği bir dönemdeyiz. İnsan yön bulmak için hafızasına güvenmez (navigasyon vardır); hesap için zihnini zorlamaz. Protez kullanıldıkça insanın zihinsel ve bedensel kasları atrofike olur.
Eskiden tanınmayan bir şehirde otel aranırken tabelalara bakılır, esnafa sorulur, yön duygusu ve mekânsal hafıza devreye sokulurdu. Bu süreç bedensel bir keşifti. Bugün ise navigasyon sesli talimat verir: “50 metre sonra sağa dönün.”
Çevreye bakmadan, taşların dokusunu ve yorgunluğu hissetmeden komutla yürünür. Gidilecek yere ulaşılır ama oraya nasıl gidildiği kaydedilmez. Yapay Zekâ mekânı deneyimlemiş, bedeni mekanik bir taşıyıcıya indirgemiştir. Bedensizleşen bu yürüyüş, insanı yeryüzüyle olan ontolojik bağından koparır.
Bedenin devre dışı bırakılması insanın etki etme ve direnme kapasitesini (affectus) sıfırlar. Spinoza’ya göre beden ile zihin aynı maddî gerçekliğin iki farklı yüzüdür. Beden ne kadar pasifleşirse, zihin de o kadar bağımlı ve manipüle edilebilir hale gelir.
Yapay zekanın sunduğu “biyo-dijital protez” konforu, insanı zihinsel sınırları karşısında aciz bırakır. Yönünü bulamayan, hafızasında bilgi tutamayan ve fiziksel dünyanın zorluklarıyla baş etme direncini kaybetmiş bir insan modeli üretilmektedir. Yapay Zekâ insanı özgürleştirdiğini iddia ederken, onu kendi bedenine yabancı kılar: “Bedenini unutan bir insan, özgürlüğünü de unutur. Yapay zeka, zihni bedenden kopararak bizi ölümsüzleştirdiğini vaat eder; oysa yaptığı şey, insanı kendi duyularından, yeryüzünün toprağından ve ortak mücadele alanından koparıp dijital sunucuların sessiz mezarlığına kaydetmektir.”
“Hacker etiği; bilginin şahsi bir mülk değil, tutkuyla paylaşılan kolektif bir ortaklık (commons) olduğunu savunur. Bilgiyi çitle çevirmek zihinsel gelişimi durdurmaktır.”
Pekka Himanen, Hacker Etiği ve Bilgi Çağının Ruhu
Ulus Baker’in düşünce evreni, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin dijital ağlarda nasıl bir sömürü rejimine dönüştüğünü deşifre eden bir politik ekonomi eleştirisi barındırır. Baker; bilginin, kodun ve imajların özel mülkiyet altına alınmasına karşı “Hacker Etiğini”, bilginin serbest dolaşımını (open source / data commons) ve radikal bir siber-komünizm ufkunu savunur. Pekka Himanen’in Hacker Etiği ve Bilgi Çağının Ruhu eserine paralel olarak Baker’e göre insanlığın ürettiği ortak zihinsel miras şirketlerin tekelinde kilitlenemez; bilgi kamusal bir mülk (commons) olmalıdır.
Bugün ise insanlığın veri ortaklığında (data commons) ürettiği dijital mirası yağmalayan ve bunu Yapay Zekâ modeli adı altında paralı mülkiyete dönüştüren büyük teknoloji monopolleri durmaktadır.
Baker, kapitalizmin temel refleksinin ortak olanı mülk edinmek ve sınırlamak (enclosure) olduğunu vurgular. Tarihte ortak otlaklar nasıl çitle çevrildiyse, dijital çağda da insanlığın ortak hafızası teknoloji şirketleri tarafından çitlerle çevrilmiştir: “Bilgi ve kültür, kimsenin şahsi tapulu malı olamaz. Onlar, nesiller boyunca ortaklaşa üretilmiş kolektif bir zihinsel ekosistemdir. Kapitalizm, bu ekosistemi ‘telif’ ve ‘mülkiyet’ adı altında hapsederek insana kendi mirasını parayla satan yeni bir derebeylik kurmak ister. Hacker etiği ve korsan kültürü, bu çitleri yıkan, bilginin akışkanlığını ve kamusal ortaklığını savunan yegâne özgürlükçü direniş hatlarıdır.”
Yapay Zekâ devlerinin yürüttüğü süreç devasa bir veri yağması operasyonudur. Şirketler milyonlarca yazarın, ressamın ve programcının ürettiği özgün eserleri telif ödemeden Yapay Zekâ modellerini eğitmek için kopyalamış; ardından bu modelleri kapalı kaynaklı ticari servislere dönüştürerek abonelik ücretleriyle pazarlamıştır. Şirket ortak mirası almış, işlemiş ve parayla geri satmaktadır.
İnternette gönüllü olarak kod yazıp açık kaynak havuzuna (GitHub) yükleyen bir yazılımcının motivasyonu para kazanmak değil, bilginin kamusal mülkiyetine katkı sunmaktır.
Teknoloji şirketi gelip bu yazılımcının ve meslektaşlarının biriktirdiği kodları Yapay Zekâ kod asistanını eğitmek için toplar. Şirket o kodlarla Yapay Zekâ modeli geliştirir ve yazılımcıya dönüp “Bizim asistanımız işini yapıyor, aylık abonelik ücretini ödeyerek kullanabilirsin” der.
Bu durum, ortak meranın etrafının tel örgülerle çevrilmesi, ineklerin meralardan kovulması ve köylülere aynı meradan sağılan sütün kutuyla parayla satılması hikayesinin dijital kopyasıdır. Şirket kamusal ortaklığı gasp etmiştir.
Üretim araçlarının ve bilginin ortaklığı (multitudo), insanın özgürleşmesinin zeminidir. Spinoza’ya göre hakikat, kapatılmış mülklerde değil, ortak aklın paylaşıldığı kamusal alanlarda büyür.
Yapay Zekâ’nın mülkiyet altına alınması, kolektif zihnin monopollerin kar hanesine yazılması demektir. Bu durum insanı ürettiği zihinsel değerin yabancısı kılarken, büyük şirketlere bilgi tekeli sağlar. Baker’in siber-komünizm ufku, verilerin ve algoritmik modellerin kamulaştırılmasını ve Veri Ortaklığı (Data Commons) ilkelerinin hak olarak tanınmasını savunur: “Kod kamusaldır, bilgi kamusaldır, imajlar kamusaldır. Hiçbir şirket insanlığın bin yıllık ortak hafızasını telif duvarlarıyla çitleyip bize lütuf gibi satamaz. Özgürlük, bu çitleri yıkan korsanların, hackerların ve ortak mülkiyeti savunanların handsinde yeniden kurulacaktır.”
“Aşınma ansızın ve büyük gürültülerle gerçekleşmez; o bir çözünmedir, yavaş ve sezilmez bir aşınmadır… Bizi bekleyen tehlike kitlesel bir yıkım değil, insaniliğin bu sessiz ambalajlar içinde eriyip gitmesidir.”
Ulus Baker, Aşınma Yılları
Ulus Baker’in kentsel ve estetik krizleri ele aldığı eseri Aşınma Yılları, insanî ve özgün olanın geç kapitalizmin çarkları altında nasıl yıpratıldığının felsefi ağıtıdır. “Aşınma”, ansızın gerçekleşen bir yıkım değildir; zamana yayılan, konforla ambalajlanmış pürüzsüz bir çözünmedir. İnsan zihninin düşünme refleksleri, bedenlerin karşılaşma potansiyelleri ve dilin zenginliği, algoritmik akışlar altında böyle bir aşınma sürecinden geçmektedir.
Baker’in Spinoza’dan, Deleuze’den, Vertov’dan ve Foucault’dan devralıp harmanladığı miras; bize Yapay Zekâ’yı sadece teknik bir ilerleme olarak değil, doğrudan insan ontolojisini hedef alan biyo-politik bir yönetim mekanizması olarak okuma imkânı sunar.
Yapay Zekâ çağında karşı karşıya olunan algoritmik kuşatma 8 temel felsefi ve sosyolojik eksende düğümlenmiştir:
- Hazır Kanaatlerin Üretimi: Zihinsel çaba gerektiren fikir inşası tasfiye edilmiş; Yapay Zekâ dil modelleri aracılığıyla kitlelere tüketime hazır “otomatik kanaatlar” zerk edilmiştir.
- Sentetik İmaj: Belgesel gerçekliğin yerini; veri tabanının matematiksel ortalamalarından türetilen pürüzsüz “sentetik imajlar” almıştır.
- Kederli Edilgenlik ve Algoritmik Affectus: Tavsiye sistemleri affectus mekanizmasını kullanarak beden etki etme gücünü felç etmiş; öfke, kaygı ve keder döngüleri üretmiştir.
- Montajın İnfazı ve Veri Tabanı Estetiği: İki zıt gerçekliğin çarpışmasından doğan montaj yok edilmiş; verilerin pürüzsüzce harmanlandığı “veri tabanı estetiği” egemen kılınmıştır.
- Denetim Toplumunun YZ Evresi ve Makineleşme: Denetim toplumunda insan verilerine bölünerek (dividual) otonom aygıtların yönettiği “makineleşmiş bir uzva” dönüştürülmüştür.
- Majör Gramer ve Pürüzlerin Silinmesi: Dildeki sapmalar ve “minör dil” olanakları, Yapay Zekâ’nın steril majör grameri içinde öğütülmüştür.
- Sorumsuz Enformasyon ve Sentetik Yoldaşlık: Hakiki bilgi yerini enformasyon çölüne bırakmış; yüz yüze gelmenin getirdiği etik sorumluluktan kaçış “yapay empati” ile ambalajlanmıştır.
- Bedensizleşme ve Veri Yağması: Düşüncenin zemini olan beden tasfiye edilerek zeka bir “biyo-dijital proteze” indirgenmiş; insanlığın birikimi şirketlerce çitle çevrilerek mülkiyete dönüştürülmüştür.
Tüm bu teorik haritayı gündelik hayatın yalın bir anına indirdiğimizde; algoritmik kuşatma ile ondan kaçış arasındaki fark görünür hale gelir.
Akşamüstü iş çıkışı bir park bankında oturduğunuzda telefon titrer: Algoritma haber özetini (hazır kanaat), kısa videoyu (kederli duygulanım), Yapay Zekâ asistanının tavsiyesini (biyo-dijital protez) ve satın alınabilecek ürünü pompalar. Bu ritme uyulduğunda, ekranın mavi ışığında duran, bedeni hareketsiz ve kendi deneyimine yabancılaşmış bir “aşınma varlığı” olunur.
Oysa aynı park bankında başka bir ihtimal daha vardır: Telefonu cebinizde kapatmak, navigasyonsuz yürümenin yorgunluğunu bacaklarda hissetmek (Spinozacı beden), yan banktaki yabancıyla göz göze gelip selam vermek (yüz yüzelik ve duygular sosyolojisi), parktaki ağaçların hışırtısını dildeki pürüz gibi dinlemek.
Ulus Baker’in işaret ettiği “Kaçış Hattı” (line of flight) buradadır: Algoritmaların ortasında dururken, onların sizi kodladığı kanallardan akmayı reddetmek; öngörülemez, verimsiz, pürüzlü ve canlı kalmaktır.
Ulus Baker’in düşüncesi teknofobik bir mağara sığınağı değildir. Baker, teknolojiyi yıkmayı değil; arkasındaki iktidar mantığını deşifre ederek onun içinden özgürleşme alanları çıkarmayı hedefler. Algoritmik alacakaranlıkta çizilebilecek kaçış hattı şu ilkelere dayanır:
- Pürüzlü Kalmak: Yapay Zekâ’nın sunduğu pürüzsüz çıktılara karşı; dildeki devrikliği, düşüncedeki çelişkiyi, sanattaki hatayı ve insana ait ham dokuyu savunmak.
- Verimsizlik Hakkı: Algoritmanın insanı hıza zorladığı denetim toplumunda; yavaşlamayı, kaybolmayı ve bilinçli olarak “verimsiz” kalmayı politik eylem olarak konumlandırmak.
- Kolektif Veri Ortaklığı (Data Commons): Şirketlerin çitle çevirdiği bilgi meralarına karşı; Hacker Etiğini, açık kaynak kodunu, bilginin ve algoritmaların kamusal mülkiyetini savunmak.
- Bedene ve Yüz Yüzeliğe Dönüş: Zekayı sunuculara devreden kartezyen illüzyona karşı; Spinozacı anlamda bedenin eyleme gücünü, sokaktaki teması ve ötekine karşı üstlenilen etik sorumluluğu tesis etmek.
“Dünya pürüzsüzleştiğinde düşünce durur. Bizi kurtaracak olan şey, algoritmaların kusursuz hesapları değil; insanın o tahmin edilemez, kontrol edilemez ve boyun eğmez pürüzleridir. Düşünmek, hâlâ bir bedenimiz olduğunu ve o bedenin başka bedenlerle buluştuğunda dünyayı değiştirebileceğini hatırlamaktır.”
BİBLİYOGRAFYA VE KAVRAMSAL DİZİN
I. Filozoflar, Teorisyenler ve Kaynak Yazarlar
- Ulus Baker (1960–2007): Sosyolog, yazar ve çevirmen. Metnin temel teorik çatısını oluşturan kanaatler toplumu, imaj rejimleri, duygulanım sosyolojisi, montaj felsefesi ve siber-kültür analizlerinin referans kaynağı.
- Baruch Spinoza (1632–1677): Filozof. Affectus (duygulanım), beden felsefesi (“Bedenin ne yapabileceğini henüz kimse bilmedi”), conatus ve töz anlayışının teorik temeli (Ethica).
- Gilles Deleuze (1925–1995) & Félix Guattari (1930–1992): Filozof ve psikanalist. Denetim toplumları, minör dil (Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin), rizom, imaj-hareket/imaj-zaman ve arzu makineleri kavramlarının kaynağı (Felsefe Nedir?).
- Dziga Vertov (1896–1954): Sinemacı ve avangard teorisyen. Kino-Eye (Sine-Göz) teorisi, ritmik montaj ve kameranın mekanik gözü kavramsallaştırması.
- Michel Foucault (1926–1984): Filozof ve tarihçi. Disiplin toplumları (Koru ve Cezalandır), iktidar teknolojileri ve biyo-iktidar analizleri.
- Emmanuel Levinas (1906–1995): Filozof. “Ötekinin Yüzü” (Visage) etiği ve yüz yüze karşılaşmanın sorumluluk boyutu (Totallik ve Sonsuz).
- Sergei Eisenstein (1898–1948): Sinemacı ve kuramcı. Çarpışma montajı ve entelektüel sinema kavramları.
- Roland Barthes (1915–1980): Semiyolog ve eleştirmen. Fotoğraf ontolojisi ve punctum kavramı (Camera Lucida).
- Jean Baudrillard (1929–2007): Sosyolog ve medya teorisyeni. Simülasyon, simülakr ve enformasyon çölü eleştirisi (Simülakrlar ve Simülasyon).
- Pekka Himanen (d. 1973): Filozof. Hacker Etiği ve bilgi çağının ruhu üzerine çalışmaları (Hacker Etiği ve Bilgi Çağının Ruhu).
II. Temel Kavramsal Dizin
- Affectus (Duygulanım): Spinoza ve Baker hattında bir bedenin diğer bedenlerle karşılaşmasında etki etme ve etkilenme kapasitesindeki artış (laetitia / sevinç) veya azalış (tristitia / keder).
- Kanaatler Toplumu (Society of Opinions): Düşünme sancısı gerektirmeyen, iktidar ve medya tarafından önceden imal edilip kitlelere sunulan hazır zihinsel ambalajlar rejimi.
- Montaj: İki heterojen unsurun çarpışmasından zihinde yepyeni bir düşünce dan anlam patlaması yaratan devrimci zihinsel/estetik eylem.
- Veri Tabanı Estetiği (Database Aesthetics): Üretken Yapay Zekâ’nın verileri diyalektik bir çatışmayla değil, istatistiksel olasılıklarla pürüzsüzce harmanladığı ortalamacı sistem.
- Minör Dil (Minor Language): Deleuze ve Baker’in majör/resmi gramere karşı dilde açtığı çatlaklar, devrik cümleler ve sürçmelerle kurulan direniş alanı.
- Sorumsuz Enformasyon: Bağlamından koparılmış, tarihsel süzgecinden arındırılmış ve insanı eylemsizliğe mahkûm eden uçucu veri gürültüsü (Enformasyon Çölü).
- Denetim Toplumları: Fiziksel kapatılma mekânlarının (fabrika, okul) yıkılarak sürekli akış, otonom aygıtlar ve algoritmik skorlamalarla kesintisiz ayarlama (modulation) yapılan yeni iktidar formu.
- Biyo-Dijital Protez: Zekanın bedenden koparılarak bulut sunucularda barındırılması ve insanın zihinsel kaslarını körelten dışsal hesaplama aracı.
- Hacker Etiği / Veri Ortaklığı (Data Commons): Bilginin ve ortak kültürel mirasın çitlenmesine (enclosure) karşı, kodun ve bilginin kamusal mülkiyetini savunan korsan/özgürlükçü ufuk.

