Otomobil dünyasında “büyüklük” kavramı çoğu zaman yanlış anlaşılır. Günümüzde devasa ızgaralar, şişirilmiş çamurluklar ve yoldaki şeritlere sığmayan gösterişli SUV’ler arasında kaybolmuş durumdayız. Oysa 1960’ların o gri, kömür kokulu, yağmurlu, sisli, rutubet kokulu Londra sabahlarında büyüklük, kapladığınız alanla değil, yolda bıraktığınız izle ölçülürdü. İşte tam bu atmosferin tam ortasında, Carnaby Caddesi’nde Mary Quant’ın mini etek devrimiyle dünyayı salladığı günlerde, Oxfordshire’ın tuğla duvarlı fabrikalarından birinde, görünüşte iddiasızlığın kitabını yazan bir makine doğuyordu: “MG Midget”.
Hani o eski filmlerde mutlaka görmüşsünüzdür; puslu bir Londra sabahında ya da Kaliforniya’nın o altın sarısı güneşi altında, daracık yollarda süzülen, sürücüsünün kolunu uzatsa neredeyse asfalta dokunabileceği kadar yere yakın, küçük ama çekici otomobiller boy gösterir. İşte o sahneyi gözünüzün önüne getirin. Altınızdaki makine ile aranızda ne hidrolik bir direksiyon ne sizi dünyadan soyutlayan kalın yalıtım malzemeleri ne de elektronik bir aksam ve size “şöyle yap, böyle yapma” diyen bir dadı var. Sadece siz, metal, dişliler ve rüzgar. İşte MG Midget, tam olarak bu saf, filtresiz ve samimi sürüş deneyiminin, otomobil tarihindeki çelikten ve deriden vücut bulmuş halidir. Benim de ilk göz ağrılarımdan biridir. Bir dostumun yoğun ısrarı yüzünden ona sattığım için aşkımız kısa sürmüş olsa da…
Otomobil dünyasında sıkça duyduğumuz, özellikle Amerikan ekolünün dayattığı “büyük olan iyidir” veya “güç her şeydir” anlayışına atılmış en zarif, en çevik ve en neşeli tokattır Midget. İsmi İngilizce’de “cüce” veya “bücür” anlamına gelebilir ama buna aldanmayın. Yarattığı kültürel etki ve arkasında bıraktığı miras, o devasa V-8 motorlu abilerinin çoğundan çok daha büyüktür.
Midget’ın hikayesi, aslında İkinci Dünya Savaşı sonrasının o karmaşık atmosferinde başlıyor. Savaş bitmiş, Britanya yorgun, sanayi çarklarının dönmesi gerekiyor. O yılları hayal etmek zor değil. Radyoda The Shadows’un “Apache”si çalıyor, İngiliz gençliği savaş sonrası o kasvetli “kemer sıkma” politikalarından sıyrılıp “Sallanan Altmışlar”ın (Swinging Sixties) renkli dünyasına adım atıyor. O yıllarda İngiltere’nin ekonomi politiği ve sloganı belli: “Ya İhracat Ya Ölüm” (Export or Die). Çelik karneyle dağıtılıyor, eğer Amerika’ya, yani “Dolar Bölgesi”ne araba satamıyorsanız, hammadde de yok. Amerikalı askerler Avrupa’da görev yaparken bu küçük, kıvrak İngiliz oyuncaklarıyla tanışmış ve bu aşka tutulmuşlar bile. Ancak 1960’lı yıllara gelindiğinde pazar artık çok daha fazlasını istiyordu. Tam bu noktada, İngiliz otomotiv devi BMC (British Motor Corporation), bugün “Badge Engineering” dediğimiz, o zamanlar için oldukça zekice bir hamleyi biraz mecburiyetten biraz da kıskançlıktan yaptı. Hikâye aslında biraz klasik “bizim oğlan” durumu. Ellerinde Donald Healey’nin vizyonuyla doğan, o pörtlek gözlü sevimli “Sprite” (nam-ı diğer Kurbağa Göz) vardı ama MG bayileri mutsuzdu; showroom’larında gençleri içeri çekecek taze bir kana ihtiyaçları vardı.
Çözüm basit ama etkiliydi. Abingdon’daki mühendisler Sprite’ın şasisini aldılar, o karakteristik ama herkesin hoşuna gitmeyen kurbağa bakışlarını tıraşlayıp daha geleneksel, daha “beyefendi” dikey çıtalı, asil bir MG ızgarası yerleştirdiler. Yanlara biraz krom çıta, içine biraz daha özenli döşeme ve o efsanevi sekizgen logo… Ve karşınızda MG Midget Mk I. Aslında teknik olarak Sprite’ın ikiz kardeş olan bu araçlar, otomobil kültürü içinde o kadar bütünleşti ki, meraklıları onlara “Spridget” lakabını takmakta gecikmedi. Midget; her zaman ailenin biraz daha şık giyinen, pub’da bira yerine viski sipariş eden o stil sahibi kuzeni haline geldi.
Midget’ın tasarımına baktığınızda 3.5 metrenin altındaki boyuyla bugünün trafiğinde bir oyuncak gibi kalabilir. İtalyanların o dramatik kıvrımlarını boşuna aramayın, bulamayacaksınız. Midget; dürüst, işlevsel ve minimalist bir İngiliz mühendisliği ile sizi karşılar. Ama tüm bu “yokluk” içinde muazzam bir mühendislik felsefesi gizlidir. İlk nesil Mk I, saflığın –veya biraz da mazoşizmin– doruk noktasıydı. O kadar basitti ki, ilk versiyonlarda kapı kolu bile yoktu. İçeri girmek için ya tentesi açıksa elinizi kapıdan içeri atıp mandalı çekecektiniz ya da o mika yan camı aralayıp aynı işlemi yapacaktınız. Tavan ise kurması ayrı, kapatması ayrı dert olan basit bir brandadan ibaretti. Kulağa zahmetli geliyor olabilir ama o zamanlar bu bir eksiklik değil, aracın “safkan” yarışçı ruhunun bir parçasıydı. Çünkü Midget’a binilmez, Midget giyilir. O daracık kokpite oturduğunuzda –ki aslında yere çökmek gibidir– araç sizi iyi bir terzi tarafından tam üzerinize göre dikilmiş bir kıyafet gibi sarar. Bu darlık sizi asla sıkmaz, aksine makinenin bir parçası gibi hissettirir. Amaç çok netti; Colin Chapman’ın dediği gibi, “hafiflik her yerde kazandırır.” 600 kilonun altındaki ağırlığıyla, kaputunun altındaki o mütevazı 46 beygirlik motor bile onu uçurmaya yetiyordu.
Midget yıllar içinde tüm otomobiller gibi evrim geçirdi tabii. 1961’den 79’a kadar üretimde kaldı. İlk çıkanlar 948cc’lik mütevazi motorlarıyla biraz tüy sıkletti. 1964’te Mk II ile birlikte kapı kolları ve çevirme kollu gerçek camlar geldiğinde, “hardcore” tutkunları burun kıvırsa da satışlar patladı Ben de dünyadaki birçok koleksiyonerle aynı fikirdeyim, bu işin “Kutsal Kasesi” Mk III dönemidir. Yani 1966-1974 arası. Çünkü kaputun altına, ralli parkurlarının efsanesi Mini Cooper S’in kalbi, o meşhur 1275cc’lik motor girdi. Kâğıt üzerinde 65 beygir size komik gelebilir ama o hafiflikte birleşince Midget gerçek bir “cep roketi”ne ve “Dev Katili”ne (Giant Killer) dönüşmüştü. Bu noktada MG tutkunlarının saatlerce tartışabileceği, o meşhur “çamurluk” meselesine değinmeden geçmek olmaz. 1972-74 arası üretilen yuvarlak arka çamurluklu (RWA) modeller kimine göre aracın en saf, en klasik halidir; kimine göre ise kare çamurlukların rijitliğinden yoksundur. Ama bugün bir koleksiyoncunun gözlerini parlatmak istiyorsanız, RWA bir Midget’tan bahsetmeniz yeterli olacaktır.
Işıklarda kalktığınızda hantal otomobilleri dikiz aynasında küçülürken görmek, Midget sahiplerinin en büyük eğlencesiydi.
Hikâyenin sonu ise maalesef biraz hüzünlü bir sonbahar etkisi gibidir, tipik bir “değişen dünyaya ayak uydurma” çabası… 1970’lerin ortasında Amerika’nın o meşhur, katı güvenlik yasaları devreye girince, herkesi âşık olduğu o zarif İngiliz beyefendisi estetik bir ameliyat geçirmek zorunda kaldı. O incecik krom tamponlar gitti, yerine “Sabrina” lakabı takılan devasa siyah poliüretan tamponlar geldi. “Rubber Bumper” dönemi. Yasal yüksekliğe ulaşmak için süspansiyonlar yükseltildi, o meşhur go-kart hissi törpülendi ve Midget bir leylek gibi havda durmaya başladı. Kaputun altında ise Triumph Spitfire’dan alınan 1500cc’lik motor vardı. Torklu muydu? Evet. Ama o motorun, krank milinin eksenel hareketini sınırlayan “gezinti pulları” (thrust washers) sorunu, bugün bile sahiplerinin uykularını kaçıran, İngiliz mühendisliğinin o acı-tatlı cilvelerinden biridir. Tüm bunlara rağmen markayı zor zamanlarda ayakta tutan ve en çok satan modellerden biri olmayı başardı.
Ne yazık ki her güzel hikâyenin hüzünlü bir sonbaharı var. 1974 sonrası, Amerika’nın o katı güvenlik yasaları ve o meşhur siyah plastik tamponlar… O zarif kromlar gitti, yerine çarpışma testleri için devasa siyah plastikler geldi. Araç far yüksekliği kuralına uymak için süspansiyonundan yükseltildi, adeta bir leylek gibi havada kaldı.
Bir MG Midget kullanmak modern otomobillerle asla kıyaslanamaz, bunu gerçekten anlatmak çok zor, hani “anlatılmaz yaşanır” denilir ya. Bir Midget kullanmak meraklılıkları için tamamen duyusal bir şölen, beş duyunuzu birden ele geçiren bir ayin gibidir. Kapıyı açtığınızda burnunuza gelen; yanmış yağ, benzin, nemli halı ve eski vinil karışımı o evrensel “Klasik İngiliz Parfümü.” kokusu… Kontağı çevirdiğinizde motorun titreşimini omurganızda hissedersiniz. Vites değiştirmek bir zorunluluk/zorluk değil, metalin metale değdiği o “klik-klak” sesini duymak için özel bir ritüeldir. Koltuklar o kadar alçaktır ki, yanınızdaki otobüsün bijonlarıyla göz göze gelirsiniz. Direksiyonda hidrolik yoktur, yoldaki her çakıl taşını parmak uçlarınızda hissedersiniz. Hız göstergesi 60 mili gösterdiğinde ise modern bir arabadaki 200 kilometrenin verdiği adrenalinden çok daha fazlasını yaşarsınız. Rüzgâr saçlarınızı dağıtırken, egzozdan gelen o çiğ benzin, sıcak yağ ve eski döşeme kokusu, bir klasik otomobil severler için dünyanın en güzel parfümüdür. Ve tabii ki Lucas elektrik sistemi… Nam-ı diğer “Karanlıklar Prensi” (Prince of Darkness). Yağmurlu bir gecede sileceklerin aniden greve gitmesi veya farların sebepsizce sönmesi, bir arıza değil, bu otomobilin karakterinin bir parçasıdır. Sürekli ilgi isteyen, nazlanan Midget, her zaman ailenin yaramaz çocuğu gibidir. Asla kızamazsınız.
Midget hiçbir zaman döneminin en hızlısı olmadı ama sınıfsızdı. Bir Jaguar E-Type zenginlik göstergesiydi belki ama Midget’ı bir fabrika işçisi de bir üniversite profesörü de kullanabilirdi. Jackie Chan’in “Supercop” filminde, hareket halindeki bir tırın üzerinden o kırmızı Midget’a atladığı sahneyi hatırlayanlar olacaktır. İşte o çeviklik, o ruh, sadece sinemada değil, pistlerde de kendisinden kat kat pahalı araçları virajlarda utandırarak kendisini gösteriyordu. Midget beyaz perdede bir James Bond tercihi olmadı belki, ama o “Swinging London” döneminin, Beatles’ın, mini etek modasının ve gençlik devriminin sokağa yansımasıydı. Reklamlarında bile bir başkaldırı vardı; Amerika’da “Anneniz bundan hoşlanmazdı” sloganıyla satıldı. Dönemin isyankar ruhu için bundan daha iyi bir davetiye olamazdı.
Bugün yolda bir MG Midget görürseniz, ona sadece eski paslanmış bir metal yığını olarak bakmayın. O, özgürlüğe, basitliğe ve sürüşün saf neşesine adanmış, “insan ve makine birliği” felsefesinin somut hali, tekerlekler üzerindeki bir zaman makinesidir. Hatta dünyanın en çok satan roadster’ı Mazda MX-5 Miata bile, aslında manevi olarak bu küçük devin torunudur. Japon mühendisler o efsanevi “Jinba Ittai” (at ve binicinin birliği) hissini yaratırken Midget’ı referans almışlardır. Midget bir aşk mektubudur; kromun plastiğe, özgürlüğün regülasyonlara henüz yenilmediği o masumiyet çağına yazılmış ama hiç postalanmamış, yarım kalan bir mektup. Elektrikli motorların sessizliğinde ve otonom sürüşün hissizliğinde kaybolduğumuz bir dönemde, garajınızda yağ damlatan, marşına bastığınızda nazlanan ama size yaşadığınızı hissettiren, sizi bir otomobil sahibi değil, kaybolan bir masumiyet çağının bekçisi duygusu yaşatan bir otomobil. Boyundan büyük işler başaran, otomobil kullanmanın sadece A noktasından B noktasına gitmek değil, o aradaki yolda “yaşamak” olduğunu ispatlayan bu küçük deve saygı duymamak elde değil.

