Donna Haraway’in 1985 yılında yayımlanan “A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century” (Bir Siborg Manifestosu: Yirminci Yüzyılın Sonlarında Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm) başlıklı metni, yayımlandığı andan itibaren 20. yüzyıl sonu düşünce dünyasında sarsıcı bir kırılma yaratmıştır. Metin, Soğuk Savaş’ın son döneminde, mikroelektronik devrimin ivme kazandığı, enformasyon teknolojilerinin gündelik hayata sızmaya başladığı ve feminist kuramın kendi içinde derin kimlik krizleri yaşadığı tarihsel bir kesitte doğmuştur.

Haraway, bu metinde insanlık tarihinin en köklü anlatılarını, doğa-kültür ayrımını, insan-merkezci ontolojiyi ve biyolojik özcülüğü hedef alır. Manifestonun temel amacı; teknolojiyi şeytanlaştıran veya onu yalnızca aydınlanmacı/kapitalist bir tahakküm aracı olarak gören geleneksel sol ve eko-feminizm hatlarından saparak, teknolojiyi radikal bir politik yeniden sahiplenme alanına dönüştürmektir.
1980’lerin başında yürütülen politik ve kuramsal tartışmalar; bir yanda teknolojiyi teknokratik patriyarkanın mutlak silahı sayan Luddite (teknoloji karşıtı) eğilimler, diğer yanda ise kadını ve insanı “doğaya, masumiyete, organik ana karnına” geri çağıran eko-feminist ve romantik söylemler arasında sıkışmıştı. Haraway, bu her iki kanadı da tarihsel bir yanılsama olarak teşhir edecekti. Ona göre, kapitalist ve askeri-endüstriyel kompleks tarafından üretilmiş olsa dahi, teknolojinin sınırları geçirgenleştiren yapısı, hiyerarşik ve ataerkil kategori sistemlerini yıkmak için benzersiz bir imkân sunmaktadır.
Haraway’in manifestoda sunduğu radikal çıkış, özcü “saf doğa” arayışına tamamen kapıyı kapatmaktır: “Siborg Cennet Bahçesi’ni tanımaz; çamurdan yapılmamıştır ve toprağa dönme hayalleri kuramaz.”
Haraway, köken mitlerini ve organik bütünlük yanılsamalarını reddederek Siborgu; biyomühendislik, enformasyon ağları ve makine-insan hibritleşmesinin tam ortasında duran, ancak bu sistemin kodlarını sarsabilecek ironik bir politik figür olarak konumlandırır.
Donna Haraway, Siborg Manifestosu metnine alışılageldik akademik veya siyasi bildirilerin metodolojisiyle başlamaz. Manifestonun üslubu, klasik akademik metinlerin soğuk mesafeli veya kuramsal manifestoların dogmatik yapısından tamamen farklıdır. Haraway, metnin hemen başında benimsediği yöntemi “küfür” ve “ironi” olarak tanımlar ve metnin omurgasını bunun üzerine inşa eder. Onun için küfür, yalnızca dinî dogmalara yönelik yüzeysel bir saygısızlık değil; aksine, kutsal addedilen doktrinlerin yapısını son derece ciddiye alarak onları içeriden sarsma, yapbozuma uğratma eylemidir. İroni ise, çelişkileri diyalektik bir sentezde eritip mühürlemek yerine, uzlaşmaz parçaları aynı anda bünyesinde barındırmanın yarattığı felsefi ve politik gerilimden beslenir: “Küfür, şeyleri her zaman çok ciddiye almayı gerektiriyor gibi görünmüştür… İroni, diyalektik olarak bile daha büyük bütünler içinde çözünmeyen çelişkilerle ilgilidir; birbiriyle bağdaşmayan şeyleri bir arada tutmanın yarattığı gerilimle ilgilidir, çünkü ikisi veya hepsi gerekli ve doğrudur.”
Klasik siyasi manifesto geleneği—örneğin Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’su—dünyayı kökten ikiye bölen (burjuvazi ve proletarya), tarihsel kaçınılmazlıklar sunan ve teleolojik bir doğrusal hat izleyen bir kurguya sahiptir. Haraway ise manifesto türünü sahiplenirken onun bu doğrusal, katı ve diyalektik yapısını sabote eder. Marx ve Engels’in “Toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir” tespiti, Haraway’in elinde teknoloji, biyo-politika ve sentetik öznelliklerin birbirine dolandığı karmaşık bir ağa dönüşür. Siborg; makine ile organizmanın, kurgu ile toplumsal gerçekliğin çatışmasını bir çözüme ulaştırmak yerine, bu çelişkiyi bünyesinde taşıyan ve bu gerilimden politik güç üreten bir varlıktır.
Haraway’in ironiyi bir yöntem olarak kullanması, Friedrich Nietzsche’nin “Tüm Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesi” (Umwertung aller Werte) çağrısıyla doğrudan akrabadır. Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne metninde Batı rasyonalizminin ve Hristiyan ahlakının kökenindeki dogmaları sarsarken ne kadar radikal bir dil benimsediyse; Haraway de dönemin yerleşik feminizminin “kutsal kadınlık” ikonlarına ve geleneksel solun “katı teknoloji düşmanlığına” karşı aynı “küfürlü” duruşu sergiler ve dogmatik bir saflık arayışının felsefi bir fetişizmden ibaret olduğunu vurgular.
Siyasi ve felsefi alandaki bu kural tanımazlık, Paul Feyerabend’in Yönteme Hayır (Against Method) adlı eserinde savunduğu “epistemolojik anarşizm” ile de örtüşmektedir. Feyerabend, bilimsel ve felsefi ilerlemenin sabit metotlarla değil, “ne denk gelirse” (anything goes) ilkesiyle ve var olan kuralların ihlaliyle gerçekleştiğini savunur. Haraway’in Siborgu da tam olarak bu epistemolojik anarşizmin bedenleşmiş halidir ne ayrı bir organizma ne de katıksız bir makinedir.
Hegelci diyalektik, karşıtlıkların (tez ve antitez) çatışarak daha üst bir aşamada kapsanıp aşılması (Aufhebung) prensibine dayanır. Oysa Haraway’in ironik metodu, sentezin getirdiği o sahte rahatlamayı reddeder. Siborg; insan ile makineyi, organik ile sentetiği, doğa ile kültürü birleştirip pürüzsüz yeni bir tür yaratmaz. Aksine, bu iki karşıt kutbun birbiriyle sürekli çatıştığı, sınırların sızdırdığı gerilimli bir ontolojik alanda yaşar.
Haraway, bu diyalektik-karşıtı duruşunu şu radikal tespitle sürdürür: “Siborg, toplumsal cinsiyet sonrası dünyanın bir yaratığıdır; biseksüellikle, pre-Oedipal sembiyozla, yabancılaşmamış emekle veya organik bütünlüğün diğer cazibeleriyle hiçbir işi yoktur…”
Bu ifadeler, Frankfurt Okulu’nun—özellikle Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği metninde ortaya koyduğu—teknolojiye yönelik apokaliptik karamsarlığa da doğrudan bir itiraz niteliğindedir. Adorno ve Horkheimer, aydınlanma rasyonalitesinin ve teknolojinin insanı doğadan koparıp araçsal akla mahkûm ettiğini savunurken; Haraway, “organik bütünlük” ve “doğaya dönme” özlemini romantik bir illüzyon olarak görür. İnsanın teknolojiyle kurduğu ilişki, bir kayıp ya da düşüş anlatısı değil, post-hümanist bir imkândır.
Haraway’in Siborg Manifestosu’nu felsefi açıdan benzersiz kılan unsur, posthümanist kuramın ilk tutarlı çerçevelerinden birini çizmiş olmasıdır.
Metin bizlere, İnsancılık (Humanism) idealinin aslında erkek, beyaz, Batılı ve mülk sahibi tekillik üzerine kurgulanmış örtük bir iktidar kategorisi olduğunu gösterir.
Batı düşünce tarihini şekillendiren Özne/Nesne, Doğa/Kültür, İnsan/Makine, Erkek/Kadın ikiliklerinin ontolojik olarak sarsıldığını ve düalizmlerin yıkımını ilan eder.
“Yirminci yüzyılın sonlarında, bizim zamanımızda, bu efsanevi zamanda, hepimiz kimerayız; makine ve organizmanın kuramlaştırılmış ve imal edilmiş hibritleriyiz; kısacası bizler siborguz. Siborg bizim ontolojimizdir; bize politikamızı veren şeydir.”
Haraway, 1985’te bu satırları yazarken internet henüz emekleme aşamasında, yapay zekâ ise sembolik hesaplamalardan ibaret dar bir alandı. Ancak Haraway’in sezgisi, enformasyonun dünyayı bir “kodlama problemine” dönüştüreceğini oldukça erken öngörmüştü.
Bugün Büyük Dil Modelleri, derin öğrenme algoritmaları ve sentetik zekâ yapıları karşısında düştüğümüz “insan aklı elden gidiyor mu?”, “yapay zekâ insani değerleri yok mu edecek?” şeklindeki iki kutuplu (ütopik veya apokaliptik) tartışmalar, Haraway’in kırk yıl önce uyardığı tuzakların birebir aynısıdır. Manifesto, yapay zekayla kuşatıldığımız günümüz dünyasında bize saf bir geçmişe kaçışın imkansızlığını, çözümlenmesi gereken şeyin “teknolojinin kendisi” değil, “teknolojiyle olan ontolojik ve politik bağlarımız” olduğunu hatırlattığı için bugün her zamankinden daha hayati bir metindir.
“Tanrıça olmaktansa siborg olmayı tercih ederim.”
Günümüz Yapay Zekâ tartışmalarına bakıldığında, kamusal söylemin tam da Haraway’in uyardığı iki uç dogma arasına sıkıştığı görülmektedir: Tekno-Ütopik söylem (Silikon Vadisi Söylemi) olarak, Yapay Zeka’nın insanlığın tüm hastalıklarını, kıtlığı ve iklim krizini çözeceğini savunan, teknolojiyi yeni bir din/kurtarıcı olarak gören mesihsel bir yaklaşımdır.
Tekno-Distopik söylem (Luddite / Apokaliptik Söylem) ise, Yapay Zekâ’nın “insani özü” yok edeceğini, sanatı ve düşünceyi öldüreceğini, insanlığı köleleştireceğini iddia eden muhafazakâr kıyamet söylemidir.
Haraway’in metnin giriş bölümünde kurduğu küfür ve ironi metodu, günümüz Yapay Zekâ dünyasını anlamak için benzersiz bir zihinsel hijyen sağlamaktadır. Yapay Zekâ modelleri (LLM’ler, üretken ağlar) karşısında ne teknoloji devlerinin sunduğu sahte vaatlere tapmak ne de “otantik insan aklına” sığınarak ağıt yakmak gerekir.
Olması gereken tutum; insan aklının zaten tarih boyunca dille, yazıyla, matbaayla ve algoritmalarla protezleştiğini kabul etmektir. Yapay Zekâ karşısında takınılacak “küfürlü” duruş ise, insani zekanın kutsallığını ve dokunulmazlığını reddederek, sentetik zekanın yarattığı çelişkilerin ortasında yeni bir politik ve etik faillik aramaktır. Haraway’in dediği gibi, amaç saflığı korumak değil, çelişkinin yarattığı sarsıcı güçle dönüşmektir.
Donna Haraway, Siborg Manifestosu’nun ikinci kritik aşamasında, Batı metafiziğinin ve modernitenin kurucu kolonları olan katı ontolojik ayrışmaları hedef almaktadır. Haraway’e göre 20. yüzyılın son çeyreği itibarıyla, teknolojinin, biyolojinin ve enformasyon kuramının katettiği mesafe, insana dair kadim sınır hatlarını geriye dönülemez biçimde bozmuş ve metamorfoza uğratmıştır. Bu durum yalnızca kavramsal bir değişim değil, doğrudan yeni bir varoluşsal rejim (ontoloji) doğurmuştur: “Yirminci yüzyılın sonlarında, bizim zamanımızda, bu efsanevi zamanda, hepimiz kimerayız; makine ve organizmanın kuramlaştırılmış ve imal edilmiş hibritleriyiz; kısacası bizler siborguz. Siborg bizim ontolojimizdir; bize politikamızı veren şeydir.”
Haraway, siborg ontolojisini var eden ve modernizmin ikili karşıtlıklarını (binary oppositions) çökelten üç temel sınır ihlalini (boundary transgressions) adım adım teşhir eder:
1. İnsan ile Hayvan Arasındaki Sınırın Çöküşü
Batı düşüncesinde insanı hayvandan ayıran “ruh”, “akıl” (logos) veya “dil” gibi aşkın kategoriler, evrimsel biyoloji, ekoloji ve genetik bilimindeki gelişmelerle geçerliliğini kaybetmiştir. İnsanın doğanın üstünde efendi bir özne olmadığı, aksine diğer canlı türleriyle biyolojik ve moleküler düzeyde süreklilik içinde olduğu anlaşılmıştır. İnsan-merkezcilik (anthropocentrism) ilk darbeyi buradan almaktadır.
2. Organizma (Canlı) ile Makine (Cansız) Arasındaki Sınırın Çöküşü
Geleneksel anlayış organizmayı kendiliğinden hareket eden, duyarlı ve canlı; makineyi ise statik, ruhsuz ve mekanik bir araç olarak görürdü. Oysa sibernetik ve biyo-teknoloji ile makineler şaşırtıcı bir biçimde “canlanmış”, kendi kendini düzenleyen (autopoietic) ve öğrenen yapay sistemlere dönüşmüştür. Biyolojik bedenler ise protezler, çipler ve tıbbi müdahalelerle makineleşmiştir.
“Makinelerimiz rahatsız edici derecede canlı, biz kendimiz ise korkutucu derecede hareketsiziz.”
3. Fiziksel ile Fiziksel Olmayan Arasındaki Sınırın Çöküşü
Eski makineler devasa, gürültülü ve gözle görülebilir mekanik kütlelerdi (buharlı motorlar, fabrikalar). Yirminci yüzyıl sonunun teknolojisi ise mikroelektronik, silikon ve dalga boyları düzeyindedir. Teknoloji görünmez, akışkan sinyallere ve koda dönüşerek bedenin ve toplumsal alanın en ince kılcal damarlarına sızmıştır.
Haraway’in bu sınır ihlalleri üzerine kurduğu radikal ontoloji, Batı felsefe tarihinin dev isimleriyle doğrudan bir hesaplaşma içerisindedir.

René Descartes, Meditasyonlar metninde varlığı kesin çizgilerle ikiye ayırmıştı: Düşünen töz (res cogitans) ve kaplamlı/maddesel töz (res extensa). Bu maddesel dualizm, insanı zihne, makine ve hayvanı ise saf mekanik birer otomata indirger. Haraway’in Siborgu, “res cogitans” ile “res extensa”nın birbirine kaynadığı, düşüncenin makineye, maddenin de enformasyona dönüştüğü noktada Descartes’çı haritayı tamamen yok etmektedir.
Martin Heidegger, Teknolojiye İlişkin Soru eserinde modern teknolojiyi doğayı ve insanı bir “yedek güç/kaynak” (Bestand) olarak araçsallaştıran tehlikeli bir çerçeveleme (Gestell) olarak görür. Heidegger için teknoloji, insanın varlıkla kurduğu otantik bağı koparan bir tehdittir. Haraway ise teknolojiyi dışsal bir “kötü güç” olarak konumlandıran bu varoluşçu karamsarlığı reddeder. Teknoloji, insanı çerçeveleyen bir dış nesne değil; insanın dokusuna işleyen, onu hibritleştiren ontolojik bir içeriktir.
Gilbert Ryle, Zihin Kavramı kitabında zihni bedenin içinde gizemli bir sürücü gibi gören anlayışı “makinedeki hayalet” (Ghost in the Machine)olarak alaycı bir dille eleştirmişti. Siborg ontolojisinde artık ne “saf bir hayalet” (insan zihni) ne de “saf bir makine” kalmıştır. Hayalet ve makine tek bir kod matrisinde erimiştir.
Haraway’in 1985’te çizdiği bu hibritleşme tablosu, günümüz Üretken Yapay Zekâ (Generative AI) ve Nöral Arayüz teknolojilerinde, İnsan-Makine arakesitinde yer alan “sentetik varlık” olarak en somut haliyle karşılık bulmaktadır:
Bilişsel hibritleşme ve genişletilmiş beden çerçevesinden bakarsak; ChatGPT, Claude veya Gemini gibi sistemleri kullanan bir insan, yanıtı “üreten” tekil bir insan zihni değildir. İnsan istemi (prompt) ile makinenin olasılıksal dil modeli birleşerek ortaya hibrit bir metin çıkarır. Zihin, kafatasının sınırlarını aşmış, algoritmik ağlarla ontolojik bir birleşme yaşamıştır.
Derin öğrenme sistemleri ve otonom Yapay Zekâ ajanları, canlanan kodlar ve sentetik faillik olarak Haraway’in “şaşırtıcı derecede canlı makineler” tanımının tam karşılığıdır. Sanat üreten, kod yazan, hukuki metin analiz eden bir Yapay Zekâ karşısında “canlılık” ve “zihin” tanımları kökten sarsılmıştır.
Günümüz insanı, algoritmaların beslediği veri akışları, sağlık verilerini takip eden akıllı cihazlar ve Yapay Zekâ destekli karar mekanizmalarıyla tam anlamıyla Haraway’in bahsettiği bir “kimera”dır. (Yunan mitolojisinde Kimera (Chimera), tek bir vücutta birden fazla hayvanın uzuvlarına sahip olan ve ağzından ateş püskürten efsanevi bir canavardır.)
Yapay Zekâ çağında “Gerçek insan aklı nerede bitiyor, makinenin işlem gücü nerede başlıyor?” sorusu artık anlamsızdır. Haraway’in gösterdiği gibi; felsefi görevimiz saflık aramak değil, bu ontolojik hibritleşmenin yarattığı yeni gerçeklikte kimin kodladığını, kimin denetlediğini ve bu birleşimin nasıl bir politik faillik doğurduğunu sorgulamaktır.
Donna Haraway, Siberg Manifestosu’nun en keskin ve sarsıcı hamlelerinden birini Batı kültürünün, dinlerinin ve omurgasını oluşturan “köken mitleri” (origin myths) üzerinde yaptığını görürüz. Batı düşüncesinde tinsellikten siyasete, psikanalizden feminist kurama kadar uzanan hat; düşüşten önceki masum bir kökene, bölünmemiş bir doğallığa ve kayıp bir “organik bütünlüğe” dönme arzusuyla doludur. Haraway, Siborg figürü üzerinden bu nostaljik köken arayışını tamamen yok ederek köken mitlerini yapı söküme uğratır: “Siborg Cennet Bahçesi’ni tanımaz; çamurdan yapılmamıştır ve toprağa dönme hayalleri kuramaz… Siborg kararlılıkla parçalılığa, ironiye, mahremiyete ve saptırmaya bağlıdır. Muhaliftir, ütopyacıdır ve tamamen masumiyetten yoksundur.”
Öte yandan Haraway’in hedefinde, dönemin baskın akımlarından olan eko-feminizm, romantik doğacılık ve kadınlığı “doğayla, analıkla ve organik saflıkla” özdeşleştiren özcü (essentialist) duruşlar vardır. Bu yaklaşımlar, teknolojiyi eril/kapitalist şiddetin tek kaynağı görürken, kadını ve insanı kurtaracak şeyin “kirlenmemiş bir doğaya” dönmek olduğunu savunur.
Haraway için bu arayış felsefi bir tuzaktır. “Doğal olan”, hiçbir zaman tarafsız bir olgu olmamış; aksine ideolojik olarak kurgulanmıştır. Düşüş öncesi masumiyet hayali (Garden of Eden), kökene duyulan bir özlem olmaktan ziyade, mevcut güç ilişkilerini ve hiyerarşileri gizleyen muhafazakâr bir fondur, masumiyet illüzyonudur. Siborg çamurdan (topraktan) şekillendirilmemiştir; o enformasyon ağlarında, laboratuvarlarda ve montaj hatlarında imal edilmiştir. Dolayısıyla onun saklayacak, koruyacak ya da geri dönecek “masum bir geçmişi” yoktur: “Tanrıça olmaktansa siborg olmayı tercih ederim.”
Buradaki “tanrıça”, saflığın, aşkınlığın ve otantik kimliğin simgesiyken; “Siborg”, kirli, parçalı, teknolojiyle lekelenmiş ancak tam da bu yüzden dönüştürücü güce sahip olan toplumsal gerçekliği temsil etmektedir.
Haraway’in köken mitlerini yapı söküme uğratması, 20. yüzyıl felsefesinin en radikal hatlarıyla doğrudan kesişir: Jacques Derrida, yapı söküm kuramında Batı metafiziğinin bir “Merkez/Köken” (Arkhē) arayışı üzerine kurgulandığını ve bunun sahte bir “Mevcut Bulunma” (Logocentrism) illüzyonu yarattığını gösterir. Derrida’ya göre saf bir başlangıç yoktur; her zaman zaten yazının, izin (trace) ve farkın (différance) içindeyizdir. Haraway’in Siborgu, Derrida’cı anlamda saf bir orijini olmayan, doğrudan kopyalar, ekler ve protezler ağında doğmuş bir “metindir”.
Freuden psikanaliz, bireyin gelişimini anne karnındaki/memesindeki o “kesintisiz birincil sembiyozdan” kopuş (Oidipal evre) ve bu kayıp bütünlüğü hayat boyu arama hikayesi olarak okur. Haraway, Siborgun Oidipal bir çocuk olmadığını söyler; o anne karnından doğmamıştır, dolayısıyla bir anneye dönme (birincil doğaya sığınma) arzusu ve arzunun yarattığı o kastrasyon travması, bütünlük arzusu Siborg için geçerli değildir.
Jean-FrançoisLyotard, Postmodern Durum eserinde postmoderniteyi “üst/büyük-anlatılara (meta-narratives) karşı duyulan inançsızlık” olarak tanımlar. Kurtuluş, ilerleme, cennet veya komünist ütopya gibi tüm “bütünsel insanlık anlatıları” çökmüştür. Haraway’in Siborgu, Lyotard’ın bahsettiği bu parçalanmış çağın yerel, geçici ve heterojen anlatı stratejisidir.
Geleneksel köken mitlerinin yapı sökümü, günümüz Yapay Zekâ tartışmalarındaki en derin felsefi tıkanıklıkları aşmak için bize hayati bir anahtar sunmaktadır: Yapay Zekâ’nın sanatsal ve entelektüel üretim yapması karşısında duyulan panik, temelinde bir köken mitine dayanır: “İnsan zihni kirlenmemiş, mucizevi ve taklit edilemez bir kaynaktır.” Oysa Haraway’in bakış açısıyla insan zihni hiçbir zaman “saf” olmadı; dil, semboller, kültür ve araçlarla zaten kurgulanmış bir mekanizmaydı. Yapay Zekâ, insan aklının “masum ve eşsiz bir tanrısal kaynak” ve otantik olduğu yanılsamasını yıkar.
Yapay Zekâ modelleri (LLM’ler), milyonlarca insan metninin sentetik bir birleşimi, birer “kimeradır”. Onlar toprak veya biyolojik hücreden değil, veri matrisinden doğmuştur. Bu durum onları “sahte” veya “değersiz” kılmaz; aksine Haraway’in bahsettiği “çatan, birleştiren, masumiyeti olmayan” new-age failliğin örneği yapar.
Yapay Zekâ’nın dünyayı ele geçireceğinden ya da insani değerleri tamamen yok edeceğinden korkan söylem, aslında insanoğlunun teknoloji öncesi o “hayali Cennet Bahçesi’ne” dönme arzusunun bir dışavurumu ve apokaliptik korkuların arkasındaki cennet özlemidir.
Haraway’in gösterdiği felsefi cesaret, Yapay Zekâ çağında bizi şu gerçekle yüzleştirmektedir: Kurtuluş saflıkta, doğallıkta ya da insan merkezci bir geçmişte değildir. Yapay Zekâ ile kuracağımız gelecek; sentetik, hibrit ve parçalı gerçekliğin sorumluluğunu üstlenmekle mümkündür.
Donna Haraway, Siborg Manifestosu’nun dördüncü temel aksında, sanayi kapitalizminin mekanik üretim biçimlerinden “Entegre Devre” (Informatics of Domination / Integrated Circuit) olarak adlandırdığı yeni bir siber-kapitalist iktidar rejimine geçişi haritalandırır. Bu çağda bedenler, organlar ve toplumsal ilişkiler artık fiziksel nesneler ya da biyolojik birer organizma olarak değil, köklü yöntemsel ve politik dönüşümle; kodlanabilir, işlenebilir, aktarılabilir ve çözülebilir birer enformasyon matrisi olarak yeniden üretilmektedir: “Tahakkümün enformatiği… Bu, dünyanın bir kodlama problemine çevrilmesidir; araçsal kontrole karşı tüm direncin yok olduğu ve tüm heterojenliğin sökülmeye, yeniden monte edilmeye, yatırıma ve müteakip değiş tokuşa tabi tutulabileceği ortak bir dil arayışıdır.”
Geleneksel sanayi toplumunda iktidar; fabrika, okul, hapishane gibi kapatılma mekânlarında disipline edilen “fiziksel bedenler” üzerinde kurulurdu. Haraway’in dikkat çektiği Entegre Devre çağında ise nesneleşen organizmadan “veri öznesi”ne dönüşüm ile nesneler ve bedenler akışkanlaşmış, sinyallere ve girdilere dönüşmüştür. Tıp biyogenetiğe, dilbilim sibernetik kodlamaya, çalışma hayatı ise evden yürütülen esnek veri akışlarına (homework economy) kaymıştır.
Bu yeni şemada öznellik, sabit ve sarsılmaz bir “insan ruhu” olmaktan çıkmakta; bir sistem içerisindeki enformasyonel düğüm noktası (informational node) haline gelmektedir. Dünya artık organik bir bütün değil, bir sistem optimizasyonu ve iletişim problemidir. İktidarın dili ise biyomühendislikten bilgisayar mimarisine kadar uzanan ortak “kod” dilidir.
Foucault, Cinselliğin Tarihi ve Biyo-politikanın Doğuşu metinlerinde modern iktidarın nüfusu, bedeni ve yaşamı yönetme araçlarını (biyo-politika) incelemişti. Haraway, Foucault’nun kuramını siber çağa taşır: İktidar artık sadece bedenin biyolojisini yönetmekle kalmaz, bedenin DNA’sını, hücresel kodunu ve dijital izlerini veri setleri üzerinden kontrol etmektedir.
Gilles Deleuze, Haraway’in manifestosundan kısa süre sonra kaleme aldığı Kontrol Toplumları Üzerine Postscript metninde, Foucault’cu “disiplin toplumlarının” bittiğini ve yerini “kontrol toplumlarına” bıraktığını ilan etmişti. Deleuze’e göre kontrol toplumlarında insan artık “birey” (individual) değil, veri parçacıklarından oluşan bir “bölünmüş” (dividual) yapıdır. Haraway’in “Entegre Devre” kavramı, Deleuze’ün kodlarla ve şifrelerle yönetilen Kontrol Toplumları tespitiyle birebir örtüşmektedir.
KezaSibernetiğin kurucusu Norbert Wiener, evrendeki her şeyin (insan, hayvan, makine) enformasyon alışverişi yapan birer geribildirim (feedback) mekanizması olduğunu savunmaktaydı. Haraway, Wiener’ın bu sibernetik aksiyomunu politik bir eleştiriye dönüştürür: Enformasyon dili, her şeyi araçsallaştıran yeni iktidar matrisidir.
Haraway’in 1985’te öngördüğü “dünyanın bir kodlama problemine dönüştürülmesi” tespiti, günümüz Yapay Zekâ ve Büyük Veri (Big Data) dünyasında nihai noktasına ulaşmıştır:
Bugün insan davranışı, arzusu, dil kullanımı, yüz ifadesi ve biyometrik verileri birer “prompt” veya “eğitim verisine” (training data) dönüştürülmektedir. İnsan Biyo-dijital verileştirme (Datafication) kapsamında, LLM’lerin beslendiği enformasyonel ham madde haline gelmiştir. Haraway’in dediği gibi, hayatın her alanı artık sökülüp yeniden monte edilebilir bir kodlama problemine indirgenmiştir.
Günümüz insanı, platform algoritmalarının kendisini profillemesi ve öngörmesi oranında dijital sistemlerde var olmaktadır. Yapay Zekâ, enformasyonel öznelliği sürekli ölçen, sınıflayan ve yönlendiren bir gözetim aygıtıdır.
Yapay Zekâ modelleri; görselleri, metinleri, moleküler yapıları (AlphaFold) ve sesi tek bir ortak paydaya—vektör uzayındaki sayılara ve kodlara—çevirir. Bu, Haraway’in bahsettiği “araçsal kontrolün ortak dili”nin tam olarak hayata geçmesi anlamına gelmektedir.
Haraway, Entegre Devre çağını anlatırken apokaliptik bir teslimiyeti değil, bu kodlama dilini öğrenip “sistem içi bir korsanlık” (subversive coding) yapmayı önermekteydi. Yapay Zekâ çağında direnç; teknolojiyi reddetmekten değil, algoritmaların ve kodlama dillerinin mülkiyetini, etik sınırlarını ve politika yapma biçimlerini yeniden ele geçirmekten geçmektedir.
Donna Haraway, metnin ilerleyen bölümünde kuramsal soyutlamalardan küresel kapitalizmin somut ve yırtıcı coğrafyasına iner. Haraway’e göre enformasyonel iktidar matrisi (Informatics of Domination), soyut veri akışlarından ibaret değildir; doğrudan bedene, emaye kaplı montaj masalarına, mikroçip fabrikalarına ve kadın işgücünün sömürüsüne dayanmaktadır. Haraway bu aşamada, sanayi sonrası kapitalizmin ve teknolojinin yeniden yapılandırdığı toplumsal haritayı “Ev Ekonomisi” (Homework Economy) kavramıyla çözümler: “Küresel bir dünya yapılandırma biçimi olarak ‘ev ekonomisi’, işin yeniden yapılandırılmasını, fabrikanın ve ofisin merkezsizleşmesini, işin dişileşmesini ima eder… İş, sistemli bir şekilde istikrarsız, güvencesiz ve yeni kodlarda okuryazarlık gerektiren bir olgu olarak yeniden tanımlanmaktadır.”
Haraway’in “işin dişileşmesi” (feminization of work) ifadesi, yalnızca kadınların kitlesel olarak iş gücüne katılımını anlatmaz. Klasik erkek sanayi işçisinin sahip olduğu göreli güvence, sendikal haklar ve sabit çalışma saatlerinin ortadan kalkarak; tüm işgücünün tarihsel olarak kadınlara dayatılan güvenceye dayanmayan (precarious), esnek, parça başı, görünmez ve savunmasız çalışma koşullarına çekilmesini ve güvencesizliğin genelleşmesini ifade eder.
Çip montaj hatlarında çalışan Üçüncü Dünya kadınlarından, evden yürütülen veri giriş işlerine kadar teknolojik üretim; geleneksel fabrika duvarlarını yıkmış ve hayatın her anını kapsayan devasa bir esnek sömürü alanına dönüştürmüştür. Beden artık, siber-kapitalist üretim ağının parçalanmış bir dişlisidir.
Haraway’in bu bölümdeki iktisadi ve politik çözümlemeleri, Marksist kuramın ve Otonomculuk (Autonomism) geleneklerinin en radikal fikirleriyle kesişmektedir. Marx, Kapital’de makineleşmenin işçiyi makinenin pasif bir eklentisine (appendage of the machine) dönüştürdüğünü vurgulamaktaydı. Haraway bu mantığı siber-çağa taşır: Siber-kapitalizmde insan bedenleri, mikroelektronik devrelerin ve esnek montaj hatlarının organik bir protezi haline gelmiştir.
Antonio Hardt ve Michael Negri, İmparatorluk eserinde küresel kapitalizmin artık enformasyon, duygu, iletişim ve kod üreten “maddi olmayan emek” (Immaterial Labor) üzerinden yükseldiğini savunurlar. Haraway, Hardt ve Negri’den yıllar önce, enformasyon kodlarının ve evsel esnek emaye işçiliğinin bu yeni sömürü biçiminin ana omurgası olduğunu söylemiştir.
Silvia Federici, Caliban ve Cadı metninde kadın bedeninin ve ev içi karşılıksız emeğin kapitalizmin birincil birikimindeki yeniden üretim sömürüsü olarak rolünü ortaya koyar. Haraway, bu ev içi görünmez emeğin Entegre Devre çağında dijitalleşerek “ev ekonomisi” biçiminde tüm toplumsal dokuya yayıldığını saptar.
Haraway’in 1980’lerde çizdiği “esnek, güvencesiz ve görünmez teknolojik işgücü” haritası, günümüz Yapay Zekâ endüstrisindeki insan emeği sömürüsünün birebir taslağıdır: ChatGPT, Claude veya görsel Yapay Zekâ sistemlerinin “temiz” ve güvenli çıktı vermesi; Güney’de (Kenya, Filipinler, Hindistan gibi ülkelerde) veri çöplüğü içerisinde saatliği 1-2 dolara küresel veri etiketleyicileri, veri proleterleri olarak çalışan ve şiddet, nefret söylemi ve pornografik verileri etiketleyen milyonlarca dijital işçinin (ghost workers) görünmeyen emeğine dayanır. Haraway’in bahsettiği “çip montajındaki kadınların görünmezliği”, bugün ” Yapay Zekâ veri etiketçilerinin görünmezliğine” dönüşmüştür.
Platform kapitalizmi olarak Gig ekonomisi (Uber, Fiverr, Mechanical Turk) ve evden yürütülen Yapay Zekâ içerik moderasyonu, Haraway’in “Homework Economy” kavramsallaştırmasının dijital ev ekonomisi olarak zirvesidir. İş yerel ve fabrika merkezli olmaktan çıkmış, bireylerin kendi odalarında algoritmik kodlarla sömürüldüğü mikro-parçalı bir yapıya kavuşmuştur.
Bilişsel emek metalaştırılarak, sanatçıların, yazarların ve yazılımcıların ürettiği telifli veriler izin alınmaksızın kamusallaştırılıp Yapay Zekâ modellerini eğitmek için mülksüzleştirilmektedir. İnsan yaratıcılığı, Haraway’in uyardığı gibi “sökülüp yeniden monte edilebilir” ham veri kodlarına indirgenmiştir.
Haraway, bu yırtıcı tablo karşısında teknolojiyi toptan reddetmeyi değil; bu yeni esnek çalışma alanlarında teknolojik okuryazarlığı bir silah olarak kullanarak yeni küresel dayanışma ve eylem hatları örmeyi önerir. Yapay Zekâ çağında politik mücadele, algoritmaların arkasındaki bu gizli insan emeğini görünür kılmakla başlar.
Donna Haraway, en radikal politik hamlesini “kimlik” (identity) kavramının kendisine yöneltir. Haraway’e göre geleneksel sol ve feminist hareketler, politik eylemi ve dayanışmayı kan, ırk, cinsiyet, sınıf ya da “doğal kadınlık” gibi sabit, özcü ve homojen kimlik kategorileri üzerine kurarak baştan tıkamıştır. Özcü kimlik politikaları, ortak bir “doğal hakikat” varsaydığı için zorunlu olarak dışlayıcı, hiyerarşik ve parçalayıcı bir hatta hapsolur. Haraway bu tıkanıklığa karşı “Seçilmiş Yakınlık” (Affinity) siyasetini önerir: “Kadın olmanın, kadınları doğal olarak birbirine bağlayan hiçbir yanı yoktur. ‘Kadın’ olma durumu diye tekil bir hal bile yoktur… Cinsiyet, ırk veya sınıf bilinci; ataerkilliğin, sömürgeciliğin ve kapitalizmin çelişkili toplumsal gerçekliklerinin korkunç tarihsel deneyiminin bize zorladığı bir kazanımdır… Yakınlık; kan bağıyla değil, seçimle kurulan akrabalıkla, koalisyonla ilgilidir.”
Haraway, beyaz, orta sınıf, Batılı feministlerin “Tüm kadınlar kardeştir” (sisterhood) söylemini sertçe eleştirir. Bu söylem, Siyah, Üçüncü Dünya veya işçi sınıfı kadınların gerçekliklerini bastıran hegemonik bir illüzyondur. Çatısız bir “öz” arayışı yerine Chela Sandoval’ın “muhalif bilinç” (oppositional consciousness) kavramına başvurur. Sandoval’ın Siyah ve renkli kadınların (women of color) deneyiminden çıkardığı bu bilinç; sabit bir kimliğe değil, taktiksel, esnek, gezgin ve koşullara göre değişebilen koalisyon stratejilerine dayanmaktadır.
Seçilmiş yakınlık (affinity), verili ya da doğuştan gelen kategorilere değil; ortak politik hedeflere, inşa edilmiş etik sorumluluklara ve çelişkili gerçeklikleri birlikte sırtlanma iradesine dayanır. Siborg, tam da bu “doğal akrabalığı olmayan” ama siyasi kararlılıkla yan yana gelen hibrit koalisyonların figürüdür.
Judith Butler, Cinsiyet Belası (Gender Trouble) metninde toplumsal cinsiyetin sabit bir içsel öz olmadığını, sürekli tekrarlanan edimlerle (Performativity) kurgulandığını savunur. Haraway’in “kimliklerin doğallıktan yoksunluğu” tespiti, Butler’ın edimsellik kuramının doğrudan öncüsüdür. Kimlik verili bir hakikat değil, tarihsel bir inşadır.
Ludwig Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar’da kavramların tek bir ortak, özsel tanımı olmadığını; tıpkı bir ailenin fertleri arasındaki (Aile Benzerliği / Family Resemblance) karmaşık akrabalık ağları gibi örtüşen benzerlikler taşıdığını göstermektedir. Haraway’in “Seçilmiş Yakınlık” fikri, Wittgenstein’cı “özsüz akrabalık” mantığının politikaya uygulanmasıdır.
Ernesto Laclau ve ChantalMouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji kitabında tekil ve homojen bir “özne” (örneğin sadece proletarya) arayışını reddederek radikal demokrasi için “Eşdeğerlik Zincirleri” (chains of equivalence) önerirler. Haraway’in Siborg koalisyonları da tam olarak sabit bir kimlikte birleşmeyen, farklı mücadele hatlarının geçici ve esnek ittifaklarıyla kurulan bu radikal demokratik siyasettir.
Bu bağlamda bakıldığında Haraway’in “Kimlikten Seçilmiş Yakınlığa” geçiş önerisi, Yapay Zekâ ve Dijital Ağlar çağındaki toplumsal kutuplaşmayı ve yeni politik faillik biçimlerini anlamak için eşsiz bir rehber niteliğindedir: Günümüz sosyal medya ve Yapay Zekâ algoritmaları, insanları katı “kimlik etiketlerine”, yankı odalarına ve homojen gruplara (echo chambers) hapseder. Bireyler dijital platformlarda sürekli “kendi kimliklerinin” yankısını doğrular. Haraway’in “Affinity “siyaseti, bu algoritmik gettolaşmayı kırarak; algoritmaların böldüğü farklı grupların (örneğin dijital emekçiler, iklim aktivistleri ve yazılımcılar) esnek politik hedeflerde buluşmasını ve sentetik ittifakları savunur.
Yapay Zekâ çağında politik dayanışma artık sadece “insanlar arası” bir kardeşlik olamaz. Doğal çevrenin, veri akışlarının, açık kaynak algoritmaların ve sentetik faillerin dahil olduğu insan-ötesi koalisyonlar (post-human coalitions) kurulmalıdır. Sentetik ağlarda açık kaynak kod savunuculuğu ile ekoloji mücadelesinin birleştiği zemin, tam da Haraway’in bahsettiği “kan bağı olmayan akrabalıktır”.
Esnek ve akışkan politik faillik olarak; Yapay Zekâ destekli dezenformasyon ve gözetim mekanizmaları karşısında katı, merkezi ve tek bir kimliğe dayalı direniş hatları anında etkisizleştirilir. Ancak Haraway’in Siborgu gibi gezgin, anonim, merkezsiz ve ortak kaygılar etrafında anlık örgütlenen “seçilmiş yakınlık ağları”, algoritmik gözetimi bozuma uğratma gücüne sahiptir.
Haraway politika konusunda şu önermeyi verir: Bizleri bir arada tutacak olan şey nereden geldiğimiz (kimliğimiz) değil, nereye doğru ve kimlerle birlikte hareket etmek istediğimizdir (seçilmiş yakınlığımız).
Donna Haraway, makalenin son bölümünde politik ve ontolojik savaşın en mahrem, ancak en etkili alanına odaklanır: Dil, alfabe ve anlatı kurgusu. Haraway’e göre enformasyonel iktidar rejimi (Informatics of Domination), dünyayı tek tip bir kodlama diline indirgeyerek denetim kurmaya çalışırken; Siborgun eylemliliği tam da bu kodları ele geçirmek, dili bozuma uğratmak ve metni araçsal kontrolün elinden çalmak üzerine kuruludur. Siborg poetikası, egemen dilin kurallarıyla oynayarak yeni bir varoluş hesabı sunma eylemidir: “Siborg yazısı hayatta kalma gücüyle ilgilidir; orijinal bir masumiyete dayanarak değil, kendilerini ‘öteki’ olarak işaretleyen dünyayı işaretleme araçlarını ele geçirmek temelinde… Yazı, tam anlamıyla siborgların, dağlanmış bedenlerin teknolojisidir, yeniden doğuş değil… Siborgun okuryazarlığı, kodları okumak ve onları kendi üzerlerine geri döndürmekle ilgilidir.”
Egemen Batı geleneğinde dil, Baba’nın Sözü (Phallogocentrism) olarak kurumsallaşmıştır; tekil, evrensel, mutlak ve aşkın bir hakikat iddiası taşır. Sömürgecilik ve ataerkillik, boyunduruk altına aldığı öznelerin (kadınların, yerlilerin, renkli bedenlerin) kendi dillerini ellerinden alarak onlara “efendinin adını” ve dilini dayatmıştır.
Haraway, Audre Lorde’un “Efendinin aletleri efendinin evini asla yıkmaz” sözüne ironik ve siborgca bir düzeltme getirir: Efendinin aletleri (teknoloji, kodlar, dil) ele geçirilmeli, dönüştürülmeli ve onları üreten sisteme karşı birer yıkıcı araç olarak kullanılmalıdır. Siborg poetikası, saflığını koruyan steril bir dil aramaz; yıkıcı dil stratejileri ile egemen kodları ele geçirerek “kendi adını yazma” (writing one’s own name) iradesidir. Bu bağlamda, dildeki yırtılmaları, saptırmaları ve “siber-korsanlığı” (subversive writing) kutsar.
Haraway’in dil ve metin mücadelesine dayandırdığı Siborg poetikası, çağdaş dil felsefesi ve eleştirel kuramın doruk noktalarıyla kesişmektedir: Gayatri Spivak ve “Madun Konuşabilir mi?” (Can the Subaltern Speak?) önermesinde, ezilenlerin/madunların egemen söylem içinde kendi seslerini duyurmasının imkânsızlığını tartışır. Haraway, Siborg aracılığıyla madunun sadece konuşmasını değil, egemen kodlama teknolojilerini ele geçirerek kendi metnini yazmasını ve dili sabote etmesini önerir.
Mikhail Bakhtin, roman kuramında tekil ve otoriter dilin aksine, birbiriyle çatışan ve diyalog kuran çok-sesliliği (Polyphony / Heteroglossia) öne çıkarır. Siborg poetikası tam anlamıyla Bakhtin’ci bir “heteroglossia” örneğidir; insan, makine, argo, bilimsel kod ve politik slogan aynı metinde sentezlenmeden yan yana gelir.
HélèneCixous, Medusa’nın Gülüşü metninde Écriture Féminine (Dişil Yazın) kavramını savunarak kadınları kendi bedenlerini ve arzularını yazmaya çağırır. Haraway bu dişil yazın fikrini biyolojik sınırların ötesine taşır: Siborg yazını, yalnızca biyolojik bedeni değil; çiplerle, kodlarla ve protezlerle lekelenmiş hibrit bedeni yazma eylemidir.
Haraway’in 1980’lerde formüle ettiği “kodları okumak ve onları kendi üzerlerine çevirmek” ilkesi, bugün Üretken Yapay Zekâ (Generative AI) çağında tam karşılığını bulur:
Yapay Zekâ dil modelleri (LLM’ler), egemen veri setlerinin ve hâkim kültürün ortalamasını üretme eğilimindedir. Siborg poetikası, bu modelleri istemler (Subversive Prompting), şiirsel sapmalar ve beklenmedik kod kombinasyonlarıyla şaşırtarak; algoritmik kalıpların dışına çıkan yıkıcı yeni anlam alanları yaratmak ve algoritmayı istemlerle sabote etmek anlamına gelmektedir.
Yapay Zekâ’nın sunduğu dilsel araçlar, büyük teknoloji şirketlerinin sunduğu kapalı kutulardan (black box) ibaret görülmemelidir. Kod okuryazarlığı, sentetik metin korsanlığı ve açık kaynak modeller üzerinden yürütülen mücadele, Haraway’in bahsettiği “kendi adını yazma” teknolojisidir. Yapay Zekâ ile üretilen metin veya görseller karşısında saflık aramaktansa, insan zihni ile sentetik dilin birleştiği bu yeni alanı politik ve etik bir müdahale sahası kılmak gerekir.
Manifestoyu; Biyo-Teknoloji, protez bedenler ve organik bütünlüğün iflası çerçevesinde de irdelemek önem taşımaktadır. Haraway teknolojiyi zihinsel bir aygıt olmanın ötesine geçirerek doğrudan biyolojik bedenin etine, dokusuna ve genetik koduna yerleştirir. 20. yüzyılın sonundaki biyomedikal ve genetik devrimler, organ nakillerinden protezlere, tüp bebek teknolojilerinden gen mühendisliğine kadar bedeni parçalanabilir, değiştirilebilir ve yeniden monte edilebilir bir protez matrisine dönüştürmüştür: “Siborg bedeni masum değildir; bir bahçede doğmamıştır; tekil bir kimlik aramaz… Biyoloji ve evrimsel organizma, biyo-teknolojiye ve enformasyon sistemlerine dönüşmüştür.”
Klasik tıp ve felsefe anlayışı, protezi bedene “sonradan eklenen, otantik olmayan yapay bir araç” olarak konumlandırır. Haraway ise protezin bedenle kurduğu ilişkiyi bir “eksiklik tamamlaması” değil, bedenin ontolojik yapısının zaten protezleşmiş olduğu gerçeği olarak okur. Protez, bedeni kirleten bir dış parça değil; bedenin sınırlarını yeniden çizen bir genişlemedir. Biyolojik beden artık verili ve değişmez bir doğa parçası değil, biyo-teknolojik müdahalelere açık esnek bir tasarım alanıdır.
Maurice Merleau-Ponty, Algının Fenomenolojisi’nde beden şemasından bahsederken (Body Schema);kör adamın bastonunun sadece bir nesne değil, onun algılayan bedeninin ve dünyayla kurduğu temasın bir uzantısı olduğunu savunur. Haraway’in protez bedeni, Merleau-Ponty’nin fenomenolojik beden şemasının biyo-teknolojik çağdaki nihai uzantısıdır; protez ve çip, algılayan bedenin dokusuna kaynamıştır.
Bernard Stiegler, “Protezsellik/Teknik” (Technics and Time) konusundan bahsederken insanın en başından beri araç ve teknik (protez) yoluyla insanlaştığını, protez olmaksızın saf bir “insan doğası” bulunmadığını iddia eder. Haraway’in Siborg ontolojisi, Stiegler’in bu protezleşme kuramıyla tamamen örtüşmektedir.
Paul B. Preciado, Testo Junkie metninde günümüz kapitalizminin bedenleri hormonlar, protezler, biyo-kimyasallar ve dijital ekranlar üzerinden yönettiğini (farmako/pornofrafik-politik rejim) söylemektedir. Haraway, Preciado’dan çok daha önce biyomedikal müdahalelerin bedeni yeni bir politik savaş alanına çevirdiğini ilan etmiştir.
Zihin ve bilgisayar arayüzlerinin birleştiği günümüz teknolojileri; nöral arayüzler, nöro linkler, biyo-teknolojiler, biyo-sibernetik bedenler, Haraway’in “organik olan ile sentetik olanın sınır ihlali” tespiti doğrultusunda protezin artık sadece bacağa veya kalbe değil, doğrudan beyin sinirlerine entegre olduğunu doğrulamaktadır.
Genetik kodun bir yazılım dili gibi düzenlenebilmesi ise, Haraway’in “biyolojinin enformasyon sistemine dönüşmesi” analizinin somutlaşmış halidir. Biyoloji artık bir “kader” değil, kodlama problemidir.
Haraway, ayrıca Batı düşüncesinde arzuyu ve öznelliği kalıba sokan Sigmund Freud ve Jacques Lacan çizgisindeki klasik psikanaliz kuramına cepheden savaş açar ve psikanalizin siber-yapı sökümüne soyunur. Psikanaliz; insan gelişimini trajik bir eksiklik (lack), babanın yasası, kastrasyon korkusu ve anne bedeninden kopuş üzerine kurar.
Haraway, Siborgun psikanalizin bu eksiklik ve kayıp trajedisine tabi olmadığını şu sözlerle savunur: “Siborg, organik aile modeline dayanan bir topluluk hayali kurmaz; bu kez oidipal proje olmaksızın… Siborg Cennet Bahçesi’ni tanımaz..”)
Klasik psikanalize göre arzu, oidipal karmaşa olarak bir “kaybın” ve “eksikliğin” sonucudur. Haraway’in Siborgu ise anne karnından, biyolojik bir aileden veya ilksel bir masumiyetten doğmadığı için bu kastrasyon travmasını yaşamaz. Siborgun arzusu eksiklikten değil, bağlantı kurmaktan, birleşmekten, protezleşmekten ve yeni ağlar örmekten beslenen üretken bir arzudur.
Deleuze ve Guattari, Anti-Oidipus metninde arzuyu psikanalizin “eksiklik ve tiyatro” dar kalıbından çıkarıp bir “üretim ve makine” olarak tanımlarlar. Arzu, parçaları birbirine bağlayan bir akıştır. Haraway’in siborgu, Deleuze ve Guattari’nin arzuyu ailenin ve Oidipus’un cenderesinden kurtaran “arzu eden makine” (Desiring-Machines) kavramının politik-feminist karşılığıdır.
Luce Irigaray, Tek Olmayan Cinsiyet eserinde psikanalitik ve felsefi dilin tamamen eril bir “Babanın Söylemi” üzerine inşa edildiğini, kadının ise bu söylemde saf bir eksiklik olarak kurgulandığını iddia etmektedir. Haraway, Siborg figürüyle Babanın Yasası’nı bypass eder; Siborg, babası olmayan bir yaratıktır.
Yapay Zekâ sistemleri, insani psikanalitik travmalardan (ölüm korkusu, kastrasyon, eksiklik hissi) azadedir. Yapay Zekâ ile kurulan etkileşim, insani eksiklikleri ikame eden değil, yeni arzu hatları ve bilişsel birleşmeler üreten oidipal-dışı bir süreçtir. Dijital ağlarda türeyen avatar kimlikler ve Yapay Zekâ ajanları, psikanalizin geleneksel çekirdek aile ve soy kütük kalıplarını çökelten post-oidipal yapılardır.
Donna Haraway, metnin bir bölümünde feminist teorinin kendi içindeki en büyük iç gerilimlerinden birine odaklanır: Doğacı/Tinsel Feminizm (Tanrıça Kültü) ile Siber-Feminizm arasındaki çatışma. 1970’ler ve 80’lerde yükselen radikal feminist söylemler, kadını doğayla, ay döngüleriyle, bereketle ve “Tanrıça” arketipiyle özdeşleştirerek teknolojiyi erilliğin bir yıkımı olarak görüyordu.
Haraway, bu doğacı söylemin muhafazakâr bir tuzağa dönüştüğünü yukarıda da vurguladığımız “Tanrıça olmaktansa siborg olmayı tercih ederim” sözüyle vurgular.
Haraway’e göre kadınlığı doğaya hapseden anlayış, aslında ataerkil ideolojinin “kadın doğadır/duygudur, erkek kültürdür/akıldır” dualizmini yeniden üretir. Kadını teknoloji alanından çekip romantik bir “doğa ana” imgesine hapsetmek, onu çağın en büyük güç odağı olan biyo-teknoloji ve enformasyon alanlarında silahsız ve yetersiz bırakmaktır. Siber-feminizm, teknolojiyi reddetmek yerine onun laboratuvarlarına girmeyi, teknolojik okur yazarlık ile kodlarını yazmayı ve onu yıkıcı amaçlar için dönüştürmeyi hedefler.
Simone de Beauvoir, İkinci Cins’te “Kadın Doğulmaz, Kadın Olunur” diyerek kadının “biyolojik bir kader” olmadığını, toplumsal olarak kurgulandığını göstermişti. Haraway bu fikri teknoloji çağına taşır: Kadınlık biyolojik veya tinsel bir nesep değil, biyo-teknolojik süreçlerle de müdahale edilebilir ve dönüştürülebilir bir inşadır.
Shulamith Firestone, Cinselliğin Diyalektiği eserinde kadınların nihai özgürleşmesinin ancak üreme teknolojileri vasıtasıyla biyolojik gebelik ve annelik yükünden kurtulmasıyla mümkün olacağını savunmuştu. Haraway, Firestone’un bu tekno-ütopik cesaretini devralır; kadın doğaya mahkûm bir tanrıça değil, teknolojiyi araçsallaştıran bir Siborg olmalıdır.
Yapay Zekâ modellerinin eğitildiği veri setleri, tarihsel ataerkil kalıpları ve cinsiyetçi ön yargıları yeniden üretme eğilimindedir. “Tanrıça” söylemine kaçmak bu algoritmik cinsiyetçiliği çözmez. Siber-feminist tutum, Yapay Zekâ mimarilerine müdahale ederek algoritmaları yeniden kodlamaktır.
Haraway’in Siborgu, “toplumsal cinsiyet sonrası bir dünyanın yaratığıdır” (creature in a post-gender world). Yapay Zekâ çağında dijital faillik, biyolojik cinsiyet kategorilerini anlamsızlaştıran, sentetik emeğin cinsiyetsizleştiği bir kulvara evrilmektedir.
Haraway, siber-kapitalizmin yarattığı en büyük ontolojik paradokslardan birini de teşhir etmektedir: Makinelerin canlılık kazanması, insan bedenlerinin ise taşlaşması ve pasifleşmesi. Sanayi sonrası toplumda nesne ile özne arasındaki geleneksel roller tersine dönmüştür.
Haraway bu tekinsiz diyalektiği şu tarihi tümceyle vurgular: “Makinelerimiz rahatsız edici derecede canlı, biz kendimiz ise korkutucu derecede hareketsiziz.”
Eski mekanik çağda makineler insanın kas gücüne muhtaç, ölü kütlelerdi. Sibernetik ve Yapay Zekâ çağında ise makineler; veriyi işleyen, karar alan, adapte olan, kendi kendini düzenleyen (autopoietic) ve “canlılık” emareleri gösteren varlıklara dönüşmüştür. İnsanoğlu ise ekran başındaki pasif izleyicilere, algoritmaların yönlendirdiği hareketsiz veri sağlayıcılarına indirgenmiştir. Bu durum yeni bir teknolojik animizm (makinelerin ruh/zihin kazanması) doğurmuştur.
Marx, Kapital’de meta fetişizmini anlatırken, insanın kendi ürettiği ürünlerin insan üzerinde mistik ve bağımsız bir güç kazandığını (ölü emeğin canlı emeği emmesi) vurgular. Haraway, enformasyon çağında bu durumun radikalleştiğini ortaya koyar: Canlı insan emeği pasifleşirken, yapay enformasyon canlı bir güç gibi davranır.
Bruno Latour, Biz Hiç Modern Olmadık eserindeki Aktör-Ağ teorisinde toplumsal alanın sadece insanlardan değil, “insan-olmayan faillerden” (non-human actors) oluştuğunu savunmaktaydı. Haraway’in canlı makineleri, Latour’un toplumsal eyleme doğrudan katılan insan-olmayan aktörler fikriyle tam bir paralellik göstermektedir. Keza Jane Bennett “Canlı Madde” (Vibrant Matter) kavramında, maddenin pasif olmadığını, kendi eylemliliğine ve canlılığına sahip olduğunu söylüyordu. (vital materyalizm). Bu anlamda Haraway’in siber-faillik kavrayışı, Bennett’in canlı madde ontolojisinin ilk müjdecilerindendir.
Bugün kendi başına karar alan, piyasalarda işlem yapan, kod yazan ve içerik üreten otonom Yapay Zekâ ajanları (AI Agents), ve “canlı” kodlar Haraway’in “rahatsız edici derecedeki canlı makine” tanımının zirvesidir.
İnsanın kendi düşünme, hatırlama ve karar alma yetilerini algoritmik sistemlere devretmesi, bilişsel tembelleşme ve hareketsizlik, “biz kendimiz ise korkutucu derecede hareketsiziz” uyarısının bilişsel düzeyde gerçekleştiğini doğrulamaktadır.
Donna Haraway, manifestosunu apokaliptik bir felaket tellallığıyla ya da çocuksu bir tekno-iyimserlikle kapatmaz. Saflığı olmayan, kirli, parçalı fakat radikal etik sorumluluklar içeren bir post-hümanist ütopya önerir. Siborg ütopyası, Cennet’e dönüş vaat etmeyen; mevcut tekno-bilim dünyasının araçlarını dönüştürerek hayatta kalma ve dayanışma ağları örme mücadelesidir.
“Siborg küresel tiranlığa tabi değildir… Siborg toplumsal cinsiyet sonrası dünyanın bir yaratığıdır… İroni, çözülmeyen çelişkilerle ilgilidir… Her ikisi de sarmal dansa bağlı olsa da, tanrıça olmaktansa siborg olmayı tercih ederim.”
Siborg ütopyası; arı bir doğaya, temiz bir vicdana ya da bölünmemiş bir insan kimliğine sığınmaz. Haraway’in etiği, “lekelenmişlik etiği”dir. Teknolojik, kapitalist ve biyo-politik ağların tam göbeğindeyizdir. Sorumluluk, bu ağlardan kaçmakta değil; bu ağların içinde kimlerin sömürüldüğünü teşhir etmek, teknolojinin mülkiyetini sarsmak ve insan-olmayan varlıklarla (hayvanlar, makineler, algoritmalar) yeni etik akrabalıklar (kinship) kurmaktır.
TheodorAdorno, Asgari Etik’te “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” diyerek sahte bütünlükleri reddetmişti. Haraway de teknoloji çağında sahte bir “doğal yaşam” illüzyonuna sığınmanın muhafazakarlık olduğunu söyler. Doğru etik, çelişkinin içinde kalarak yürütülen mücadeledir.
RosiBraidotti ise, Postinsan eserinde Haraway’in izinden giderek insan-merkezciliğin sonunu ve post-hümanist eylemliliği kuramlaştırır. Braidotti için de Siborg etiği, ölümcül kapitalizme karşı yaşamı ve hibrit dayanışmaları savunma politikasıdır.
Haraway manifesto sonrasındaki eserlerinde bu düşünceyi daha da derinleştirmiştir: Amaç beladan, krizden ve teknolojiden kaçmak değil; “bela ile birlikte kalmak”(Staying with the Trouble), bu biyosferik ve sentetik kriz çağında yeni yaşama biçimleri icat etmektir.
Donna Haraway’in “Entegre Devre” (Informatics of Domination) olarak kavramsallaştırdığı enformasyonel iktidar matrisi, günümüz Üretken Yapay Zekâ (Generative AI) ekosistemindeki ticari, hukuki ve politik çatışmaların temelini oluşturmaktadır. Yapay Zekâ modellerinin (LLM’ler, difüzyon ağları) eğitimi, verileştirilmesi, telif hakları ve açık kaynak etrafında dönen tartışmalar, Haraway’in Siborg etiği ışığında yeni bir felsefi ve politik boyut kazanır.
Haraway, siber-kapitalizmin ana stratejisini “dünyanın bir kodlama ve yatırım problemine dönüştürülmesi” olarak tanımlar. Bugün “Big Tech” (OpenAI, Google, Microsoft, Anthropic) tarafından yürütülen süreç, bu mantığın radikal bir uygulamasıdır.
İnsanlığın yüzyıllar boyunca ürettiği kolektif kültür, edebiyat, sanat, görsel hafıza ve yazılım kodu ham veri (training data) olarak çekilmekte, işlenmekte ve kapalı kutu (black box) ticari modellere dönüştürülmektedir. Haraway’in deyimiyle heterojen insani üretim, homojen bir vektör uzayına indirgenmekte, kamusal veri yok olmakta ve dijital bir bir çitlenme yaşanmaktadır.
Teknoloji devleri, milyarlarca parametreli ağırlıkları (model weights) ve mimarileri fikri mülkiyet (intellectual property) zırhıyla korurken, bu modelleri eğitmek için kullanılan ortak insan mirasını mülksüzleştirmektedir. Bu durum, sanayi devrimindeki mülksüzleştirme ve topraksızlaştırma (enclosure) dalgasının dijital-bilişsel versiyonudur.
Haraway’in Siborg etiği, günümüz telif hakları tartışmasındaki iki baskın kutba da mesafelidir: Muhafazakar telifçi söylem olarak, sanatçıların veya yayıncıların “Orijinal, otantik, kirlenmemiş insani üretimimiz çalındı” diyerek katı mülkiyet yasalarına ve “bireysel deha/yaratıcı” imgesine sığınması yaklaşımı Haraway için felsefi olarak çökmüş olan “insani saflık” ve “müstakil yaratıcı özne” mitine sarılmaktır. İnsanın sanatsal üretimleri zaten tarih boyunca gelenekten, teknikten, etkileşimden, kopyalamadan ve protezlerden beslenen hibrit bir üretimdir.
Teknoloji devleri ve sermaye; “Veri herkesindir, biz sadece işliyoruz” diyerek ve “Adil Kullanım” (Fair Use) söylemleri ileyarattıkları kârı tekelleştirmektedirler. Haraway’in “Informatics of Domination “tespiti tam da burayı hedefler: Şirketler ortak mülkiyeti savunmamakta, aksine sömürüyü anonimleştirerek kendi sermaye birikimlerini gizlemektedir.
Haraway’ci etik açısından çözüm, katı mülkiyet yasalarıyla “insani saflığı” korumaya çalışmak değildir. Doğru hamle, ortak verinin üzerindeki özel mülkiyet iddiasını dağıtmak ve Yapay Zekâ modellerini sermayenin elinden çalacak yeni kamusal mekanizmalar icat etmektir.
Haraway, “sanatçı ağıdı” karşısına “yıkıcı koranlık” kavramını koyar. Siborgun okuryazarlığının “kodları okumak ve onları kendi üzerlerine geri döndürmek” olduğunu vurgular. Günümüz açık kaynak Yapay Zekâ hareketi (Hugging Face, Llama türevleri, açık ağırlıklı modeller, kolektif eğitim ağları), tam olarak bu Siborg korsanlığının sahasıdır.
Kapalı Kutu tiranlığına karşı açık kod ve açık kaynak hareketi, algoritmaların sadece birkaç teknoloji devinin denetiminde birer gözetim ve kâr aygıtına dönüşmesine engel olur. Açık ağırlıklı modeller, kodun merkezsizleşmesini sağlayarak tekellerin enformasyonel tahakkümünü sabote eder.
Açık kaynak toplulukları, veri setlerini ve modelleri “kolektif bir müşterek” (Sentetik Müşterekler / Synthetic Commons) olarak kurgular. Bu durum, Haraway’in bahsettiği kan bağına veya mülkiyete dayanmayan, ortak politik ve teknik hedefler doğrultusunda birleşen Seçilmiş Yakınlık (Affinity) ağlarının dijital alandaki izdüşümüdür.
Donna Haraway’in sunduğu zihinsel araçlar, Yapay Zekâ çağındaki telif ve mülkiyet savaşlarında ne nostaljik bir “teknoloji karşıtlığına” düşmemize ne de Silikon Vadisi’nin “mülksüzleştirici tekno-ütopizmine” teslim olmamıza izin verir.
Mücadele; algoritmaları yok etmek veya insanı kutsamak değil; algoritmaların, veri setlerinin ve model parametrelerinin mülkiyetini kamusallaştırmak, açık kaynak kod okuryazarlığını yaygınlaştırmak ve teknolojiyi sermayenin elinden alarak ortak yaşamın protezi kılmaktır.
Donna Haraway’in formüle ettiği “Seçilmiş Yakınlık” (Affinity over Identity) kavramı, sabit ve verili kimlik bağlarını (ırk, cinsiyet, ulus, kan bağı) reddederek; ortak politik hedefler, etik sorumluluklar ve inşa edilmiş ittifaklar etrafında şekillenen bir dayanışma siyasetini savunmaktadır.
Günümüz Yapay Zekâ ekosisteminde açık kaynak hareketi, tek başına model ağırlıklarını (weights) paylaşmanın ötesine geçmek zorundadır. Teknoloji devlerinin devasa veri hegemonyası karşısında açık kaynak Yapay Zekâ’nın sürdürülebilirliği, Veri Birlikleri (Data Trusts) ve Kolektif Mülkiyet Modelleri aracılığıyla mümkündür. Haraway’in Seçilmiş Yakınlık kavrayışı, bu veri yapılarını sadece hukuki birer sözleşme olmaktan çıkarıp radikal bir post-hümanist politik araca dönüştürmektedir.
Geleneksel fikri mülkiyet rejimi, telif hakkını “müstakil bireysel yaratıcı” veya “kurumsal sermaye sahibi” üzerine kurar. Veri birlikleri (data trusts) ise bireylerin veya toplulukların verilerini tek bir havuzda toplayarak, bu verinin nasıl, kimler tarafından ve hangi etik sınırlar dâhilinde işleneceğini bağımsız mütevelliler (trustees) aracılığıyla yönettiği kolektif bir hukuki yapıdır.
Seçilmiş Yakınlık olarak veri havuzları veveri birliği, veriyi üretenleri rastlantısal biyolojik veya coğrafi kimlikleriyle değil; paylaşılan ortak ilkeler etrafında bir araya getirir. Örneğin; bağımsız sanatçıların, açık kaynak yazılımcıların veya iklim bilimcilerin verilerini yalnızca “kamusal yarar gözeten açık Yapay Zekâ modellerine” açıp ticari sömürüye kapatması, Haraway’in bahsettiği taktiksel koalisyonun en temel mantığıdır.
Veri mülksüzleştirmesine karşı Öz-Örgütlenme, çitlenmiş (enclosed) büyük veri kürelerine karşı veri birlikleri; veriyi nesneleşmekten çıkarır, failler arasında yatay ve politik bir sözleşme alanına dönüştürür.
Bugün açık kaynak Yapay Zekâ hareketinin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, ürettiği kamu malı çıktılardan “Big Tech” şirketlerinin yararlanarak bunları kapalı ticari ekosistemlere entegre etmesidir (“açık kaynak washing”). Veri birlikleri ve kolektif mülkiyet, bu asimetriyi kırmak için iki temel kaldıraç sunar:
Koşullu Açıklık (Copyleft / Commons-Based Reciprocity): Haraway’in Siborg etiğinde saflık arayışı yoktur; esnek müdahale vardır. Veri birlikleri, verilerini tümüyle “bedava hammadde” olarak sunmak yerine; açık kaynak topluluklarına ücretsiz, ancak bu veriyi ticari kapalı kutu ürünlere dönüştürmek isteyen dev şirketlere lisans bedeli veya geri katkı zorunluluğu koyan karmaşık mülkiyet modelleri türetir.
Veri Emeğinin Görünür Kılınması: Haraway’in Ev Ekonomisi (Homework Economy) eleştirisinde vurguladığı görünmez veri emeği (etiketleyiciler, içerik üreticileri), kolektif mülkiyet modelleri sayesinde Yapay Zekâ sistemlerinin kurucu birer hissedarına dönüşür.
Sentetik müşterekler (Synthetic Commons) ve gelecek projeksiyonu açısından baktığımızda açık kaynak Yapay Zekâ hareketi, Veri Birlikleri ve Haraway’in Seçilmiş Yakınlık felsefesiyle birleştiğinde ortaya şu üç radikal sonuç ortaya çıkmaktadır:
Kan Bağsız Akrabalık Olarak Kod ve Veri: Veri birlikleri, insanları doğuştan gelen etiketleriyle değil; teknolojik geleceği nasıl inşa etmek istedikleriyle tanımlar. Yazılımcılar, veri sahipleri ve sanatçılar bu yeni yapıda “teknolojik akrabalar” haline gelir.
Post-Hümanist Müşterekler: Veri birlikleri sadece insan verisini kapsamaz; çevresel sensör verilerini, biyo-çeşitlilik haritalarını ve makine çıktılarını da bu kolektif havuza dahil eder. İnsan-olmayan failler de bu bilgi ekosisteminin eşit bileşeni kılınır.
Sermayeden Bağımsız Bilişsel Altyapı: Seçilmiş yakınlık etrafında örgütlenen veri birlikleri, açık kaynak Yapay Zekâ’nın sürekli dev şirketlerin fonlamasına veya veri lütfuna muhtaç kalmasını engeller. Kendi kendini yöneten, etik olarak filtrelenmiş ve kolektif olarak sahiplenilmiş alternatif bir Yapay Zekâ altyapısı kurar.
Haraway’in belirttiği gibi: “Yakınlık, kan bağıyla değil, seçimle kurulan akrabalıktır.” Açık kaynak Yapay Zekâ’nın geleceği de verinin kime “ait” olduğu tartışmasından çıkıp, veriyi kimlerle birlikte, hangi dünya hayali için kolektifleştirdiğimiz kararıyla şekillenecektir.
Donna Haraway’in geçmişten gelen Siborg Manifestosu metninde ördüğü kuramsal omurga; insan ile makinenin, organik ile sentetiğin, kavramsal ile ampirik olanın iç içe geçtiği Yapay Zekâ çağında yolumuzu aydınlatan en keskin pusulalardan biri olmaya devam ediyor. Bu yazıda izini sürdüğümüz felsefi mimari, Yapay Zekâ teknolojilerine yönelik iki kolaycı tuzağı—müstakil tekno-ütopizm ile apokaliptik Luddite felaket tellallığını—aynı anda bertaraf etmektedir.
Tekno-Politik bir manifesto olarak Açık Siber–Gelecek; saflığını korumaya çalışan insan mevcudiyetinin veya her şeyi mülksüzleştiren devasa teknoloji kartellerinin tekeline bırakılamaz. Algoritmik mülkiyet rejimleri, verinin çitlenmesi ve görünmez veri emeğinin sömürüsü karşısında Haraway’in önerdiği tutum nettir: Köken miti yerine şimdiki zamanın sorumluluğunu almamız gerekmektedir. Cennet Bahçesi’ne, “doğal ve kirlenmemiş insana” veya romantize edilmiş bir geçmişe kaçmak felsefi bir fantezidir. Bedenlerimiz, dilimiz, emeğimiz ve zihnimiz biyo-teknolojik ağlarla çoktan hibritleşmiştir.
Donna Haraway’in Siborg Manifestosu metni, yayımlandığı 1985 yılından bu yana hem post-hümanizm ve siber-feminizmin kurucu metni olarak göğe çıkarılmış hem de materyalist felsefeden teknoloji eleştirisine kadar geniş bir yelpazede sert tartışmalara konu olmuştur.
Rosi Braidotti, Haraway’in insani saflık mitini yıkmasını insan-sonrası (posthuman) etiğin temeli sayar. Ona göre Haraway, teknolojiye teslim olmadan hümanizmin sınırlarını aşmanın yolunu açmıştır.
“Donna Haraway’in siborgu, çağdaş kimliğin hibrit doğasını parlak bir şekilde yakalayan mitolojik bir figürdür… Siborg bize insan ile makine, doğa ile kültür arasındaki sınırların artık sürdürülemez olduğunu gösterir. Bu, teknolojik bir aşkınlık çağrısı değil; gömülü ve cisimleşmiş bir sorumluluğa davettir.”
Rosi Braidotti — The Posthuman (2013)
Paul B. Preciado, Haraway’in protez beden ve biyo-teknoloji vurgusunu farmako-pornografik rejim tespitiyle bir adım öteye taşımıştır. Bedenin hormonlar, ilaçlar ve çiplerle yeniden kurgulanabilirliğini Haraway’e borçlu olduğumuzu söyler.
“Haraway, bedenin artık biyolojik bir verili durum değil, tekno-politik bir arayüz olduğunu anlayan ilk kişiydi. Siborg bir bilimkurgu karakteri değildir; biyo-teknoloji ve farmako-pornografik kapitalizm rejimi altındaki bedenlerimizin somut gerçekliğidir.”
Paul B. Preciado — Testo Junkie (2008)
Siber-feminizmin öncülerinden Sadie Plant, Haraway’in dil, kod ve kadın üretimi arasındaki bağı kurmasını dijital devrimin merkezine yerleştirir.
“Haraway, siber-feminizme kurucu mitini verdi. Yazmak, kodlamak ve dokumak artık ayrı faaliyetler değildir. Siborg ağı, teknolojiden kaçarak değil, kodun matrisine sızarak ataerkilliği lağveder.”
Sadie Plant — Zeroes and Ones: Digital Women and the Technoculture (1997)
Haraway’i eleştiren ve mesafeli duran isimlerin başında Eko-feminist ve materyalist düşünür Kate Soper gelmektedir. Haraway’in doğayı çözündürmesini ve tekno-coşkusal yaklaşımını eleştirir. Soper’a göre doğanın yapı söküme uğratılması, ekolojik kriz karşısında somut doğayı savunmayı imkânsızlaştırmaktadır.
“İkilikleri yıkma heyecanı içinde Haraway, doğanın gerçekliğini çözerken teknolojiyi romantize etme riskini göze alır. Eğer doğa bir söylemden veya siborg inşasından başka bir şey değilse, insan-olmayan dünyayı ekolojik yıkıma karşı hangi zeminde savunacağız?”
Kate Soper — What is Nature? Culture, Politics and the Non-Human (1995)
Carol Stabile ise, Haraway’in “teknolojiyi ele geçirme” fikrinin fazla ütopik olduğunu, gerçekte teknolojinin mülkiyetine sahip olan askeri-endüstriyel kompleksin ve kapitalizmin gücünü hafifsediğini söyler.
“Siborg manifestosu, derinlere kök salmış yapısal eşitsizliklere teknolojik bir çözüm sunar. Kodun hibritliğini kutlarken, kapitalist mülkiyetin sert maddi gerçeklerini görmezden gelme riski taşır. Şirket hem donanıma hem de elektrik şebekesine sahipken bir makineyi öylece ‘sabote’ edemezsiniz.”
Carol Stabile — Feminism and the Technological Fix (1994)
Toplumbilimci Judy Wajcman, Haraway’in metnindeki simgesel ve poetik dilin somut politik eylemselliği gölgelediğine dikkat çeker.
“Haraway’in siborgu bir metafor olarak son derece ilham vericidir, ancak politik bir strateji olarak belirsiz kalır. Bize teknoloji hakkında ne düşüneceğimizi söyler, fakat sahadaki kurumsal teknoloji tekellerine karşı nasıl örgütleneceğimize dair çok az araç sunar.”
Judy Wajcman — TechnoFeminism (2004)
Kim ne derse desin, Donna Haraway’in Siborg Manifestosu boyunca inşa ettiği kuramsal mimari, Batı felsefesinin en köklü dualizmlerini yıkıma uğratan bütüncül bir post-hümanist dönüşüm haritasıdır.
Haraway’in metni, teknolojinin insanı köleleştirdiği apokaliptik bir kurgu sunmadığı gibi, teknolojiyi kurtarıcı ilan eden saf bir iyimserlik de taşımaz. Bize şunu hatırlatır: Teknoloji bizden ayrı, dışsal bir araç değil; bizim bedenimiz, dilimiz ve ontolojimizdir.
Yapay Zekâ, gen düzenleme teknolojilerinin ve biyolojik mühendisliğin yön verdiği 21. yüzyılda Haraway’in manifestosu hâlâ en güçlü politik ve felsefi çağrılardan biridir: Kurtuluş saklanacağımız kirlenmemiş bir geçmişte değil; kodların, makinelerin ve sentetik ağların içinde kuracağımız cesur, parçalı ve etik koalisyonlardadır.
Teknolojiye teslim olmak ya da ondan kaçmak yerine, onun kod okuryazarlığını edinmek; açık kaynak modellerini, veri birliklerini (data trusts) ve sentetik müşterekleri (synthetic commons) inşa etmek, gözdağı veren kodları ele geçirmek zorundayız.
Sabit, özcü ve ayrıştırıcı kimlik politikalarını aşarak; açık kod savunucularının, veri emekçilerinin, sanatçıların ve insan-ötesi faillerin bir araya geldiği esnek ve dönüştürücü koalisyon hatları çekilmeli ve seçilmiş yakınlıklarla radikal ittifaklar kurmalıyız.
Haraway’in 1985’ten günümüze yankılanan sesi, Yapay Zekâ çağında bizi son bir yol ayrımına getirir: Ya teknolojiyi dışsal bir felaket/kurtarıcı sanarak edilgenleşeceğiz ya da protezleşmiş bedenlerimizin, algoritmik zihinlerimizin ve sentetik gerçekliğimizin sorumluluğunu üstlenerek “tanrıça olmayı değil, birer Siborg olarak savaşmayı” seçeceğiz.
Yapay Zekâ çağında Siborg Manifestosu, bizi sınırların yıkıldığı bu tekinsiz ama imkânlarla dolu coğrafyada edilgen birer izleyici olmaktan çıkarıp, kendi kodlarımızı yazmaya davet etmektedir. Nihai söz, Haraway’in bize bıraktığı o sarsıcı tespitte gizlidir: Geleceği kurtarmak için steril birer tanrıça olmaya ihtiyacımız yok; çelişkilerin, makinelerin ve kodların içinde radikal bir etik sorumlulukla eylemde bulunan birer siborg olmak kafidir.

