Röportajın birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

Beuys’a göre yaratıcılık estetik bir ayrıcalık değil, her insana ait olan dönüştürücü bir güçtür. İnsan dünyayı – toplumsal ve politik olarak – biçimlendirme kapasitesine sahiptir. Bu, fenomenolojik ve varoluşçu bir temele de oturur: İnsan yaratıcıdır çünkü dünyada hazır bulduğu anlamlarla yetinmez. Algı, yalnızca görmek değil, dünyayı her seferinde yeniden kurmaktır. garage’ ın sağladığı samimi ve kendiliğinden üretim, tam da bu “yeniden kurma” eyleminin küçük ama güçlü bir sahnesi gibi. Şairane bir dille söylersek: İnsan yaratır çünkü dünya tam değildir. Sessizlikte, eksiklikte, gecikmede bir çatlak açılır… . garage işte o çatlaktan sızan ışığın geçici mekânı.
Hande Fabbro: Birinci bölümde kaldığımız yerden devam edelim Coşkun Bey, garage’da ilk sergi heyecanını anlatır mısınız biraz? 2022 Haziran’ında gerçekleşmişti değil mi?
Coşkun Demirok: Evet. Ankara’ya daha sık gelmeye başladığım zamanlardı. Bahsetmiş olduğum bir sergi gerçekleştirme fikri artık oluşmuştu. Genç dostlarımın bu fikri desteklemeleri beni heyecanlandırdı, bu yönde adımlar atmaya yönlendirdi. Diğer yandan kendimi sanat sergileyen değil, üreten biri olarak konumlandırdığımdan, “garage” mekânını bunun için kullanmak istiyordum.

Sanatın çok farklı alanlarında çalışan, kadınlı erkekli on dört kişilik bir grupla zevkli bir etkinliği yaşama geçirdik. Çalışmalar belli bir süre mekânda kalacaktı. Bu bana da belli bir sorumluluk yüklüyordu. Çünkü başından beri vurguladığımız gibi, garage galeri koşullarına sahip değildi. Arkadaşlarla birlikte ve ortak özenle bu işin üstesinden geldik. Buradaki birliktelik çok hoş bir atmosfer oluşturmuştu.
Ama belirttiğim gibi, bir galerici rolüne bürünmek gibi bir niyetim yoktu. garage bir atölye, yani benim için bir üretim alanıydı.
Hande Fabbro: Fakat etkinlikleri birer “sergi” olarak nitelendirmenin zor olduğunu belirtmiştiniz…
Coşkun Demirok: Şöyle bir gelişme oldu: “Imbroglio” başlıklı ikinci bir denemeye giriştim. Benim dışımda dört diğer arkadaştan işlerini yerleştirmelerini rica ettim. İki arkadaşın işleri önceden hazır olmalarına rağmen farklı yerleştirmelere de açıktılar. Diğer üçümüz ise tamamen “garage” mekânı ile bağlam içinde, yani “site-specific” işler hazırladık.

Ortaya çıkan şey, bir yandan mekân ile bütünleşen, diğer yandan ona reaksiyon gösteren bir yerleştirmeye dönüşmüştü. İzleyiciler işlerin arasında geziniyor, aralarında oluşan kontrastı birebir algılayabiliyorlardı. Çok beğenildi. Öyle ki aynı sergi, bir sanatçı daha eklenerek İstanbul IMC’deki 5533’e taşındı.
Aynı şekilde hep birlikte yola düştük ve “Imbroglio-2” için çalıştık. Artık şu benim için açıktı: garage bir sergi alanı değil, davet ettiğim sanatçı arkadaşlarla yaşatabileceğimiz bir deneyim alanı olacaktı. Bir “space purified for art”!
Hande Fabbro: Bu başarıların ardından, etkinlikler de artık rutin halini aldı, öyle değil mi? Yılda dört kez olarak hem de?
Coşkun Demirok: Genellikle dört kez; Nisan–Mayıs ve Eylül–Ekim aylarında. Hatta 2025’te beşincisini yaptık. Sürpriz bir gelişmeydi. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nden bir doçent dostum beni, kendi Deneysel Sanat Atölyesi’yle söyleşiye çağırdı. Onlara garage’ı, onu oluşturan ana fikri anlattım. Ardından bir “deneysel sanat atölyesi”nin garage açısından biçilmiş bir kaftan olduğunu, böylesi ortak bir etkinliği isteyip istemediklerini sordum. Düşündüğüm konsepti açıkladım. Hepsi çok heyecanlandı, onayladılar.

Böylece, yer yer eğitimlerine yeni başlamış 25 genç; hocaları ve benim de aralarında olduğum toplam 28 kişi, Microworld çalışmamızı oluşturduk. Çalışmalarımızın yerleştirilmesini neredeyse tamamen onlara bıraktım. Çok heyecan verici bir sonuç aldık. Ortaya, 80’in üzerinde, aynı boyuttaki işlerden oluşan tek ve çok özgün bir yerleştirme çıktı.
Bunu başka nerede böylesine anlık, spontane, her an değişmeye açık bir şekilde yapabilirsiniz ki?
Kusurluluğun Kusursuzluğu: Mekân, Tasarım ve “Ruh”
Hande Fabbro: Bu gerçekten çok heyecan verici. Sergi konseptlerini nasıl belirliyorsunuz peki? Oradaki süreç nasıl işliyor?
Coşkun Demirok: İnanılmaz derecede kendiliğinden, tesadüfi ve oldukça hızlı bir süreç işliyor. Burada, çalışacağım arkadaş(lar)ın işlerini beğenip beğenmemek söz konusu değil. Burada, benim de inandığım sanat anlayışıyla uyumlu bir şey oluşturabileceğimizi düşündüğüm arkadaşlarla bir araya geliyoruz. Yapay, yani kendisi olmayan yaklaşımları çok çabuk algılayabildiğimi düşünüyorum.
Beni, yeniyi, yapılmamışı arayan; sanat kavramına yeni bireyler katmaya çabalayan yaklaşımlar çekiyor. Kendini aşmayı deneyen, kendini sorgulayan yaklaşımlar da bir o denli. Sanatla ilgilenmeye çok genç yaşlarımda başladım. Mimarlık eğitimim yanında; Ankara’daki ve Düsseldorf’taki öğrencilik yıllarımdan beri, bir yandan ana mesleğimde çalışırken, sanata olan ilgim giderek büyüdü.

Kulağa biraz abartılı da gelecek olsa da, benim için sanat yaşamda en anlamlı şeylerden biri. Ortağı olduğum mimarlık bürosunu devrettikten sonra daha serbest zamanım oldu. Mimarlık mesleğini icra ederken de aralıksız sergiler düzenliyordum ve özellikle İstanbul’dan sanatçıları Almanya’ya çağırıyor, onlarla sergiler yapıyorduk.
Yani çok farklı deneyim alanlarım mevcut. Plastik sanat, yerleştirme ve mekânı kullanma konularında deneyimli sayılırım. Ayrıca mimarlığın kolaylaştırdığı mekânla ilgili bir duyarlılık, ister istemez işe yarıyor.
Resim ve heykel – ama özellikle resim konusunda oldukça deneyimli olduğumu söyleyebilirim. Hal böyle olunca, daha sanatçıyla sohbet ederken bile ortaya nasıl bir eser çıkabileceğini, onun mekânda kendine nasıl yer bulabileceğini gözümde canlandırabiliyorum. Onay veren sanatçılarla nasıl bir ortam yaratılabileceğini de kestirmeye çalışıyorum ve kafamda çözüme ulaştırıyorum. Hatta hemen her sergi için, üç boyutlu bir tasarım çizimi yapmaya kadar gidiyorum.
Hande Fabbro: Sürecin kendisi bile bir eser yaratır gibi…
Coşkun Demirok: Tabii, kendi içinde böyle bir süreç. Eser nereye oturabilir, hangi boyutlarda olabilir, hepsi hesaplanıyor. Onun da bir estetiği var. Estetik dışı bir şey değil, asla tesadüfi değil, tamamen estetik yasalara bağlı uyumlu veya uyumsuz, ama bilinçli bir yerleştirme. Bazı şeyler tasarlandığı gibi olmayabilir, değişebilir, ama ana hatlarıyla üç boyutlu çiziliyor, sanatçılara gönderiliyor. En son şeklini işleri yerleştirirken veriyoruz

Geçiciliğin Belgesi: “garage booklets”
Hande Fabbro: Sergiler sırasında hazırladığınız booklet’ler de . garage‘da sergilenen eserler kadar biricik. Biraz da onlardan bahseder misiniz?

Coşkun Demirok: Geçicilik temasıyla da vurguladığımız gibi garage da geçici, elbette bu mekânın da bir ömrü var. Bu etkinlikler bittikten sonra elimizde hiçbir şey kalmıyor. Dolayısıyla yapılan işlerin bir belgesinin kalmasını çok önemsedim. Ancak bu belgeler ticari bir anlayış ürünü değil, tıpkı eserlerin kendisi gibi özel bir edisyonla ortaya çıkmalıydı. Biz de dikişlerine kadar elde yapılmış ve en fazla 50 adet hazırlanacak şekilde bookletler oluşturduk. Her bir kopya damgalanıyor ve imzalanıyor. Sanatçılar bunları kendileri dağıtıyorlar. Niyetim, önümüzdeki günlerde bunların, önemli kuruluşların ve küratörlerin sanat arşivlerine girmesini sağlamak.
Her İnsan Bir Sanatçı mıdır? Beuys, Picasso ve Kopan Bağ
Hande Fabbro: Alman sanatçı Joseph Beuys “Her insan bir sanatçıdır,” demiş. Gerçi bu sözü sıkça da çarpıtılmış. Konuya sizin bakışınız nasıl olur?
Coşkun Demirok: Açıkçası bunun üzerinde çok fazla kafa yormuyorum. Her kişinin ağırlık noktasını oluşturacak belli yetenekleri vardır. Eğer bu kişiler sanat kavramlarıyla, sanat dünyasıyla daha çok temasta olsalar, belki de aralarından iyi sanatçılar çıkacak. Ancak üzülerek söylüyorum ki, bu, insan kişiliğinin çok ihmal edilen, eğitimlerle bozulan bir yönü. Örneğin anaokulunda “Benim elimden resim yapmak gelmez” diyecek bir çocuk düşünebiliyor musunuz? Demek ki burada bozulan bir şey var. Bu bozulma nedeniyle birçok insan, sanat icra edecek bir yetiye sahip olamıyor.

Hande Fabbro: Picasso’nun sözleri geliyor aklıma: “Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun büyüdüğümüzde sanatçı kalabilmektir. Yaratıcılık çocuklukta doğal olarak vardır, ancak toplumsal normlar ve eğitim süreçleriyle bastırılabilir veya köreltilebilir.”
Ne dersiniz? Bir bağ mı koparılıyor?
Coşkun Demirok: Elbette, koparılıyor. Demek ki burada yanlış eğitim veya şartlandırma, içinde bulunduğu sosyal koşullarla bağlantılı nedenlerle bozulan bir şeyler var. Bütün bunlar rol oynuyor. Büyük bir ihmalkarlık bu. Topluma inanan biri için çok acı. Sanatla iç içe olan bir toplumdan daha iyi ne olabilir? Orada kötülükler de azalır. Sanata inanan bir toplum yaratabilseniz nelerin değişeceğini bir düşünsenize!

Hande Fabbro: Belki bu konuyu da içine alarak, genel yaklaşımınızı “garage‘ın manifestosu” olarak toparlayabiliriz.
Coşkun Demirok: Manifestolar çağında değiliz artık. Bir manifesto gibi düşünecek olursak, maddeleri şunlardan oluşurdu: Kendine karşı dürüstlük, samimiyet, yapmacıklığa düşmemek, hatta buna bir direnç geliştirmek, geçicilik kavramını akıldan çıkarmamak, gerçekliğin ve özgünlüğün ancak bunları akılda tutarak olanaklı olduğunu vurgulamak. Evet, buraya kadar tekrar tekrar üzerinde durduğumuz her maddenin derli toplu bir özeti gibi.

Hande Fabbro: Sanatla gerçek bir bağ kurmak için sizin önerileriniz ne olur?
Coşkun Demirok: Kişisel yaklaşımım şu yönde olur: Sanat pazarının belirlediği koşullara karşı dirençli olmak, yaratıcılığı bu pazarın belirlediği dar ve tutucu kriterlerle kısıtlamamak çok önemli. Çünkü yaşamda olduğu gibi sanat içinde de o kadar çok olanak var ki… Belli çevrelerin şartlandırmalarıyla ve belli çıkarlar nedeniyle bu olanaklar daralıyor, daraltılıyor. Gerçek bir sanat tutkunu, bu daraltma çabasına karşı tetikte olmalı. Dikkate alınması gerekli bir nokta da, sanatın kendi basına bir anlamı olmaması. Ama anlam yaratmaya açık olması. Bu bir kışkırtma biçiminde de olabilir, soru işareti gibi de. Dalga da geçebilir. Ama çözülecek bir formül veya bir yanıt sunmaz size. Onun dilini kavramaya çabalamak gerek. Buna malzeme de dahil.

***
Ankara’da alternatif bir sanat pratiğini, felsefe, sanat tarihi ve edebiyatla tartışan nitelikli bir formata dönüştüren sanatçı Coşkun Demirok’a, şehre kazandırdığı garage için ne kadar teşekkür etsek az.
garage’ın duruşu, sanatla bağ kurmak için, içimizdeki o çocuğu, o ‘eksik’ ve ‘tam olmayan’ dünyayı yaratma dürtüsünü yeniden keşfetmeye açılan bir kapı gibi. Bireyin samimi ve özgür ifade arayışını oyunlaştıran bir masal diyar.
Bu söyleşiyi Maurice Merleau Ponty’nin sözleriyle sonlandırmak anlamlı olacak:
“Yaratıcılık, sadece seçkin azınlığa ait bir ‘yetenek’ veya ‘deha’ değildir, dünyayla temas hâlinde olmanın kaçınılmaz sonucudur.”
2026’nın kendinize, hayata ve sanata en çok temas ettiğiniz yıl olması dileklerimle…
Not: Röportajın birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

