Yapay zeka ile aptallaşmak da akıllı kalmak da mümkün.

0
162

Yaklaşık üç yıldır yeni gündemimiz Yapay Zeka. Her yaştan, her sektörden insan Yapay Zeka ile yatıyor, kalkıyor, düşünüyor, tartışıyor, yapay zeka ile üretimler yapıyor, işlerine adapte etmeye çalışıyor. Yapay Zeka hayatımızın her alanına hızlı bir şekilde entegre olmaya başladı. Özellikle yaratıcı sektörler/yaratıcı endüstriler dediğimiz ve benim de içinde bulunduğum sektör bu konuyla çok daha haşır neşir. Sanatçılar, tasarımcıların ve içerik üreticilerinin iş yapma biçimleri köklü bir şekilde değişiyor. Bu bağlamda Yapay Zeka’nın potansiyeli hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. Gelenekselciler konuya endişeli ve mesafeli bakıyor. Hem yeni ve öğrenilmesi gereken bir alan olduğu için hem de geleneksel üretim tarzının ellerinden kaydığını, bütçe kayıpları yaşayacaklarını düşündükleri için. Yapay Zeka’nın yaratıcı süreçlerdeki rolünü, ve gelecekteki olası etkilerini 1993 yılından bu yana tanıdığım tasarım zekalarını, yazılım becerilerini, açık fikirli, yenilikçi düşünce tarzlarını her zaman çok beğendiğim Adon AI Studio‘nun ortakları, sektör profesyonelleri Cem Şenses ve Murat Özoral ile konuştuk. Her ikisi de uzun yıllar süren kariyerleri boyunca, teknolojinin ve tasarımın kesişim noktasında önemli projelere imza atmış isimler. Cem, tasarım, prodüksiyon ve Yapay Zeka ile üretimler alanındaki engin bilgisiyle, Murat ise tasarım, yazılım ve teknik altyapı konusundaki uzmanlığıyla dikkat çekiyor.

Mark Cuban; “Yapay zekayı öğrenin veya üç yıl içinde dinozor olun.” demişti. Yapay zeka bir çok şeyi değiştirdi ve değiştirmeye devam ediyor, Değişime ayak uydurmak zorunda kalacağız, evrim güçlü olanların hayatta kalması değil, uyum sağlayanların hayatta kalması prensibine dayanır, öğreneceğiz, gelişeceğiz, bilmiyorsak bilenlerle iş yapmaya başlayacağız. Yapay zeka işimizi elimizden almayacak, yapay zekayı iyi kullananlar işinizi elinizden alacak.

Keyifli okumalar…

Ulvi Yaman

Not: Gerek Cem gerekse Murat artık Yapay Zeka temalı yazılarıyla bundan sonra Reportare’de olacaklar.

Ulvi Yaman: Önce şunu sorarak başlamak istiyorum; Yapay Zeka işimizi elimizden alacak mı? Yok, yok espri yapıyorum, yapay zeka işimizi neden elimizden alsın, işimiz o oldu zaten 😊 Cem önce sana sorayım; kısaca bir kendini tanıtır mısın ve bu yapay zeka işine nasıl, neden bulaştın?

Cem Şenses: Çocukluğumdan beri bir şeyler tasarlamaya meraklıydım. Üniversitede Kimya bölümünü bitirmeme rağmen, mesleğimin en başından beri güzel sanatlarla ilgili olması gerektiğini biliyordum. Üniversitenin ilk yıllarında, sen de bilirsin, fotoğrafın hâlâ analog olduğu, karanlık odalarda agrandizörlerle fotoğraf bastığımız dönemlerde; vizörden bakarak başlayan süreç, profesyonel hayata geçişimi tetikledi. 

Hayatımın yönünü belirleyen asıl dönem ise, Murat ile 1995 yılında web sitesi tasarlamaya başlamamızla geldi. Yıllar içinde yaşanan teknolojik gelişmeler bizi, yapay zekânın zirveye ulaştığı bir dönemin kucağına getirdi. 2023 yılının başlarında, yıllar önce başladığım ve anılarda kalan fotoğraf çekme becerimi yapay zekâ ile birleştirmeye karar verdim. 

Bu karar şaşırtıcı bir şekilde ilgi gördü ve bugün Türkiye’nin en büyük markalarıyla yüzlerce proje gerçekleştirmiş durumdayız. Elbette, işin doğası bizi nereye götürdüyse biz de o rüzgârı takip ettik. Geldiğimiz noktada, senaryoya bağlı filmler üretiyor; tüm gelişmeleri gerçek zamanlı takip ederek, en son geliştirilen yapay zekâ araçlarını kullanmak suretiyle kendimizi daima üst düzeyde tutmaya gayret ediyoruz.

Ulvi Yaman: Murat sana da aynı soruyu sorarak başlamak istiyorum, ben ikinizi de 1996 yılından beri tanıyorum ama okuyucular kim olduğunuzu, bu konudaki yetkinliğinizi bilirse cevaplar daha anlamlı olacaktır.

Murat Özoral: Bilgisayarlar çocukluk zamanlarında oyun vesilesiyle hayatıma girdi. Commodore’lar, Amigalar hep yanımda oldu. Oyun haricinde basit programlar yapmaya çalıştım. İlk masaüstü bilgisayarım 386 mıydı 486’mıydı, net hatırlamıyorum ama yine oyun odaklı bir ortamda Photoshop’u kaçak yollarla edindikten sonra işler tasarım yöne kaydı. Bu noktadan itibaren yazılım ve tasarım, birlikte yolculuğumda hep yan yana oldu.

92’de Çukurova Üniversitesi’ne girdiğimde okulda IBM Net’in sağladığı internet vardı. Bugün bildiğimiz internet değil, daha www yok ortada, protokolümüz gopher, BBS’imiz var. Diğer üniversitelerle bağlanıyor, birbirimizle müzik, resim, yazı, mesaj paylaşıyoruz ama çok ilkel. Tim Berners Lee’nin www’i hediye etmesiyle olaylar başka bir seviyeye geldi. 95’in sonlarında Türkiye’ye ticari internetin gelişiyle, Adana’da bir ISP’nin kuruluşunda Cem ile beraber yer aldık. Adana’daki ve tüm bölgedeki web sitelerinin muhtemelen yüzde 90’ını bizim ekip yapmıştır. Bu ortak başlangıç, ikimizin de yolculuğunun temelini oluşturdu.

98’de Cem ani bir karar ile İzmir’e gitti. Ben de 99’da Adana’da yapacak bir şey kalmadı diyerek İstanbul’dan gelen bir teklifi değerlendirdim. dDf adlı bir etkinlik ajansında web tasarım ve dijital işler yaptık. Ayrıldıktan sonra “freelance”, farklı ajanslar ve TBV’na işler yaptım, genelde hep içinde yazılım da olan tasarım işleri. “Evolution” süreci başlamıştı.

2004’de Digiturk’ün Ligtv web sitesini yapmak üzere bir metin yazarı ve art direktör arkadaşımla kolları sıvadık. Zamanla ekip büyüdü, ben de kodlamaları yapan olmaktan proje yöneticisi konumuna evrildim. Bu geçiş, farklı disiplinleri ve insanları bir araya getirmeyi öğretti. Dönemin ses getiren dijital ajanslarından Mobilera’da da bir çok proje yaptık. Spotify bile yokken Coca Cola’ya cokenmusic diye, web’de çalışan daha primitif bir tavsiye sistemi olan projemiz vardı. Tasarım da yazılım da hiçbir zaman odağımdan çıkmadan, çok sayıda ajans ve marka ile çalıştım. En önemlisi, her zaman öğrenmeye açık olmayı tercih ettim. Bugün geldiğimiz yapay zeka dünyasında bir çok şeyi rahat uygulayabiliyor olmamı tam olarak buna bağlıyorum.

Hatta son günlerde herşey o kadar hızlı yenileniyor ki, sürekli olan biteni takip etmezsek çok geride kalacağımızı düşünüyorum. Bazen Adon’da çok yoğun bir hafta geçiriyoruz ve o hafta okuma, araştırma işi geride kalıyor. Takip eden hafta bakıyorsun, bir sürü şey olmuş. Bir an bile sektörün nabzını bırakmamak gerekiyor.

Yapay zeka, çoğu insanın bakış açısıyla ChatGPT’nin popüler olmasıyla hayatımıza girdi. Teknik olarak bakarsak başlangıcı II. Dünya Savaşı’na kadar uzanır, ama benim iş hayatım boyunca çeşitli şekillerde hep vardı, bugün ortaya çıkan LLM’ler, görsel ve video üreten yapay zekalar gibi olmasa da. Yıllardır arabalarımızda kullandığımız navigasyonlar da aslında bir yapay zeka. Benim bugünkü yapay zekaya ağırlıklı odaklanmam ise GPT’nin çıktığı dönemde başlıyor. Çalıştığım network ajansında, şemsiye ajansımız konuya belki de en büyük yatırımı yapan kuruş oldu. Tüm networka açtığı özel olarak eğitilmiş LLM’leri ve bu yaklaşımın işin şeklini nasıl değiştirebildiğini ilk orada keşfettim. Pozisyonum gereği bu araç networkünü açılmadan önce geliştirenlerle beraber zaman geçirdim.

Diğerleri “prompt” mühendisliğine kafa yorarken, ben bu günlerde popülerleşmiş olan bağlam mühendisliğinin daha önemli olduğunu erken keşfetmiş oldum. Adon’da da tam olarak bunu yapıyoruz. Cem ile beraber geliştirdiğimiz, çeşitli konularda uzmanlaşmış agent’larımız var. Video işlerine yoğunlaştığım ilk günlerde bu işi iyi bilmediğimi düşündüğümden, çevremdeki görüntü yönetmeni, yönetmen tanıdıklarımla konuştum.  “Sizin yaptığınız işi öğrenmek istiyorum” dedim. Kimisi imkansız, kaç senedir okul okuduk, sektörün şu kadar sene tozunu yuttuk, yapamazsın dedi. Ben de öğrenmem gerekenleri bir liste yaptım. Her biri ile ilgili önemli yayınları bir kenara topladım, “mind map”lerini çıkardım ve kendi konularında yönergeleri olan “agent”larımızın “knowledge base”lerine yerleştirdim. Her geçen gün aldığımız çıktıları konunun profesyonelleriyle de tartışarak, hem yönergeleri hem de “knowledge base”imizi geliştirerek ilerliyoruz. Bu sayede ve beraber çalıştığımız konudaki uzman arkadaşlarımız sayesinde, çıktılarımızın hep başka bir kalitede olması sağlanıyor.

Ulvi Yaman: Yapay Zeka ile ilgili bir sürü araç çıktı, ücretsiz versiyonları var, daha profesyonel kullanıcılar için paralı versiyonları var ve artık herkes “tasarımcı” oldum diye ortalıkta gezmeye başladı. Gerçekten bu kadar kolay mı? Yapay Zeka ile yapılan her görseli, filmi “tasarım” olarak nitelendirmek doğru mu? Cevabını elbette biliyorum ama hem biraz tasarım nedir ondan konuşmak istiyorum hem de biraz teknik alt yapı konusuna girmek istiyorum. Yapay Zeka kendi kendine yaratıcı mı yoksa insan unsuru hala önemli mi?

Cem Şenses: Aslında gerçek dünya ile arasındaki tek fark artık bir fotoğraf makinesine ya da film çekmek için üretilmiş profesyonel kameralara ihtiyaç duymadan bu operasyonu sürdürebiliyor olmak. Yapay zekâ araçları bu hale gelmeden önce bir tasarımcıda, fotoğrafçıda, senaristte, yönetmende  aranan en önemli şey sıkı bir hayal gücüne sahip olması ve bunu eseriyle yansıtabilmesiydi. Bu durumla ilgili hiçbir şey değişmedi. Yapay zekâyı enstrüman olarak kullanan ve hayal gücü iyi olan sanatçıların ortaya çıkaracağı eser herhangi birinin ortaya çıkaracağı denemelerin çok çok üzerinde olacak doğal olarak. Şu anda müthiş bir heyecan var, herkes hayal ettiğinin üzerinde sonuçlar alıyor ve bunu ticari olarak da pazarlayabiliyor. Ancak bu durum bir doyuma ulaştığında işi bilen sanatçıların dönemi tekrar başlayacak. Bunun çok uzun süreceğini düşünmüyorum, hatta süreç başladı bile.

Murat Özoral: Cem’in söylediği çok doğru. Doyuma ulaşma süreci başladı bile. Ben teknik taraftan bakarsam, şöyle açıklayabilirim.

Yapay zeka kendi kendine yaratıcı değil, asla olamayacak (büyük de konuşmamak lazım). Yaratıcılık, bir vizyon taşımak, bir mesaj vermek, bir duygu aktarmak demek. Bunun tümü insan unsurunda başlıyor. Yapay zeka, sadece bu vizyonu gerçekleştirmenin aracı.

Fotoğraf makinesi metaforu süper. İyi fotoğrafçı ile bir kötü fotoğrafçı aynı kameraya sahip olabilir, ama çıkan sonuç tamamen farklı olur. Çünkü iyi fotoğrafçı, kamerayı kendi vizyonuna göre kullanıyor. Yapay zeka da aynı şekilde. İyi bir sanatçı, yapay zekayı kendi hayal gücü ve tasarım bilgisine göre yönlendiriyor.

Teknik olarak baktığımda, bu araçları düzgün kullanabilmek için derinlemesine bilgi gerekiyor. “Prompt” yazabilmek yetersiz. Çıktıyı analiz edebilmek, neden bu sonuç geldi diye sorabilmek, bunu değiştirebilmek, “iterative” bir döngüde ilerleme sağlayabilmek gerekiyor. Bu da, tasarım prensiplerini, sinematografi bilgisini, psikoloji temellerini bilmeyi gerektiriyor.

Şu anda çoğu insan, yapay zekaya bir “prompt”u kopyala-yapıştır ediyor ve ortaya çıkan şey “Vay, harika!” diye mutlu oluyor. Ama bu “tasarım” değil, bu “deneme yanılma”. Tasarım, amaca yönelik, bilinçli kararlardan oluşan bir süreç. Bunu yapabilmek için, araçları bilmenin yanı sıra, tasarımcı olmak da gerekiyor.

Adon’da, Cem’in tasarım bilgisini, sanat prensiplerini, sinema deneyimini agent’larımıza entegre ediyoruz. Böylece sadece prompt yazılmıyor, aynı zamanda tasarım prensipleri ile çalışılıyor. Bu fark, ortaya çıkan sonuçta hemen belli oluyor.

Cem’in bahsettiği doyum konusu da kritik. Herkes “tasarımcı” olacak mı? Evet, belirli yolları takip edip, çıkan sonuçları pazarlayan insanlar olacak. Ama işi bilen, vizyon sahibi, tasarım prensiplerini bilen sanatçılar, yine öne çıkacak. Çünkü insan, kalite ile çöp arasındaki farkı görebiliyor. Belki şu anda fark az görünüyor, ama ayırıcı unsurlar zaman içinde çok belirginleşecek.

Ulvi Yaman: Geleneksel yapıdaki ajansların ve ajans patronlarının bir kısmının Yapay Zeka’dan hala uzak durduğunu biliyorum. Bunun farklı sebepleri var; bunların başında bilmedikleri yeni bir alan olduğu için çekiniyorlar, ikinci ve en önemlisi ise alışık oldukları büyük prodüksiyon bütçelerinin ve onun getirdiği karlılığın ortadan kalkacak olması. Bu bağlamda Yapay Zeka ile prodüksiyon geleneksel prodüksiyonlardan daha mı ucuza mal oluyor? Sektör bu yöne evrilmek zorunda kalacak mı?

Cem Şenses: Bu biraz ajans sahiplerinin yaşıyla ve dönemiyle de ilgili sanırım. Her dönem yaşanan teknolojiye uzak durma durumu. Sen benden daha eskisin, senin ilk dönemlerinde hurufat dizerek gazete ve dergi yapılırken bilgisayarlı döneme geçince ya da fırçayla resmedilen tabelalardan dijital baskıya geçince verilen tepkiden çok farklı görmüyorum. Burada kritik olan soru şu; Ortaya çıkan iş gerçek gibi görünüyor mu? Plastik gibi çıkan sonuçlar, aşırı düzgün görünen insan ya da hayvan  figürleri, gerçekçi durmayan yapılar insan algısını rahatsız ediyor. Biz de buralarda dolanmak istemiyoruz açıkçası ama yapay zekâ ile iyi hazırlanmış bir film ya da görsel en azından gerçekçi hissiyatı verir. Bu da hem ajansların hem de işverenlerin zaman ve bütçe olarak faydasına olacaktır. Müşteri milyonlar harcamak yerine düşük bütçelerle bu hizmete ulaşabilecekken, ajanslar eskisine göre daha az bütçeli ama belki de 10 katı kısa sürede ve ihtiyaç duyulacak bir çok kalemden kurtularak daha fazla sayıda iş üretebilecek.

Murat Özoral: Bu çoğu zaman nesil ve alışkanlık meselesi. Ama teknik açıdan da eklemek istediğim şeyler var. Geleneksel ajansların direncinin bir kısmı meşru, çünkü yapay zeka araçlarının kalitesi gerçekten de hala tutarsız. Ama burada kritik nokta şu: Yapay zeka kendi başına çalışmıyor. İyi sonuçlar almak için sistematik bir yaklaşım gerekiyor.

Cem’in bahsettiği “gerçekçi görünme” meselesini enerji açısından düşün. Geleneksel prodüksiyon: çok sayıda insan, uzun süreler, yüksek bütçe. Yapay zeka: doğru “prompt”, doğru “knowledge base”, doğru “agent” yapısı. Fark burada. Ama bunu başarabilmek için sürecin her adımında insan müdahalesi ve kontrol gerekiyor.

Ajanslar bu değişime direniyor çünkü iş modelleri bu model üzerine kuruluş. Eski network ajansımda bu araçlara elini bile sürmek istemeyen arkadaşlarım var. Yapay zeka konusunda danışmanlık verdiğim ajansta önlerine işleri hızlandıracak bir çok “workflow” koyduğum halde işlerini hala geleneksel yollarla yapmaya devam edenler var. Ama sektör evrimden kaçamayacak. Hatta şunu düşünüyorum: Bir müşteri, bir projede 100 bin liraya ayda bir sonuç alabiliyorsa, yapay zeka desteği ile aynı kalitede 10 bin liraya haftada beş sonuç alabilirse, ajanslar için bu iş hacminin artması demek. Elbette marjlar değişecek, ama hacim artacağı için sonunda daha karlı olacak. Tabii bunu görebilecek ve yönetebilecek yapıya sahip olmak gerekiyor. Biz Adon’da tam olarak bunu yapıyoruz.  Teknolojiden çıkan sonuçları mümkün olduğunca otomatize ederken, insan kontrolü ve “expert feedback”i daima merkeze koymak.

Ulvi Yaman: Kimilerine göre Yapay Zeka daha çok bebek ve çok farklı yerlere gidecek, kimilerine göre buzdağının görünen kısmı, kimilerine göre “büyük bir balon” ve sınırları konuşulduğu kadar geniş değil. Yapay Zeka ile geleceği nasıl görüyorsunuz. Bunu sektörel olarak değil, herkes için, günlük yaşamla ilgili kavramsal olarak soruyorum.

Cem Şenses: Bu soru burada kısaca konuşulabilecek bir şey değil açıkçası. Yapay zekânın bir çok şeyi kolaylaştırdığını, insan emeği gerektiren çok konuda insanların devre dışı kalmasını sağladığını ya da sebep olduğunu, aslında servis ettiği çözümlerle bizi bir çok şeyden kurtarıp başka alanlarla ilgilenmemize zaman sağlayan bir icat. Açıkça görünüyor ki yapay zekâ altyapısını kullanan robotlar hayatımıza çok kısa vadede girecek ve el işi gerektiren konularda da fayda sağlayacak ve korkulduğu üzere çok fazla insanın işini elinden alacak. İşte bundan sonrası sözüme başlarken söylediğim gibi burada kısaca yorumlayabileceğimiz konular değil. İşin içine sosyoloji, felsefe, hukuk ne ararsan giriyor.  Bununla ilgili ayrıca ve tek başına bir şeyler yazarız.

Murat Özoral Yine Cem’e katılıyorum, bu basit bir soru değil. Ama biraz teknik taraftan bakarsam, belki daha somut bir perspektif getirebilirim.

Yapay zeka bugün sahip olduğu teknolojik kapasiteyle, Cem’in dediği robotların hayatımıza girmesi çok yakın, seneye 20.000 dolar verenlerin evine ilk son kullanıcıya satılan robotlar girecek. Kritik nokta ise: Yapay zeka, kendi başına bir amacı olmayan bir araç. İnsanların işini elinden alıp almayacağı, nasıl kullanılacağına bağlı. Bu da tamamen tasarım ve politika meselesi. Teknoloji meselesi değil yani.

Teknik açıdan ben şunu görüyorum: Yapay zeka insanları “aptallaştırma” potansiyeline sahip midir? Evet, eğer biz onu sadece kısa yollar almak için kullanırsak. Ama onu doğru kullanırsak, insanları “kurtarır”. Bizi rutin işlerden kurtarıp, yaratıcılık, kritik düşünce, stratejik karar alma gibi alanlara yönlendirir. Adon olarak bu şekilde adapte olmaya çalışıyoruz. “Agent”lar rutin işleri hallediyor, takımımız yaratıcı kararları alıyor.

Geleceği düşündüğümde, yapay zekanın bir “balon” olmadığını, ama sınırlarının da “hype” edildiğinden farklı olduğunu düşünüyorum. Henüz yapay zekanın emekleme günlerini yaşıyoruz, gelecek kapının aralığından bakıyor. Bu geleceğin nasıl şekilleneceği tamamen bize bağlı. Robotlar gelecek, işler değişecek, ama tarih gösteriyor ki teknoloji değişimi yönetemeyenler geride kalır, yönetenler öncü olur.

Sosyoloji, felsefe, hukuk.  Bu konular çok önemli. Teknoloji de tasarım da benzer miktarda önemli. Çünkü bu seçimler teknikle yapılıyor. Şu an verilen her karar, geleceği şekillendiriyor. Bunları düşünerek çalışıyoruz, sorumlulukları üzerimize alarak.

Ulvi Yaman: Metinsel ve içerik anlamında da bir Yapay Zeka furyası başladı. Öğrenciler ödevlerini ChatGPT’ye yaptırıyorlar, öğretmenler çıldırmış durumda, Şirket çalışanları artık raporlarını hatta maillerini bile ChatGPT’ye yazdırıyorlar. Bir çok yazar, akademisyen makalelerini hatta tezlerini ChatGPT’ye yazdırıyor. Yapay Zeka bizi, gelecek kuşakları aptallaştırıyor mu? Ya da aptallaştıracak mı? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Cem Şenses: Kullanılmayan uzuvların körelmesi, bakımı yapılmayan eşyaların çürümesi ve zamanla yok olması kaçınılmaz. Bunu şöyle izah etsek yanlış olmaz. Üniversite dönemimizde bir şey öğrenmek istediğimizde kütüphanelere gider, bir çok kaynağı araştırır, bu kaynakları analiz eder ve sonuca varırdık. Bu süreçte konumuzun dışında kalan birçok şey de gözümüze ve aklımıza girer, sonuca ulaşma yolunda farkında bile olmadan onlarca ayrı bilgiye sahip olurduk. Sanırım bu da dönemsel olarak analitik zekâmızın günümüze kıyasla daha gelişmiş olmasına yarar sağladı. Burada bahsettiğim, ahkâm kesmekten ziyade öğrenmenin metodolojisi. İhtiyacınız olduğunda önünüze konan ve konuya özel hap bilgilere çok hızlı ulaşabilmek harika ancak kes/yapıştır şeklinde ilerleyen bu süreç öğrenmekten uzaklaşmaya sebep olacak diye düşünüyorum. Idiocracy filmini izlemeye davet ediyorum okuyanları.

Murat Özoral: Evet bu metaforu çok doğru. Kullanılmayan uzuvlar körleşir. Şunu ekleyebilirim: Kritik olan, aracın kendisi değil, onu kullanan kültür. Beyin bir kas gibidir; ağırlığı kaldırmayı ChatGPT’ye bırakırsan, kasların erir. Ama onu bir ‘sparring partner’ olarak kullanırsan, zihinsel reflekslerin çelikleşir.

Yazılım geliştirme dünyasında bunu çok net görülüyor. Genç developerler “Stack Overflow”dan yapıştırıp geçiyorlar, o kod aklında hiç depolanmıyor, çalışıyor ve geçiliyor. Ama iyi mentorlar ile çalışan developerler, “Stack Overflow”u veya AI’ı soru sormak için kullanıyor, aldığı cevabı sorguluyor, neden böyle çalışıyor diye düşünüyor. Sonuç olarak daha iyi öğreniyorlar, daha hızlı gelişiyorlar.

Biz de “agent”larımızı eğitirken, eğer sadece “prompt” yazıp sonuç alırsak, sistem körleşir. Ama sonuçları analiz edip, neden bu çıktı geldi diye sorguladığımızda, sistemin de bizim de derinlemesine öğrendiğini fark ediyoruz. “Knowledge base”imiz bu yüzden güçlü, çünkü biz sürekli “niçin” diye soruyoruz.

Üniversite öğrencisi ChatGPT’ye makalesini yazdırıyorsa, evet aptallaşabilir. Ama eğer bir profesör öğrencilere “ChatGPT’ye yazdırt, sonra kendi argümanlarını ekle, neden katılıyor ya da katılmıyorsun anlat” dese? O zaman ChatGPT bir araç olur, öğrenme engeli değil. Yani yapay zeka bizi aptallaştırmıyor. Biz aptallaştırmayı seçiyoruz. Ya da seçmiyoruz. Metodoloji hep aynı, araçlar değişiyor. Önemli olan, araçla olan ilişkimizin nasıl olduğu.

Aslında bir seçeneğimiz var. Yapay zeka ile aptallaşmak da akıllı kalmak da mümkün. hHangisini seçeceğimiz tamamen elimizde.

Ulvi Yaman: Biraz da Adon AI Studio’dan bahsedelim. Bir sürü Yapay Zeka prodüksiyon şirketi kurulmaya başladı. Farkınız ne? Gerçi bu röportajı yaptığımız sırada sevgili dostum Bahadır Arlıel ile birlikte sizle bir ortaklık yapısı kurmuş durumdayız, şöyle sorayım o zaman; “farkımız ne?” 😊Bunu burada kendi kendimize gelin güvey olalım, kendimizi övelim diye sormuyorum tabii ki 😊 Arka planda gerek Cem’in tasarım ve prodüksiyon “know-how”ı gerekse Murat’ın yazılım konusundaki engin bilgisi, yazılım teknikleri ve yetiştirdiği “agent”lar ile farklı bir sistem kurduğunuzu bildiğim için soruyorum. Teknik bir soru aslında.

Cem Şenses: Bunun cevabını iki ayrı soruda verdim aslında ama birleştirip tek cevap vermek daha faydalı olacak. Aslında teknolojik olarak kimseden farklı değiliz. Kullandığımız araçlar herkesin kullandığından farklı değil. Şöyle düşünebiliriz, mobilya ustası bir grup insana aynı büyüklükte bir kütük ve bunu işlemek için aynı özelliklerde araçlar verip bir mobilya üretmesini istediğimizde bazısı basit bir sandalye yaparken bazısı krallara yakışan barok döneminden fırlamış oymalı bir taht. Bu tamamen bu işi yapan kişinin tecrübesine ve yeteneklerine bağlı bir sonuçtur. Bizimki de çok farklı değil. Konusunda bunca yıldır çalışan ve hem Türkiye hem Dünya çapında işler üreten, yaşına rağmen! öğrenme arzusundan vazgeçmeyen dört kişinin buluşması bu. Sevgili ağabeyim Fethi İzan’a daha iyi fotoğraf çekmek için ne yapmalıyım diye sormuştum geçmişte ve bana şunu söyledi: Önce iyi fotoğraf sanatçılarının çektiği çok fazla sayıda fotoğrafı gör. Sanırım yıllarca gördüklerimiz, gördüklerimizle ilgili aldığımız pozitif ve negatif dersler, iyi sinema izleyicileri olmamız, konusunda ekol ustaların yazdıklarını sıkı sıkıya takip etmemiz, sanatın her alanına olan düşkünlüklerimiz ve en önemlisi tüm bunlardan hiç vazgeçmeden ve hâlâ bu yaptıklarımızı sürdürebilmemiz bizi farklılaştırıyordur.

Murat Özoral:Cem’in mobilya ustası metaforuna katılmamak elde değil. Evet, herkes aynı araçları kullanıyor. ChatGPT aynı, Midjourney aynı, video üreten araçlar aynı. Ama bu araçları bir “sistem” haline getirmek, tamamen farklı bir şey.

Çoğu yapay zeka prodüksiyon şirketi, bu araçları peş peşe kullanıyor. “Prompt” yaz, sonuç al, bir sonraki araca geç. Biz Adon’da farklı düşündük. Kendimizce bir “ekosistem” inşa ettik. Cem’in deneyimi, sanat bilgisi ve kurgusu bizim “knowledge base”lerimize gidiyor. Bu bilgi, bizim geliştirdiğimiz “agent”ların beynini oluşturuyor.

Şöyle açıklayabilirim: Her proje türünün; reklam filmi, kurumsal video, ürün tanıtımı, sosyal medya içeriği gibi… Kendi uzmanlaşmış “agent”ları var. Bu “agent”lar, sadece ChatGPT, Midjourney veya Veo “promptu” yazma araçları değil. İçlerinde, bizim yıllar boyunca gördüğümüz iyi sinema örnekleri, sinematografi ilkeleri, renk teorisi, kurgu kuralları, psikolojik etkiler ve daha sayamayacağımız çok şey var. Bağlam mühendisliği dediğim işte bu. “Prompt” mühendisliği “şunu yap” demek, ama bağlam mühendisliği “bunu bu şekilde yap, çünkü…”

Stack’ı öyle kurduk ki, her agent’ın çıktısı bir sonraki adımı besliyor. Video senaryosu yazılan agent’tan, görsel generation agent’ına, kurgu agent’ına, ses design agent’ına tüm sistem bir orchestra gibi çalışıyor. Bahadır’ın 25 yılı aşkın film prodüksiyon deneyimi, binlerce kampanyanın stratejisi ve TV ağları ile OTT platformlarla olan derin bağlantıları ise, bu sistemin endüstri standartlarına nasıl uyum sağlayacağını, veriye dayalı kararlar alarak ölçeklenebilir bir modele nasıl dönüştürüleceğini sağlıyor. Şimdi seninle röportaj yaparken garip oluyor ama sen de ekibe iletişim stratejisi tarafından katkı sunuyorsun. 40 yılı aşkın pazarlama, reklam ve etkinlik yönetimi deneyimi, yüzlerce başarılı projenin stratejik backgroundu, tüm dünyadan müşterilerle kurduğun bağlantılar, ve belki de en önemlisi iletişim dünyasının değişimini en başından beri gözlemlemiş bakış açın. Tüm bunlar bizim stratejik kararlarımızı ve sistemimizin temelini oluşturuyor.

Ama en kritik fark ise eğitim metodolojisinde; “Agent”larımızı eğitirken, sadece büyük veri “feed”lemiyoruz. Her hafta Cem ile beraber, geçen haftanın çıktılarını analiz ediyoruz. Neden bu sonuç geldi? Neyi daha iyi yapabiliriz? Bu “niçin” sorgusu, “agent”larımızı, robot birer yanıtlayıcı olmaktan çıkarıp, aslında hepimizin deneyimlerinin dijital bir hali haline getiriyor.

Çoğu şirket hızlı sonuç almaya çalışırken, biz sistem inşa etmeye çalıştık. Ve ne kadar çok kullanılırsak, o kadar akıllı hale geliyor. Çünkü arkasında hepimizin sanat bilgisi, stratejik vizyonu ve deneyimleri var. Her şirket böyle çalışmıyor, bunu yapabilmek için, art ve teknoloji tarafında eşit düzeyde yetkinliğe sahip olmak lazım, biz böyle bir denge yakaladık. Ve elbette en önemlisi, bu yetkinliğin bağlı olması gereken bir insani ekibi olmak gerekiyor. Bizde var. O yüzden farklıyız.

Ulvi Yaman: Biraz da bu işin hala oturmamış telif hakları başta olmak üzere hukuksal sürecinden bahsedelim mi? Her şey çok hızlı değişiyor ve gerek dünyada gerekse Türkiye’de bu konunun getirdiği yeniliklerle ilgili düzenlemeler çok geriden geliyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Cem Şenses: Bu kısmı Murat’a bırakıyorum. Hukuki tarafları ile de ilgili olarak çok hakim konuya

Murat Özoral: Önemli soru ve haklı olarak endişe duyulan bir alan. Şeffaf olmak gerekirse, hukuki düzenleme sektörün hızından çok geride kalıyor. Midjourney ile Getty Images davası, sanatçı sendikaları, yazar koalisyonları. Hepsi süren, sonucu belirsiz davalar. Sektör ise çılgın gibi yatırım yapmaya devam ediyor.

Ama ben burada risk ve sorumluluk arasında denge kurmak istiyorum. Telif hakları meselesi gerçek, ama çözmek için yapılabilecek şeyler de var.

Biz “best practice”leri baz aldık. İlk olarak, müşterilerimizle yaptığımız tüm anlaşmalarda, üretilen içeriklerin haklarının tamamen onlara ait olduğu açıkça belirtiliyor. Bu, müşteri için güvenlik, bizim için de sorumluluk demek. Çünkü bu hak transferi, biz de hak ihlali yapmaması koşuluyla gerçekleşiyor.

İkinci olarak, araç seçiminde çok dikkatli davranıyoruz. Daha önce çalıştığım bir network ajansında, şirketin global hukuki kararı Midjourney kullanımını yasaklamıştı. Avukatlar, Midjourney’nin eğitiminde tüm dünyadaki görselleri kullandığını, bundan dolayı ilerde ciddi yasal sorunlar çıkabileceğini düşünüyorlardı. Bunun yerine Adobe’nin yapay zeka görsel üretim araçlarını öneriyorlardı – çünkü Adobe kendi veri setiyle eğitilmiş ve bu konuda daha şeffaf. Adon’da da benzer bir yaklaşım takip ediyoruz. Asla telif sorunu olabilecek ses, görsel ya da veri kullanmıyoruz. Müşterinin gizli bilgilerini asla “public” bir LLM ile paylaşmıyoruz.

Görsel üretirken de senaryo yazarken de, şu soruyu soruyoruz: Hangi sanatçının, hangi kişinin haklarını ihlal etme riski var? Ve o riski minimize etmek için ne yapabiliriz? Bu, teknik olarak daha zorlu olabilir, ama yasal ve etik açıdan zorunlu.

Ayrıca, sektörün ve markaların yapay zeka ile yapılan filmlerde kullanılan karakterlerin telif sorunları çıkabileceği kaygısını çok iyi anlıyoruz. Bu yüzden Türkiye’deki önemli cast ajansları ile anlaşmalar yaptık. Markanın isteği doğrultusunda seçtiği gerçek insan castların dijital ikizlerini oluşturup filmlerde bunları kullanıyoruz. Bu sayede tüm taraflar için hukuki bir güvenlik sağlanmış oluyor. Sanatçının haklarını korurken, markaya da istediği kaliteyi sunuyoruz.

Yasaların henüz oturmamış olması, sektörün belirsizlikte dolaşıyor olması maalesef gerçek. Bizim rolümüz, belirsizliğe rağmen, ne bizim ne müşterilerimizin zarar görmeyeceği bir noktada durabilmek. Bunu yönetmek için, tüm gelişmeleri sürekli takip ediyoruz. Dünyada neler oluyor, Türkiye’de neler oluyor, hangi davalar sonuçlanıyor, neler değişiyor. Bu dikkat ve disiplin, uzun vadede bizim ve sektörün güvenliği için gerekli.

Kısacası, hukuki belirsizlik bir problem, ama biz onu problem olmaktan çıkarmak için uğraşıyoruz. “Best practice”leri takip ederek, müşterilerimizle açık anlaşmalar yaparak, ve her zaman hakkın sahibi tarafını düşünerek.

Önceki İçerikTeknolojik Tekillik: Ray Kurzweil’in 2045 Vizyonu ve İnsanlığın Son İcadı
Sonraki İçerikFili Vurmak
1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı. 1984-1989 yılları arasında, bir yandan okurken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. , yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü. 1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (dDf'teki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005-14 yılları arasında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı. Ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi.Reklamcılık ve Etkinlik Yönetimi alanlarında bir çok ödül aldı. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Doğrudan Pazarlama İletişimcileri Derneği Genel Koordinatör olarak görev yaptı. Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı. Halen bir çok ajans ve markaya danışmanlık vermektedir. TTNet'in "Yaratıcıya Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek" projesinin eğitmenlerinden oldu. 2006-2011 yılları arasında Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri verdi. Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir Specialties: Advertising, Event Management and Marketing, Special Project

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz