Fili Vurmak

0
75

Mesainin ilk saatleriydi. Masanın üzerinde gelişigüzel dağılmış birkaç evrağı inceliyor, tasnif ediyordu. “Her gün birbirinin kopyası işte” diye hayıflandı. Birkaç sineğin vızıltısı ve monoton tekrarlar… Düşüncelerini bulanıklaştıran, yağmur öncesi, nemli ve boğucu bir havanın etkisinde neredeyse zamanın akmadığı, sakin bir sabahı yaşıyordu. Ta ki telefon sesine kadar…

Arayan kasabanın diğer ucundaki meslektaşıydı. Bir filin pazar yerine girdiğini ve ortalığı darmaduman ettiğini telaşlı bir şekilde anlatıyordu. Konu ciddiydi. Konuşma biter bitmez eski 44’lük tüfeğini kaptığı gibi yola koyuldu.

Midillisiyle giderken yol boyunca yerlilerle karşılaştı. Belli ki haber her yeri sarmıştı. Şaşkınlığını gizlemesi mümkün değildi. Öyle ya yaşadığı bu şey, rutin birkaç şikayet dışında fazlaca iş çıkmayan, polis amiri olarak her bakımdan kontrolü altındaki bu küçük kasaba için sıradan bir durum değildi. Yaşam burada kendi halinde ve oldukça yavaş akar, adeta ıssızlık içinde geçerdi.

Ama bu kez durum farklı…

Gerçi ıssızlığın arkasında başka şeylerin de döndüğünü görebiliyordu. Yerlilerin yaşanan düzenden dolayı kimi zaman gizliden gizliye direnç gösterdiğine, kimi zaman da nefretlerini açık bir şekilde sergilediklerine tanık olmuştu. Ama ne yazık ki ne onların ne de kendilerinin çok fazla bir seçeneği yoktu. Dünya sömürü dünyasıydı ve yerliler kendisi gibi olan asillere boyun eğmek zorundaydı.

Olay yerine vardığında endişeye kapılmaktan kendini alamadı. Fil bir kulübe yıkmış, bir inek öldürmüş, meyve tezgahlarına hücum ederek ne var ne yoksa silip süpürmüştü.  Ayrıca belediyenin çöp kamyonuyla karşılaşmış, şoför dışarı atlayıp kaçmaya başlayınca kamyonu ters çevirip şiddetle yere vurmuştu.

Bakımsız kulübelerden oluşan bu fakir mahallede ortalık yangın yeri gibiydi. Hep bir ağızdan konuşanlar filin nerede olduğunu bir türlü açıklayamıyordu. Bazıları filin gittiği yönü işaret ederken, diğerleri tam aksi yöne gittiğini iddia ediyor, bazıları ise fil falan görmediklerini söylüyordu. “Herkes ne uyduruyor böyle” diye iç geçirmekten kendini alamadı. Tam o sırada duyduğu bir çığlık dikkatinin başka yöne çevrilmesine neden oldu. Bir kadın elinde bir çubukla önüne kattığı çıplak çocukları kovalıyordu. Ona doğru ilerledi.

Yakınlaştığında kadının neden öyle davrandığını anladı. Gözü yerde, çamurda yatan ölü bir adama ilişti. İnsanların anlattığına göre fil birdenbire ortaya çıkmış, hortumuyla yakaladığı adamı, ayağını sırtına bastırmak suretiyle yere sermişti. Cesedi görür görmez yakınlardaki bir arkadaşının evine emir erini gönderdi. Bir fil tüfeği istetti.

Emir eri birkaç dakika içinde tüfek ve beş adet fişekle geri döndü. Bu sırada yanına gelen birkaç kişi, filin az ötedeki çeltik tarlasında olduğunu söyledi. O ilerlemeye başlayınca bütün kalabalık arkasından takip etti. Tüfeği görmüşlerdi ve heyecanla fili vuracağını haykırıyorlardı.

Bir süre ilerledikten sonra uzaktan fili gördü. Ama anlatıldığı gibi ortada öyle saldırgan, öfkeli bir hayvan yoktu. Tam tersi sakin, bambaşka bir fil öylece sessiz ve tehlikesiz bir şekilde otlanıyordu. Elbette vahşi olmayan ehlileştirilmiş bir fildi bu. Genellikle fillerin saldırgan olmadığını biliyordu. Ama bu dönem onların çiftleşme dönemleriydi. Büyük ihtimalle bundan kaynaklanmıştır diye düşündü. Kızgınlık döneminin geçtiği her halinden belliydi.

Tabi elinde silahla gelirsen halk da merakla izlemek ister. Binlerce erkek, kadın, çocuk toplanmış hepsi ona bakıyordu. Ne yapacak şimdi? Fili vuracak mı yoksa vurmayacak mı?

Derin bir çelişki içini sardı.

Görünen o ki fil artık zararsızdı. “Öldürmeme ne gerek var?” diye söylendi. Üstelik bu hayvanlar çok değerli ve önemli bir geçim kaynağı. Harcayacağı mermi de cabası. Maaşından düşülecek neticede.

Sanki gösteri yapmak üzere olan bir sihirbazmış gibi onu izliyorlardı. Evet onu sevmiyorlardı ama o an için elindeki silahla izlenmeye değerdi. Kalabalık giderek büyüyor ve hepsinin gözünde aynı ifade açıkça görülüyordu:

Fili vur!

Gelenekler, batıl inançlar ve saçma bulduğu değerlerle yoğrulmuş cahil yerliler için böyle bir istek tabii ki kolay. Artık can sıkıntısını mı gidermek istiyorlar, “eğlence çıktı yaşasın” mı diyorlar bilinmez hepsi için bu sahne olağanüstü keyif vericiydi.

O anda şu gerçeği iliklerine kadar hissetti. Artık karar veren kendisi değildi. Ok yaydan çıkmış, toplumun bir gösteri nesnesine dönmüştü. Evet elindeki tüfekle oradan ayrılabilirdi. Ama kalabalığın yarattığı baskı öylesine yüksekti ki eğer fili vurmazsa karakolun ve temsil ettiği her şeyin otoritesi zedelenecekti. Alaya alınacak, zayıf görülecekti. Özetle çaresiz bir durumdaydı.

Bu fili vurmak zorundaydı, çünkü binlerce kişi bekliyor diye düşündü. Absürt bir durumun içinde olduğunu hissediyordu. Sahi kim kimin kontrolü altındaydı?

Bir süre kararsız kaldı. Bilgisi, görgüsü ve edindiği ahlakıyla yoğrulmuş vicdanını mı dinlemeli yoksa otoritesi için bu cahil yerlilere ayak mı uydurmalıydı? Lakin kararsızlığı ve hiçbir şey yapmaması kalabalık içinde homurtuların yükselmesine neden oluyordu.

Nihayet kalabalığın baskısına daha fazla dayanamadı. Boyun eğdi. Tüfeğini kaldırdı, file doğru nişan aldı. Nefesini tutmuş kalabalığa ve yaşanan hengameye rağmen fil sakin bir şekilde otlanmaya devam ediyordu.

Tetiğe bastı. Ancak o an ne patlama sesini duyabildi ne de tüfeğin geri tepmesini hissetti. Sadece kalabalıktan yükselen müthiş keyifli bir uğultu ortalığı sarmıştı.

İlk kurşun fili öldürmedi, sadece yaralamıştı. Dev hayvan sendeledi, bir süre ayakta direndi. Ama acı çektiği her halinden belliydi. Ölmemesi üzerine ikinci üçüncü kez de ateş etti. Yığılmıştı ancak hala ölmemişti. Dakikalarca acı içinde çırpınan filin bu halini kalabalık büyük heyecanla izliyordu. Böyle bir gösteriyi bekliyorlarmış gibi…

Yaşanan bu ortamdan olağanüstü derecede rahatsız olmuş, devam edemeyeceğini anlamıştı. Sevinç naraları sergileyen kalabalığın içinden geçerek oradan ayrıldı.

Fil dakikalarca acı çektikten sonra öldü. Yerli halk gün boyunca filin etini kemiklerine kadar sıyırdı, parçaladı ve götürdü.

Sonrasında, filin vurulmasıyla ilgili tartışmalar da oldu. Sahibi çok kızmış ama bir yerli olduğu için elinden hiçbir şey gelmemişti. Ayrıca, eğer sahibi kontrol altında tutamıyorsa azgın bir fili vurarak yasal anlamda iyi bir şey yaptığını düşündü. Kendi ülkesinden insanların fikirleri de ikiye ayrılmıştı. Yaşlı olanlar doğru yaptığını söylerken gençler filin bir yerliden daha değerli olduğunu söylüyordu. Ama onun aklında tek bir soru vardı: “Acaba diğer insanlar, fili sadece aptal gibi görünmemek için vurduğunu anlamışlar mıydı?”

O gece korkunç bir vicdan azabı yaşadı. Masum bir hayvanı sadece kalabalığın baskısından ötürü öldürmüştü. Sömürü düzeninde bir sömürgeye hükmeden ülkesinin prestijini, otoritesini korumak için vicdanına aykırı kararlar almak zorunda kalmıştı.

İşte bu olayı yaşayan kişi “1984” ve “Hayvan Çiftliği” gibi eserleriyle hepimizin yakından tanıdığı yazar Eric Arthur Blair, nam-ı diğer George Orwell’den başkası değil.

Şimdi bunca şeyi neden yazdım diye soran olabilir. Eh kardeşim bir zahmet oturup fili, komiseri, yerli halkı, yani kim kimi temsil ediyor diye sen de bir düşün.

Eğer yaşadığın toplumun insanı yok eden egemen görüşlerine, değer yargılarına teslim olmuş, tıpkı Burma’daki Orwell gibi vicdanını hiçe sayarak sözde otoritenin temsili gibi kalabalıkların baskılarına boyun eğmiş, kalıp yargıları kabullenmişsen mızmızlanma. Öldürdüğün fili bir düşün.

O fil sensin, o fil vicdanının sesi.

Ve unutma. Mücadele vermediğin sürece yarattığın ya da yaratımına katkı verdiğin tek bir şey var: Vicdanını yok etmiş, düşünmekten aciz bir aptallar toplumu.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz