“Kendi yolumuzda gitmeye inanırız, dünyanın geriye kalanı nereye giderse gitsin
Bireyleri cama çarpan böcekler gibi ezmek için yaratılmış sisteme karşı koymaya inanıyoruz.
Bazılarımız yukarıdakine inanır, hepimiz ise aşağıda yaşayanlar olarak birbirimize sıkı sıkı bağlanmaya
Biz gökyüzüne inanırız, “sun roof”lara değil
Biz özgürlüğe inanırız
Biz toza inanırız, yabani otlara, buffalolara, dağ gezilerine ve gün doğumunu arkamıza alıp sürmeye
Biz eyer üzerine asılan çantalara inanınız ve bunu sadece kovboyların anladığına
Biz hiç kimsenin önünde boyun eğmemeye inanırız
Biz siyah giymeye inanırız çünkü ne kir gösterir ne de zayıflık
Biz dünyanın günbe gün yumuşadığına inanırız ve onunla beraber yumuşamayacağımıza,
Biz en az bir hafta süren motosiklet yolculuklarına inanırız
Biz yol maceralarına, benzin istasyonlarına, sosisli sandviçlere inanırız ve her tepenin arkasında ne olduğunu keşfetmeye
Biz gürüldeyen motorlara inanırız, çöp kutusu büyüklüğünde pistonlara,1936’da tasarlanmış benzin depolarına, tren lambası büyüklüğünde farlara, kroma ve özel boyalara
Biz aleve ve kurukafaya inanırız
Biz her insanın hayatı kendi eliyle şekillendirdiğine inanırız ve hayatı inanılmaz bir sürüşe çevirdiğimize
Biz selesine oturduğumuz makinenin tüm dünyaya kim olduğumuzu gösterdiğine inanırız
We don’t care what everyone else believes
Biz başkalarının neye inandığına aldırmayız
Amin”
Harley Davidson’un unutulmaz reklam filmi
“Live by It”
Uzun yıllara dayanan motosikletle olan ilişkimde “Chopper” tarzı motosikletler çok hayatımda yer almadı. İlk sahip olduğum Chopper tarzı motosiklet efsane olmuş Suzuki VL 1500 Intruder’ın modifiye edilmiş bir versiyonuydu. Daha sonrasında uzun yıllar Chopper motorlardan uzak durdum, yakın dönemde ise cüssesi, torku, motor hacmiyle kayıtsız kalamadığım Suzuki VZR 1800 kısa bir süre hayatıma girdi. Her tür motosikleti sevsem de genellikle tarz olarak yüksek hacimli “naked bike”ları tercih ettim. Ancak bir motosiklet tutkunu için, uzun yıllar içerisinde çok farklı bir yaşam tarzı oluşturmuş Chopper kültürüne kayıtsız kalmak imkansız.
Bir Chopper’a binmek, modern bir motosiklete binmekten çok, evcilleştirilmemiş bir vahşi hayvanın sırtında dengede durmaya benzer. Diğer motor tarzları (Racing, Touring, Enduro) sürücüye uyum sağlamaya çalışırken; Chopper, sürücünün kendisine uyum sağlamasını bekler. Ancak sürüş anlamında birçok avantaja sahiptir; her şeyden önce Chopper’lar benzersiz bir ağırlık merkezine ve genellikle çok alçak bir sele yüksekliğine sahiptir. Bu da motoru düşük hızlarda dengede tutmayı (özellikle dur-kalk trafikte) ve yere tam basmayı kolaylaştırır. Kendinizi motorun “üstünde” değil, “içinde” gibi hissedersiniz. (Uzun boylu olduğum için ben çok rahat hissetmiyorum). Bir başka avantajı ise düşük devir torkuna (cruising) sahip olmasıdır. Çoğu Chopper, devasa V-Twin motorlara sahiptir. Bu motorlar yüksek hız için değil, düşük devirde yüksek çekiş gücü (tork) için tasarlanmıştır. Bu da size vitesle sürekli oynamadan, rahat ve güçlü bir ilerleme hissi verir. Tüm Chopperlar sonsuz bir kişiselleştirme olanağı sunar. Ergonomisi tamamen size özeldir. Gidon yüksekliği, ayaklık mesafesi ve sele açısı milimetrik olarak sizin vücut yapınıza göre ayarlanabilir. Bu, “size tam oturan bir takım elbise” ile yolculuk yapma duygusunu yaşatır… Trafikte bir Chopper’ın fark edilmeme şansı yoktur. Hem gürültüsü hem de devasa silüeti sayesinde araç sürücüleri sizi “görür”. Psikolojik üstünlük ve görünürlük; motosiklet güvenliğinde hayati bir avantajdır.
Elbette madalyonun bir de diğer yüzü var. Dönüş Çapı (Manevra Kabiliyeti): Uzatılmış ön çatallar (rake), motorun dönme yarıçapını bir tır seviyesine çıkarabilir. Dar sokaklarda U dönüşü yapmak ise tam bir kabustur. “Yere yakın ve uzun” yapısı nedeniyle virajlarda motoru yatırmak, alt kısımların asfalta sürtünmesine (scrape) neden olur.
Sert Şasi (Rigid Frame) başlı başına ayrı bir sorundur; eğer gerçek bir “hardtail” Chopper sürüyorsanız, arka süspansiyonunuz yoktur. Yol üzerindeki her bozukluk, her rögar kapağı doğrudan bel kemiğinize bir darbe olarak iletilir. Uzun sürüşlerde bu durum ciddi fiziksel yorgunluğa yol açar. Kolların omuz hizasının üstünde olduğu o yüksek gidonlar (Ape Hanger), kısa mesafede karizmatiktir; ancak uzun yolda ellerdeki kan akışını yavaşlatır, uyuşma yapar ve kollarınızın devasa bir “yelken” gibi rüzgâr direnciyle savaşmasına neden olur.
Chopper’larda ağırlık merkezi arkadadır ve ön tekerlek genellikle incedir. Bu da modern Racing motorların aksine, ön frenin çok daha kolay kilitlenmesine ve durma mesafesinin uzamasına neden olur. Durmak için arka frene çok daha fazla güvenmeniz gerekir.
Diğer motorlarda yolun pürüzlerini süspansiyonlar sizin için “filtreler”. Bir chopper’da ise filtre yoktur. Asfaltın dokusunu, sıcaklığını ve her çatlağını doğrudan avuç içlerinizde ve selenizde hissedersiniz. Bu, sürüşü daha “tehlikeli” ama bir o kadar da “gerçek” kılar.
1945 yılının sonbaharı… Atlantik’ten dönen devasa gemiler, New York limanına sadece askerleri değil, ruhları yaralı, adrenalin bağımlısı ve sessiz bir sivil hayata uyum sağlamayı reddeden milyonlarca genç adamı taşıyordu. Bu adamlar, Avrupa’nın çamurlu siperlerinde, pasifik adalarının kavurucu sıcaklarında makinelerle yaşamayı, onları tamir etmeyi ve en önemlisi onlara güvenmeyi öğrenmişlerdi. Eve döndüklerinde ise onları bekleyen şey, pastel renkli banliyö evleri, beyaz çitler ve heyecandan arındırılmış bir “Amerikan Rüyası”ydı.
Ancak bu rüya, cepheden dönenler için bir kabusa dönüştü. Onlar, ölümü ensesinde hissetmişlerdi ve şimdi bir ofis masasının arkasında oturup hayatın akıp gitmesini izleyemezlerdi. Cebinde üç beş kuruş parası olan, mekanik becerisi yüksek bu “yeni yetme sivillerin” ilk durağı, ordu fazlası ilanlarıyla dolup taşan depolar oldu. Orada onları bekleyen, savaşın tozunu yutmuş, hantal ama sarsılmaz bir efsane vardı: Harley-Davidson WLA.
İşte “Chopper” kelimesinin, yani o meşhur “kesme” eyleminin ilk darbesi, bir hobi olarak değil, bir hayatta kalma ve başkaldırı biçimi olarak bu hurdalıklarda vuruldu.
Peki, bu adamlar neden ellerine pürmüzleri ve testereleri alıp mükemmel işleyen bu makineleri kesmeye başladılar? Cevap, savaşın öğrettiği acımasız rasyonalizmde gizliydi. Ordu tipi motosikletler ağırdı. Çamurlukları hantaldı, büyük rüzgarlıklar hızı kesiyordu, devasa heybeler sadece ağırlık yapıyordu. Eve dönen askerler, hafta sonları ıssız otoyollarda birbirleriyle yarışmaya başladıklarında, her fazlalığın bir “düşman” olduğunu fark ettiler.
“Kesmek” (Chopping), aslında bir arındırma ayiniydi. Önce ön çamurluklar atıldı; çünkü ön çamurluk sadece çamur sıçratmasın diye oradaydı ama ağırlığı hızı engelliyordu. Ardından arka çamurluklar kesildi, kısaltıldı (bobbed). İşte Chopper’ın atası olan “Bobber” terimi burada doğdu. Gösterge panelleri söküldü, aynalar fırlatılıp atıldı, ağır yaylı selelerin yerini doğrudan şasiye perçinlenmiş incecik deri parçaları aldı. (Bobber’lar hakkında daha fazla bilgi almak için; “Fazlalıklardan Kurtulun ve Hızlanın: “Bobber”)
Motosiklet dünyasında bu iki türü ayırt etmek için basit bir formül vardır: Bobber, fabrikadan çıkan bir motorun “daha azı”dır; Chopper ise fabrikadan çıkan bir motorun “tamamen başkalaşmış hali”dir. Biri askeri bir disiplinden doğmuş sade bir savaşçıdır, diğeri ise 60’ların asiliğini taşıyan gösterişli bir rock yıldızı.
Bobber kültürü, İkinci Dünya Savaşı’ndan dönen askerlerin, Avrupa’daki çevik motosikletleri gördükten sonra kendi ağır Harley’lerini hızlandırmak istemesiyle işlevsellik temelli “Savaş Çocuğu” olarak doğdu. Temel felsefesi; “Hızlanmak için ağır olan her şeyi at.” olan Bobber kültüründe şasiye (kadroya) dokunulmaz. Sadece ön çamurluk sökülür, arka çamurluk ise kısaltılır (bobbed). Gereksiz tüm aksesuarlar, sinyaller, aynalar ve ağır seleler atılır. Alçak, toplu ve kaslı bir duruşu vardır. Tek parça, sade bir sele (solo seat) ve genellikle standart bir ön çatal kullanılır. Bobber, bir “sokak kavgacısı”dır.
Chopper, ise estetik anlamında “sokakların sanatçısı” olarak1960’larda Bobber’ların evrimleşerek radikalleşmesiyle ortaya çıktı. Sürücüler artık sadece hafiflik değil, “farklılık” ve “görkem” istiyorlardı. Temel felsefesi; “Fabrika ayarlarını yok et ve baştan yarat.” olan Choperler adını İngilizce “to chop” (kesmek) fiilinden alır. Şasi orta yerinden kesilir, ön çatal açısı (rake) değiştirilir ve ön çatallar devasa boyutlarda uzatılır. Depo küçültülür, gidonlar yükseltilir. Görünüm olarak uzun, yüksek ve dramatik bir silüeti vardır. Arkada yüksek bir “sissy bar”, ön tarafta ince ve büyük bir tekerlek bulunur. Chopper, otoyolun “şovmeni”dir.
Temel farklılıkları beş madde altında toplayabilmek mümkün; Şasi(frame) Bobberlarda orijinal halindedir ve kesilmez, Chopperlar da ise kesilmiş ve açısı değiştirilmiştir. Ön Çatal (fork) Bobberlarda standart uzunluktadır, Chopperlar da ise çok uzun ve yatık haldedir. Çamurluklar Bobberlarda kısaltılmış (bobbed) Chopperlar da ise genellikle hiç yoktur, varsa minimaldir. Duruş olarak Bobberlar alçak ve derli topludur. Chopperlar ise uzun ve yayılmış bir duruş sergiler. Karakter olarak Bobberlar sade, fonksiyonel ve hırçın olmasına karşın, Chopperlar gösterişli, sanatsal ve radikaldir.
1960’ların sonundaki motosiklet dergileri, Bobber’ları “pistlerden sokağa inen makineler” olarak överken; Chopper’ları “kullanımı zor, tehlikeli ama büyüleyici asiler” olarak tanımlıyordu.
“Bir Bobber ile işe gidebilir, virajları hızla dönebilirsiniz. Ama bir Chopper ile sadece oraya ‘varmış’ olmazsınız; orayı ‘fethedersiniz’. Chopper, konfora atılmış bir kahkahadır.”
Street Chopper Magazine. 1969
Bir Bobber’ın üzerindeyken kendinizi makinenin bir parçası, bir mermi gibi hissedersiniz. Her şey kompakttır. Chopper’da ise gidonlara ulaşmak için kollarınızı göğe uzatır, ayaklarınızı öne doğru uzatırsınız. Bu pozisyon sizi rüzgâra tamamen açık bırakır, ancak bu bir “savunmasızlık” değil, dünyaya karşı göğsünü siper etme duruşu anlamına gelir.
“Işıklarda bir Bobber ile yarışırsan muhtemelen seni geçer, çünkü o yarışmak için hafifletildi. Ama bir Chopper ile yan yana gelirsen, kimin daha hızlı olduğu kimsenin umurunda olmaz; herkes sadece o kromların parıltısına ve uzayan gölgeye bakar.”
Mekanik bir açıdan bakacak olursak; bu bir “güç-ağırlık oranı” mücadelesiydi. Ancak sosyolojik bir bakış açısıyla bu, toplumun size dayattığı tüm “konfor” katmanlarını soyup atmak, makineyle ve rüzgârla baş başa kalmaktı.
1940’ların sonunda, Kaliforniya’nın tozlu yollarında ilk “bobber”lardan birini süren eski bir deniz piyadesinin şu sözleri, o dönemin ruhunu en çıplak haliyle yansıtmaktadır: “Savaş bittiğinde herkes bize ‘normale dönmemizi’ söyledi. Ama normal neydi? Benim için normal olan, altımdaki motorun titremesini hissetmek ve olabildiğince hızlı gitmekti. Harley’im çok ağırdı, sanki üzerine bir mutfak dolabı monte edilmiş gibiydi. Bir gün garaja girdim ve her şeyi kestim. Sadece motor, şasi ve tekerlekler kaldı. O gün ilk kez gerçekten eve döndüğümü hissettim. Çünkü o motor artık ordunun değildi, benim isyanımdı.”
Toplum, bu kesilip biçilmiş, egzozları açık, gürültülü canavarlara binen adamları hiçbir zaman sevmedi. 1947 yılında gerçekleşen meşhur Hollister Olayı, chopper kültürünün “kanunsuz” (outlaw) imajının mühürlendiği an oldu. Life dergisi, bir motosikletin üzerinde elinde bira şişesiyle sarhoş halde duran bir adamın fotoğrafını bastığında, ana akım medya için artık bir hedef vardı.
Gazeteler, “Yollardaki terör” manşetleri atarken, chopper sürücüleri bu dışlanmışlığı bir onur madalyası gibi taşıdılar. Onlara göre, motosikletlerini keserken aslında toplumla olan tüm bağlarını da kesmişlerdi. Basın onlara “sapkın” diyordu, onlar ise kendilerine “Yüzde Birlik” (%1er) diyorlardı; yani kurallara uyan o yüzde 99’luk uslu kalabalığın dışında kalanlar.
1953 yapımı The Wild One (Kanunsuzlar) filmi, sinema perdesinde bu kesilmiş motorların ve deri ceketli adamların estetiğini tüm dünyaya ilan etti. Marlon Brando’nun canlandırdığı Johnny karakterine sorulan o meşhur soru; “Neye isyan ediyorsun?” ve onun verdiği efsanevi cevap; “Ne sunduğuna bağlı” chopper kültürünün manifestosuydu.
Filmde görülen motosikletler tam anlamıyla birer “chopper” olmasa da o “stripped-down” (soyulmuş) görüntü, tüm Amerika’daki gençlerin garajlarına girip babalarının motorlarını kesmeye başlamasına neden oldu. Artık “kesmek” sadece bir hız arayışı değil, bir “tarz” ve “kendini ifade etme” biçimiydi.
Chopper kültürünün en çok tartışılan yönlerinden biri, güvenliği hiçe sayan teknik yaklaşımlarıdır. Ön frenlerin sökülmesi, arka süspansiyonun tamamen iptal edilip şasinin sertleştirilmesi (rigid frame), otoyol mühendisleri tarafından bir “mühendislik cinayeti” olarak görülüyordu. Ancak bir chopper yaratıcısı için bu, formun fonksiyona karşı kazandığı mutlak zaferdi.
Dönemin yerel bir gazetesindeki “Motosikletli Holiganlar” başlıklı bir makalede şu eleştiri yer alıyordu: “Bu adamlar, sürüşü neredeyse imkânsız hale getirene kadar motosikletlerini kesmeye devam ediyorlar. Ön tekerlekleri o kadar ince ve çatalları o kadar uzun ki, bir virajı dönmeleri mucize gerektiriyor. Bu bir ulaşım aracı değil, tekerlekli bir intihar mektubu.” Ancak bu “intihar mektubu”, asfalta yazılmış en tutkulu şiirdi. Chopper, hiçbir zaman rahatça bir yerden bir yere gitmek için yapılmadı. O, oradayken, o anın içinde, gürültüyle ve sarsıntıyla var olduğunuzu kanıtlamak içindi.
Güneşin asfaltı erittiği bir öğleden sonra, kırmızı ışıkta duran bir chopper’ın yanına yanaştığınızda, sürücünün tuhaf bir gerginlik içinde olduğunu fark edebilirsiniz. Sol ayağı, sanki her an kaçıp gidecek vahşi bir hayvana basıyormuşçasına debriyaj pedalının üzerinde titrer. Sağ eli ise gidonu değil, selenin hemen altında, şanzımanın üzerine uzanan o meşhur vites kolunu, yani “Jockey Shifter”ı kavramıştır. Yeşil yandığı o kritik saniyede, sürücünün sol ayağını milimetrik bir hassasiyetle gevşetmesi ve aynı anda eliyle vitesi kemikli bir geçişle “bir”e takması gerekir. İşte bu mekanik koreografide yapılabilecek en ufak bir hata, sadece motorun stop etmesiyle değil, o devasa makinenin kontrolsüzce ileri fırlayıp trafiğin ortasına dalmasıyla sonuçlanabilir.
Otomobil dünyasında “intihar” kelimesi genellikle ters açılan kapılar için kullanılırken, chopper dünyasında bu terim, hata affetmeyen bir mekanizmanın, Suicide Clutch’ın (İntihar Debriyajı) adıdır. Aslında her şey, yine o ordu fazlası Harley-Davidson’ların üzerindeki “Rocker Clutch” düzeneğiyle başlamıştı. Orijinal askeri motorlarda debriyaj, topuk ve burun hareketiyle çalışan, bir kez basıldığında o konumda kilitli kalan (rocker) bir pedal sistemine sahipti. Yani kırmızı ışıkta beklerken ayağınızı debriyajdan çekebilir, motoru vitese takılı halde boşta tutabilirdiniz. Ancak chopper felsefesi “fazlalıklardan kurtulmak” üzerine kuruluydu.
Motosikletini “kesen” o asi ruhlar, bu ağır ve karmaşık rocker mekanizmasını söküp attılar. Yerine, doğrudan debriyaj kablosuna bağlı, üzerine basılmadığında yayı sayesinde hemen kavrayan (engage eden) basit bir pedal taktılar. Bu, sürücünün sol ayağını pedalın üzerinden çektiği anda motorun kavramaya girmesi demekti. Eğer o sırada vitese takılıysanız ve ayağınız pedaldan kayarsa, motor bir mermi gibi ileri fırlardı. İşte “İntihar” lakabı, özellikle yokuş yukarı duruşlarda, sol ayağın debriyajda, sağ ayağın ise motoru dengede tutmak için yerde olduğu o çaresiz anlarda doğdu. Arka freni kullanacak üçüncü bir ayağınız yoktu; sadece şansınız ve kas hafızanız vardı.
Bu tehlikeli debriyaj sisteminin en büyük ortağı, şanzımanın üzerinden doğrudan yukarı uzanan vites koludur (Jockey Shifter). Chopper kültüründe vitesin gidonda olması, “fazla steril” bir seçim olarak görülürdü. Sürücüler, vites değiştirmek için ellerini gidondan çekip kalçalarının hemen yanındaki o kolu kavramak zorundaydı. Bu vites kollarının ucuna genellikle birer bilardo topu, kurukafa ya da antika bir kapı kolu takılırdı.
Bu durumun yarattığı duyusal deneyimi, 1960’ların San Francisco sokaklarında motor süren bir chopper ustası şöyle tarif ediyor: “Modern bir motorda vites değiştirmek bir tıklamadan ibarettir. Ama intihar debriyajlı bir chopper’da vites değiştirmek, makineyle el sıkışmak gibidir. Sol ayağınla motorun ruhunu serbest bırakırsın, sağ elinle dişlilerin o sert geçişini avucunda hissedersin. Her vites değişimi, otoyolda ölümle yapılan küçük bir anlaşmadır.”
Dönemin muhafazakâr otomobil ve motosiklet mecmuaları, bu sistemden tam bir dehşetle bahsediyordu. Cycle World dergisinin 1965 yılına ait bir incelemesinde, intihar debriyajlı bir motoru sürmeye çalışmak, “bir elinizle ip atlarken diğer elinizle tıraş olmaya çalışmaya” benzetilmişti. Basın, bu motorların yollardan menedilmesi gerektiğini savunurken, Chopper camiası bu eleştirileri birer madalya gibi göğsünde taşıyordu. Zira intihar debriyajı kullanabilmek, o camiada “gerçek sürücü” (hardcore biker) olmanın en büyük kanıtıydı. Eğer o motoru trafiğin ortasında stop etmeden ve devrilmeden yürütebiliyorsanız, saygıyı hak etmişsiniz demekti.
Sinemada intihar debriyajı, karakterin ne kadar “tehlikeli” ve “kontrolsüz” olduğunu göstermenin en kısa yoluydu. Easy Rider filminde Wyatt ve Billy’nin motorları aslında daha güvenli olan gidon tipi debriyajlara (hand clutch) sahipti; ancak daha sonra çekilen pek çok düşük bütçeli “Biker Movie”de, kötü adamın vites kolunu vahşice sarsması, filmin gerilimini artıran bir unsur olarak kullanıldı. Bugün bile, “Old School” Chopper tutkunları için intihar debriyajı vazgeçilmez bir estetik unsurdur. O kaba, çıplak ve doğrudan mekanik yapı; dijitalleşen, sürüş destek sistemleriyle dolup taşan günümüz dünyasına karşı bir orta parmak işaretidir.
Bir intihar debriyajlı motoru sürerken hissettiğiniz tek şey korku değildir; o, duyuların en uç noktada yaşanmasıdır. Debriyaj balatalarının sürtünürken çıkardığı o hafif yanık kokusu, vites kolunun avucunuzdaki soğukluğu ve sol bacağınızdaki o sürekli gerginlik… Her duruş bir sınav, her kalkış bir zaferdir. Bu sistemde “boş vites” (neutral) sadece teknik bir terim değil, sürücünün sol bacağına giren kramptan kurtulması için sunulan kısa bir lütuftur.
İntihar debriyajı, Chopper’ın neden sadece bir motosiklet olmadığını en iyi anlatan detaydır. O, konforun reddi, riskin kabulü ve her milimetresine hükmettiğiniz bir makineyle girilen amansız bir düellodur.
Bir Chopper’a arkadan baktığınızda gördüğünüz selenin hemen bitiminden gökyüzüne doğru dimdik yükselen, bazen bir mızrak ucu gibi sivri, bazen de karmaşık metal işçiliğiyle bezenmiş pırıl pırıl parlayan krom parça sadece bir “arkalık” değildir. Sissy Bar, Chopper geometrisinin dikeydeki imzasıdır. Tasarımıyla motorun siluetini tamamlar, işleviyle ise sürücüyü bir göçebeye dönüştürür.
İsmi ilk bakışta ironiktir; “Sissy” kelimesi İngilizce’de “hanım evladı”, “korkak” veya “narin” gibi anlamlara gelir. Ancak bu ismin ardında, Chopper kültürünün o sert ve alaycı mizahı yatar.1960’ların başında, Chopper kültürü henüz vahşi ve kuralsız bir emekleme aşamasındayken, tasarımlar radikalleşip seleler arkaya doğru eğimli hale geldiğinde gerçek bir “biker”ın arkasındaki yolcunun (genellikle sevgilisi veya eşinin) düşme riskine karşı tutunacak bir yere ihtiyaç duyması bir zayıflık belirtisi olarak görülürdü. Rüzgârın şiddetiyle geriye doğru savrulmamak için sürücüye sıkıca sarılmak tek “erkeksi” seçenekti. Sürücüler, bu düşüşleri engellemek için koltuğun arkasına metal bir destek eklediler.
Sert ve “maço” motosiklet kültürü, bu güvenlik önlemiyle dalga geçmek için ona “Sissy Bar” (Korkak Barı) adını taktı. Mesaj açıktı: “Eğer düşmekten korkuyorsan ve tutunacak bir şeye ihtiyaç duyuyorsan, sen bir sissy’sin.” Ancak Chopper dünyasında her yasak veya alay, kısa sürede bir isyan bayrağına dönüşür. Chopper sürücüleri bu alaycı ismi sahiplendiler ve barı o kadar yükselttiler ki, bu parça bir güvenlik elemanı olmaktan çıkıp bir meydan okuma bayrağına dönüştü. Sürücüler bu ismi sahiplendiler ve “madem öyle, en büyüğünü, en parlağını ve en absürdünü biz yaparız” diyerek sissy bar’ları gökyüzüne doğru uzatmaya başladılar.
Aslında sissy bar’ın doğuşu son derece pratiktir. Arka süspansiyonu olmayan (rigid frame) bir motorla binlerce kilometre yol yaparken, çadırınızı, uyku tulumunuzu ve bir yedek benzin bidonunu bağlayacak bir yere ihtiyaç duyarsınız. Sissy bar, başlangıçta mükemmel bir bagaj rafıydı. Ancak Chopper felsefesi “abartı” üzerine kurulunca, bu dikey demir parçası bir tuvale dönüştü.
Özel imalat garajlarında, inşaat demirlerinden veya içi dolu krom çubuklardan bükülen sissy bar’lar; sürücünün inancını, grubunu veya sadece vahşi hayal gücünü yansıtan simgelere dönüştü. Bazıları 1.5 metreyi aşan bu yapılar, otoyolda süratle giderken bir yelkenli direği gibi rüzgârı kucaklıyor, motorun stabilitesini değiştiriyor ama görüntüyü tek kelimeyle “epik” kılıyordu.

Sissy Bar, bir Chopper sürücüsü için iki hayati amaca hizmet eder. Yük taşıma kapasitesi: Chopperların bagaj hacmi sıfırdır. Uzun yola çıkan bir sürücü için Sissy Bar, bir “yükleme kulesi”dir. Uyku tulumu, çadır, yedek yağ ve kişisel eşyaların olduğu o meşhur çuval (duffel bag), bu bara kat kat bağlanır. Bar ne kadar yüksekse, o kadar çok anı ve malzeme taşınabilir. İkincisi ise görsel denge: Uzatılmış ön çatalların (long forks) yarattığı o yatay uzunluğu dengelemek için Sissy Bar dikey bir kontrast yaratır. Motorun “L” şeklindeki o meşhur silüetini tamamlayan son fırça darbesidir.
Zamanla düz demir çubuklar yerini sanat eserlerine bıraktı. Usta demir işçileri, Sissy Bar’ları kişiselleştirmeye başladılar: “Malta Haçı” veya “Kafatası” figürlü dökümler, bükülmüş kare demirlerden yapılan “Twisted Metal” modeller, iki metreye kadar uzanan ve üzerine bayraklar asılan “Sky High” barlar.
1970’lerin başında, Kaliforniya sahil yolunda bir Chopper’ın arkasında yolculuk yapmış olan Linda M., o devasa sissy bar’ların yarattığı hissi şöyle anlatıyor:“O zamanlar kask takmazdık, sadece rüzgâr ve gürültü vardı. Arka taraftaki o incecik minderli ama devasa sissy bar’a yaslandığınızda, kendinizi bir tahtta gibi hissederdiniz. Sürücü gaza bastığında geriye savrulmaz, aksine gökyüzüne yaslanırdınız. Altınızdaki motor sarsılırken, o bar sizin dünyayla olan tek güvenli bağınızdı. O bar ne kadar yüksekse, kendinizi o kadar özgür ve korunmuş hissederdiniz.”
1970’lerde bazı eyaletlerde Sissy Bar’ların yüksekliği “güvenlik gerekçesiyle” yasal sınırlamalara tabi tutuldu. Basın, bu durumu “Hükümet özgürlüğümüzü kısıtlıyor, artık motorumuzun boyuna bile karışıyorlar” diyerek protesto eden sürücülerin hikâyeleriyle doluydu. Easyriders dergisinde yayınlanan bir karikatürde, gökyüzüne kadar uzanan bir Sissy Bar’ın bulutları deldiği ve sürücünün “Hala kısa olduğunu düşünüyorum” dediği resmedilmişti.
Sissy bar’ların boyu uzadıkça, eyalet polislerinin ve trafik yasalarının dikkatini çekmesi uzun sürmedi. Özellikle 1960’ların sonunda, polisler chopper sürücülerini durdurup sissy bar’ın boyunu ölçmeye başladılar. Bazı eyaletlerde, bu parçanın “sürücünün kafa hizasını geçmemesi” gerektiğine dair komik yasalar çıkarıldı. Gerekçe ise; bu yüksek demirlerin devrilme anında mızrak gibi saplanabileceği veya alçak köprülerde/dallarda tehlike yaratacağıydı.
Dönemin bir yerel gazetesinde yayınlanan “Otoyolun Şövalyeleri mi, Yoksa Palyaçoları mı?” başlıklı makalede bir polis şefinin şu demeci yer alıyordu: “Bazı motosikletliler arkalarına o kadar yüksek demirler takıyor ki, uzaktan bakıldığında hareket eden birer radyo antenine benziyorlar. Bu sadece estetik bir kirlilik değil, aynı zamanda diğer sürücülerin dikkatini dağıtan ve kazaya davetiye çıkaran bir mühendislik garabetidir.”
Ancak bu baskılar, sissy bar’ın popülaritesini sadece artırdı. Sürücüler, polislerin boyunu ölçememesi için sissy bar’ın ucuna bayraklar asarak veya çıkarılabilir (bolt-on) aparatlar kullanarak yasalarla dalga geçmeye devam ettiler.
Sissy bar’ın dünya çapında bir ikon haline gelmesi, sinema tarihinin en önemli motosiklet filmi olan Easy Rider (1969) ile oldu. Peter Fonda’nın canlandırdığı “Captain America” karakterinin sürdüğü motorun arkasındaki o ince, zarif ve parıl parıl parlayan krom sissy bar, milyonlarca gencin zihnine kazındı. O bar, sadece bir sırt dayanağı değil; Amerikan bayrağı boyalı kaskın asıldığı, özgürlüğün simgesi olan bir direkti.
Bir sissy bar’ın üzerinde elinizi gezdirdiğinizde, o pürüzsüz ve soğuk kromun altında yatan kaba kaynak izlerini hissedebilirsiniz; bu, el emeğinin ve garajda geçirilen uykusuz gecelerin izidir. Yüksek hızlarda giderken, sissy bar’ın arkasındaki rüzgârın çıkardığı o hafif ıslık sesi, motorun egzoz gürültüsüyle garip bir senfoni oluşturur. Eğer şanslıysanız ve güneş tam arkanızdayken sürüyorsanız, sissy bar’ın gölgesinin asfaltta uzun bir kılıç gibi uzandığını görürsünüz.
Sissy bar, Chopper’ın karakterini yukarıya, göğe doğru taşıyan parçadır. O, korkaklığın değil, yolcuya verilen değerin ve sonsuz bir estetik arayışının metalik dışavurumudur.
Yolda giderken, arkanızdaki Sissy Bar’a sıkıca bağlanmış yükün rüzgârda yarattığı direnci hissedersiniz. Durduğunuzda, elinizi o soğuk ve titreşimden ısınmış metale koymak, makinenin omurgasına dokunmak gibidir. Yolcu içinse Sissy Bar, otoyolun o vahşi hızında motorla arasındaki tek güvenli bağdır; arkasındaki o sert desteği hissetmek, uçurumun kenarında yürürken tutunacak bir korkuluk bulmak gibidir. Sissy Bar, chopper’ın gökyüzüne açılan antenidir; otoyolun tozunu, rüzgârın sesini ve sürücünün tüm yükünü üzerinde taşır.
“Sissy Bar’ın boşsa, sadece şehir içinde hava atıyorsundur. Ama eğer barın üzerinde kirli, yağlı ve rüzgârdan aşınmış bir çuval bağlıysa; işte o zaman sen bir yolcusun demektir. O bar, senin kaç kilometre uzağa gidebileceğinin ölçüsüdür.”
Devam edecek…

